Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

27 Eylül 2017

Öykü

Peter Straub • Turistler İçin Bir Küçük Rehber

Oggito

Paylaş

15

0


Kurbanlarının cesetlerini bıraktığı yer nedeniyle Viyadük Katili diye adlandırılan şahıs hâlâ yakalanamamıştır. Gün itibariyle bilinen altı kurban vardır; cesetleri, çocuklar, köpeklerini dolaştırmak için çıkmış insanlar, âşıklar ve bir vakada da polis tarafından hep aynı yerde bulunmuştur. Bütün kurbanların boğazları kesilmiştir, hepsi de büyük köprünün ayağına destek görevi gören dev beton kaidelerin arkasına kısmen gizlenmiştir. Birçoklarına göre Viyadük Katili içimizden biridir, seçmen kütüğünde adı yazılıdır, işi gücü, malı mülkü vardır. Kentimizin gurur duyduğu okullarda okuyup mezun olmuştur, belki şimdi çocukları da o okullarda okumaktadır. Kentimizde eğitim olanakları geniştir, tam yedi ilkokul, üç lise, iki dini okul ve bir de teknik okulumuz bulunmaktadır. Katilin belki bir teknesi vardır, belki Ayın Kitabı dergisine üyedir, belki çeşitli semtlerdeki barların ve kafelerin müdavimidir, belki müziğe meraklıdır, kentin senfoni orkestrasının hiçbir konserini kaçırmıyordur. Mutlaka bir, hatta iki otomobili vardır. Belki belediye havuzunda yüzüyordur, ya da boğucu ağustos ayında yelkenlerle süslenen gölümüze gitmeyi tercih ediyordur. Bizimkisi tipik bir Orta Batı kentidir, kuzey iklimine sahip, yer yer şiddetli mevsimlik fırtınaların görüldüğü bir bölge. Sıcaklık hep bir uçtan öbürüne savrulur, kışın eksi yirmi, hatta otuz dereceden yazın gölgede kırk dereceden fazlasına geçişler buranın insanında edilgen, boyun eğici bir tutum yaratmıştır, dışarı açılmak yerine içimize kapanmamızın nedeni herhalde budur. Pasifik ya da Atlantik kıyısındaki daha yenilikçi, karşıtlıkları daha bol, daha umut vaat eden büyük metropoller uğruna kenti terk edenlerin sayısı hep azdır. İnsanımızdaki bu dinginlik, sıradanı ya da sıradan görüneni bu kabul ediş, kentimiz için bir gurur kaynağıdır. (Yirmi beş yıldan beri belediye başkanımız aynıdır, o da, hadi yetersiz demeyelim de vasat biridir, ama şu var ki iyice yaşlanmıştır, ne başka bir işi ne de daha yüksek bir makamda gözü vardır.) Zafer susamışlığı, kendini dünyaya kanıtlama isteği, kısacası başarı, tarafımızdan bir erdem olarak görülmez. Hemşerilerimizden biri başka bir eyaletin valisi olmuştur gerçi, küçük bir eyaletin ama. Bir başkası küçük bir müzik grubunun lideri olarak belli bir ün kazanmıştır. Daha bir başkası yıllarca Holywood’da ikincil rollerde oynamıştır, başkahramanın sırdaşı ya da en iyi arkadaşı falan gibi rollerde. Tüm bu sözünü ettiğim kişiler buranın insanının bilinçaltında ölü olarak kabul edilir. Burada hiçbir yazınsal gelenek yoktur. Kentin kendi yansımasını görebileceği tek ayna günlük çıkan iki gazetedir. Her ikisinin de kalın birer spor eki vardır, yatakta rahat okunurlar. Kentin belirgin özelliği, söylentinin hüküm sürmesidir. Her tarafında dedikoduya, fiskosa, tevatüre tuhaf bir ilgi vardır. Hayat karmaşasının arasından, Thames’in Londra’yı, Seine’in Paris’i, Liffey’nin Dublin’i, Tuna’nın Budapeşte’yi geçmesi gibi bir ırmak geçer, bizimkisi o büyük adların yanında epey alçakgönüllü kalsa da. Örneğin kime sorsanız sıradan bir hayat sürdüğünü söyler. Herkes gibi biz de bu ulusun hayatında pay sahibiyizdir, ülkenin başka yerlerini zehirleyen belalara karşı tek vücut olabilmişsek de aynı tarihten etkilenmişizdir. Söyleyecek hiçbir sözümüz olmadığı sanılmasın. Büyük şirketler ve kurumlar bizim de nabzımızı tutmaya çalışırlar, bizim de ayağımıza gelip kampanyalar, istatistikler yaparlar. Kırk yıl kadar önce, bir kış, nehir kenarında bir kadın cesedi bulunmuştur. Tecavüz edilmiş, sonra öldürülmüş, böylece yaşayanlar topluluğundan sonsuza dek kaydı silinmiştir. Fahişenin biri olan bu kadının kimliği hiç saptanamamıştır. Cinayet sırasında boğuşma seslerinin hemen yan taraftaki Yeşil Kadın Lokantası’nın müşterileri tarafından duyulması gerekmesine rağmen o yıl çok sert geçen kış nedeniyle Yeşil Kadın Lokantası’nın bütün pencerelerinin sımsıkı kapalı olması, içerde de müziğin sonuna kadar köklenmesi yüzünden duyulamamıştır. İrlanda kökenli küçük esnafların yaşadığı bu mahallede çocuklar bir gün güya, bir sandığın içine büzüşüp kalmış, açlıktan neredeyse ölmek üzere, kimsenin anlamadığı bir dil konuşan kanatlı bir yaşlı adam bulmuşlar. Kirli ve yolunmuş kanatlarını, cansız ve lime lime tüylerini görünce çocuklar onunla alay etmeye başlamış. Adamın ağzından çıkan sesleri duydukça yüzüne karşı gak! gak! gak! diye bağırmışlar. Adama taş ve kartopu atmışlar, herkes onun nehirden geldiğini düşünüyormuş, kışın nehir feci rutubet yapar, kanser gibi soğuktur, yaşlıların kemiklerini dondurup kulaklarını morartır, soğuk ısırmasından her tarafları yara bere içinde kalır, yazınsa sıçan, sivrisinek kaynar. Şehrin gazetelerinden biri demokrat, öbürü cumhuriyetçi eğilimlidir. İkisi de belediye başkanını destekler, başkan da zaten politik hedef olarak hiçbir politik hedefi olmamasıyla övünür. İki gazete, aynı şekilde polis kuvvetlerini de hep destekler, polis olmazsa kentimizin öbür Amerikan kentleri gibi şiddet çukurunda boğulacağını bilirler. Bizde kimse alışverişe tabancayla çıkmaz, kiliseye gitme oranımız da ülke ortalamasının çok üstündedir. İnsanımızın şiddetle ilgisi yok gibidir. Burada öyle pek devlet adamı heykeli bulunmaz, olanların da çoğu İç Savaş döneminin generallerine aittir. Gölün kentin geri kalanından altı şeritli anayolla ayrılmış olan kıyısında, kübik mimariyle inşa edilmiş resim müzesini görebilirsiniz, ama burada ona daha çok, Ölüler Anıtı denir. Sergilenen resimler genelde ya vasat ya da kötüdür, gezenler de öğretmenlerinin gözetimindeki öğrencilerdir. Öğretmenlerimizin hepsi bugün görev yaptıkları okullarda eğitimlerini tamamlamışlardır, hiçbirinin ciddi bir özel sorunu olmadığı gibi, hepsi de işlerinden memnundur. Öğrenci ve öğretmenlerimiz arasında alkol ve uyuşturucu kullanımına yönelik istatistiklerin sonucu gurur vericidir. Ölüler Anıtı’nın önünde fazla oyalanmaya gerek yoktur. Buradan kuzeye doğru yönelirseniz kendinizi geniş ve düzenli yapılarıyla göze çarpan şık bir semtte bulursunuz. Çoğunlukla Doğu Yakası diye adlandırılan bu bölgede, kentin kalkınmasını sağlayan bira yapımcıları ve deri tabakçıları evlerini kurmuşlardır. Bu evlerin hepsinin Almanımsı, Kuzeyimsi, hatta Baltığımsı bir havası vardır ki, bu da manzaraya mükemmel bir şekilde uyar. Tuğla ya da gri taşlardan yapılmış, her biri bir fabrika kadar geniş olan bu görkemli evler yine de en değerli mirasımız olarak gördüğümüz fantezi duygusundan biraz yoksun gibidirler. Ya da belki fantastik olan, ruhları hep tüccar kalmış bu insanların hayat tarzlarıdır. Yığınla hizmetkâr (aşçı, uşak, arabacı, çamaşırcı vd.), özel hayvanat bahçeleri, uzun uzun düşünülmüş hanedan evlilikleri, sürüyle araba, akşamları mönüde kırk çeşit yemeğin olduğu ziyafetler, şarap mahzenleri, atom sığınakları vb. Belki bunların hepsinde bir abartı vardır, belki bunların hiçbiri olmamıştır. Bu çevrenin insanları kendi aralarında yaşar, onların hakkında bildiklerimizi gazetelerdeki süslü varislerin ortalarda fink attığı ve şampanyanın su gibi aktığı balo fotoğraflarından öğreniriz. Özel hayvanat bahçeleri çoktan kaybolup gitmiştir. Biz sade vatandaşlar olarak yalnızca bu görkemli evlerin önündeki geniş caddede gezinebilmekteyiz. Bazen, bir bahçe parmaklığının önünden geçerken, çimlerin öte yanında artık garaja çevrilmiş eski bir ahır fark edilebilmektedir. İçerde, kâh lüks bir arabayı yıkayan üniformalı bir şoför, kâh bahçedeki özel bir kortta tenis oynayan beyaz elbiseli genç insanlar vardır. Viyadük Katili’nin bütün kurbanları yetişkin kadınlardır. Kuzeye doğru yürümeye devam ederseniz, yapıların boyutları küçüldükçe aralarındaki uzaklığın arttığını fark edeceksiniz. Artık, evlerin arasında bahçe parmaklığı ya da garaja dönüştürülmüş eski ahırlar değil, griye çalan mavilikte geniş bir yüzey olacaktır: Bu göldür. Temiz havası nedeniyle ânında daha iyi nefes almaya başlayacaksınız. Ayrıca size bir özgürlük duygusu verecektir. Özgür insanlar hayal güçlerini serbest bırakmayı sevdiği için de belki de dünyanın bu köşesinde zengin biri olmanın nasıl bir şey olduğunu düşünmeye başlayacaksınız. Masanızda yalnızca porselen, kristal ve gümüş takımlar olacak, hizmetkârlarınız size teker teker yemekleri sunarken, siz de konuklarınızla parlak, kültürlü, evet bir dereceye kadar muhafazakâr, ama asla kaba önyargılar içermeyen, hele şiddetin hiç mi hiç sözünün edilmediği bir sohbete dalmış olacaksınız. İlerde varoşlarla özelliksiz banliyölerden başka bir şey bulunmadığı için daha kuzeye gitmenin bir anlamı yoktur. Eğer yine Ölüler Anıtı’ndan yola çıkıp bu kez güneye doğru ilerlerseniz karşınıza viyadük çıkacaktır. Önce, ayaklarınızın dibinde uzanan vadiye bir hayran olun. Yine de bilin ki, vadinin en güzel zamanı kıştır. Burada herkes kışı sabırsızlıkla bekler. Sıcaklığın sıfırın altına düştüğü, rüzgârın sokaklarda önceki fırtınaların biriktirdiği kirli karları uçurup dans ettirdiği, kamu binalarının karanlık ortaçağ kalelerine dönüşüp kurşuni göğün bulutlarına karıştığı günleri. Kentin en güzel yüzüdür o. Vadinin adı... Vadi’dir yalnızca. Mumların uçlarında kızıl alevler titrer ve fabrika bacalarından duman yayılır. Ağaçlar siyaha boyanmış gibidir. Kışın duman birikir ve göğü muazzam bir buzul alanına benzetir. Muazzam, hareketli hava buzulları, yerçekimi kurallarına meydan okuyarak, bir Anka kuşunun kanatları üstünde, o kanatların bedene yaklaştığı yerde büsbütün karardığı kuş biçiminde buzullar, yalnızca o kararan kanatları gördüğünüz, bedenlerinin geri kalanı seyredenlerin düş gücüne bırakılmış Anka kuşları. Kentin altın çağında, özel hayvanat bahçeleri zamanında, Vadi’de kurt yetiştiriciliği yapılmaktaydı. O sıralarda kurda talep çok yüksekti. Şimdi onların yetiştirilme sahasının yerini fabrikalar, kafeler, emekli ustabaşların işlettiği ucuz tiyatrolar, demiryolları, harap evler, kunduracı atölyeleri aldı. Eski kurt yetiştiricilerinin çoğu Polonyalıydı, şimdi her ne kadar kurt kulübelerinin bulunduğu dikenli telle çevrilmiş avlular çoktan kaybolmuş da olsa, o günlerin eski bir anısı yine de durur: Vadi’de sokak tabelalarının tümü Polonya dilindedir. Turistlere Vadi’yi ziyaret etmekten kaçınmaları önerilir, fotoğraf tutkunlarınınsa, viyadüğün tepesinden genel çekim yapmakla yetinmeleri daha akıllıca olur. Heyecan peşindeki cesur ziyaretçilere gelince, son derece ihtiyatlı olmaları, bölgedeki bazı kafelere, özellikle Paslı Çivi gibi en eskilerine kesinlikle adımlarını atmamaları –döşemesi süpürge ve faraş yüzünden o kadar çizilmiştir ki, parkeden değil, yan yana dikilmiş hayvan derisindenmiş gibi görünür– konusunda ne kadar uyarılsalar azdır. Hiç korkusu olmayanlara da şöyle bir uyarı: Asla göz alıcı şekilde giyinmeyin ve yanınızda çok az nakit taşıyın. Bu iki temel Polonya âdeti böyle bir ziyaret için çok yararlı olabilir. Biraz daha güneyde asıl Polonya Mahallesi başlar, gerçi içinde bir miktar Litvanya ve Estonya nüfusu da barındırır. Burası yavaşça, ama sürekli yoksullaşan şehir merkezinden çok daha fazla kentin kalbi kabul edilir, yüz yıldan uzun bir süredir hemen hiç değişmemiştir. Burada, ziyaretçi, panayırlar ve dükkânlar arasında özgürce dolaşabilir. Çemberlerini sopayla iten kalın giysili çocuklar, şapkalı ve ak sakallı yaşlılar, belediye çeşmesinin önünde laflayan kadınlar: burada herkes için görülecek bir şey vardır. Açık havada satılan sosis ve lahana dolması hiç çekinmeden yenebilir, yerel biraysa tek kelimeyle enfestir. Burada şiddet ev içi şiddetidir ve ziyaretçi, içinde hep bir parça nostalji barındıran çok sayıdaki politik tartışmaya hiç çekinmeden katılabilir. Güney Yakası’nın –bölgeye bu ad verilir– en iyi zamanı ocak sonuyla şubat başı arasıdır. Üzerlerine kar taneleri ya da rengeyikleri işlenmiş kalın kazaklar giyen ve bubuşka denilen geleneksel başörtüsünü bağlamış genç kızlar şıklık ve zarafette anneleri ve anneanneleriyle yarışıyor gibidirler. Bu pitoresk insanların temizliğe olan düşkünlükleri de yine en iyi kış aylarında fark edilir: Ziyaretçiler, ellerinde küreklerle yalnızca kaldırımı değil –ne de olsa buradaki evler yukarda anlattığımız zengin mahallesine göre çok daha bitişik nizamdır, öyle ki telefon bile çok yakın zamanlara kadar hiç mi hiç gerekli bir şey olarak görülmezdi– bahçe yerine geçen ve üstünde genelde küçük çocuklarının oyuncaklarıyla birlikte Meryem Ana heykelleri de olan kare biçimindeki minik çimenliği de büyük bir hevesle temizleyen sakallı aile babalarıyla sık sık karşılaşacaklardır. Bir ev sahibinin yoldan geçen bir ziyaretçiyi evine davet edip mutfağının temizliğini göstermesi az rastlanır bir durum değildir. Böyle bir durumda ev sahibinin, eğer içinden gelirse, ziyaretçiye yüksük büyüklüğünde bir bardakta şeftali ya da kayısı rakısı ikram ettiği de olur. Alkol, yanında getirdiği neşe ve insan sıcaklığıyla buranın her yerinde vardır, onun için yazın bir bölümünü güzel bir içki yapımı için kullanmayan ailelere pek rastlanmaz. Bütün bu insanlar için şiddet özel hayatla ilgili bir konudur, insanın kendi bedeninde denediği bir şeydir, değilse de ailesinin ya da yakınlarının küçük çemberinin dışına çıkmaması gerekir. Meryem Ana heykelli bu küçük, temiz evlerin sahipleri, eski kurt yetiştiricilerin soyundan gelen bu insanlar, bu sıkı içkici ve sıkı yiyiciler, çocuğu aileye bağımlı kılmak için sakatlamak geleneğini uzun zamandır terk etmiştir gerçi ama çocuğun kendi kendisini sakatlamasının önüne geçmek çok daha zordur. Kendisini kör edene pek sık rastlanmıyorsa da yaşlı dedelerden birçoğunun ellerinden birinde yalnızca üç parmak vardır. Ayak parmakları da kendini cezalandırmanın bir başka sık rastlanan hedefidir, üstelik bu capcanlı bir gelenektir, şu sıralar bu çevrede emeklilerin açtığı hediyelik eşya dükkânlarının sayısının gitgide artması gibi. Konu oraya gelmişken, bu kazıkçı dükkânlarda müşterilere ev yapımı tahta bacak satın almak isteyip istemeyecekleri sorulur, bu bacakların kadınlar için olanına oyuncak bebek denir, bu dükkânlar gevezelik etmeye gelmiş bölge yaşlılarıyla dolup taşar, bir sorsanız size neler neler anlatırlar. Genel kanıya göre Viyadük Katili, Güney Yakası’ndan biri olamaz. Güney Yakası’nın insanları şiddetle yakın ilişki içinde yaşarlar, ama bu şiddet hemen her zaman aile çemberiyle sınırlıdır, dışarıya neredeyse hiç yönelmez. On yılda bir, bilemediniz iki defa, aile fertlerinden biri, bütün dış çözümlemelere kapalı bir biçimde, çağlar öncesinden gelen genetik ve kültürel buyruğun doğrultusunda, bütün ailenin ölmesi, hadi daha doğru konuşalım, kurban edilmesi gerektiğine karar verir. Baltalar, bıçaklar, keserler, ustaca kullanılmış bubuşkalar, eski testereler, yani elinin altındaki her şeyden bu infazı gerçekleştirmek için yararlanır. Bu kurban töreninin gerçekleştiği ev derhal, hatta ânında, komşular tarafından silinip temizlenir. Cesetler Katolik kurallarınca kutsanmış toprağa gömülür, kurbanlar ve katilleri için dua okunur. Ailenin bir resmi, kilisenin ana duvarına konur ve bir yıl boyunca ev, mahallenin nineleri tarafından gözetilip temizlenir. Yaşlısıyla genciyle insanlar bu eve rahatça girebilir, içki şişelerini boşaltıp koltuklara kurularak televizyon seyredip radyo dinleyebilir ve bu arada insan soyunun günahkâr yapısı üstüne uzun düşüncelere dalabilirler. Merhum aile fertlerinin, dostlarına ve komşularına göründükleri, kazaları ve doğal afetleri önceden haber verdikleri söylenir. Dikiş iğneleri, düğmeler, yüzükler gibi kayıp eşyalar için de bu merhumların yardımlarına başvurulması sık görünen olaylardandır. Bir yıl geçince ev tercihen genç bir çifte satılır, yeni ev sahibi evi dayalı döşeli almayı kabul ediyorsa, merhumların mobilyaları, mutfak gereçleri, hatta giysileri için yeterli miktarda iskonto yapılır. Güney Yakası’nın ötesindeki varoşları ziyaret etmek için bir neden yoktur. Ölüler Anıtı’nın batısında kent merkezi uzanır. Burası birçok yapının hâlâ tanıklık ettiği üzere, iş hayatının gerilemesinden önce, kentin yönetim ve ticaret bölgesiydi. Geniş anacadde boyunca sırasıyla valilik binası, postane ve kentin büyük oteli görünür. Tüm bu göz alıcı yapılar eyaletin kuzeyinden getirtilen granit bloklarla inşa edilmiştir. Klasik tarzdaki ön cephenin ağırbaşlılığını dengeleyen nişli kolonlar, mermer basamaklarla ulaşılan muazzam kapılar, kristal avizeler, geniş pencereler. (Uzun zaman önce bu dev yapıların iç kısımları değişik bölümlere ayrıldı, her salon çıplak ampul ya da floresanla aydınlanan birçok odaya bölünmüş, her odaya tahta bir masa, kapısına da şöyle bir yazı konmuştur: Vergi Dairesi, Pasaport, Tapu ve Kadastro, Ehliyet vb. Avizeleri dışarıdan görünen en büyük salonlarsa, eskiden ziyafet ve resmi kutlamalar için kullanılanlar, şu anda bomboş bir şekilde durmaktadır.) Biraz ilerde Arşiv Binası, polis karakolu ve Adalet Sarayı vardır. Mimarileri aynıdır: kolonlu büyük kapılar, mermer merdivenler, gri kış güneşini yansıtan dev pencereler. Adalet Sarayı’nın dış parmaklıklarını yapanlar çoğunun kökeni ilk Fransız kolonilerine dayanan yerel zanaatkârlardır. Gaz ve elektrik şirketinin neredeyse penceresiz büyük binasını biraz geçince, nehrin bu noktasına kondurulmuş çekme köprünün metal sahanlığına varılır. Korkuluklardan, kıyının ve ilerdeki Yeşil Kadın Lokantası’nın etkileyici bir manzarası yakalanabilir. Yeşil Kadın, bugün özellikle memurlar arasında çok tutulan bir yerdir. (Buraya çok yakın bir yerde, bir gün delinin biri Başkan Dwight D. Eisenhower’ı öldürmeye kalkmıştır.) Daha ilerde kuyumcuların işlemeli duvarları yükselir. Köprü döşemesi 1956’dan beri kaldırılmamıştır ki bu, son ticaret gemisinin nehirden geçtiği tarihtir. Nehrin öbür tarafında, eski büyük mağazaları, porno kitapçıları, barları ve porno sinemalarıyla eski ticaret merkezi uzanır. Mağazalar günümüzde oldukça değişmiştir, artık içlerinde borular, hazır giyim, otomobil aksesuvarları ve çeşitli sanayi ürünlerinin satıldığı birer depo görünümündedirler. 1968 isyanlarından sonra vitrinlerle ön cepheler ya mühürlenmiş ya da duvar örülmüştür. Bölgeyi tekrar yaşatmak için yapılan planların hepsi başarısız olmuştur. Yetmişlerin o iyimser havasında yapılan bu planların bugün tek tanığı, yaya yoluna dönüştürülmüş sokaklardaki büyük lambalar ve arnavutkaldırımlarıdır. Bu dekorda yine de güzel bir şeyler bulabilecek iflah olmaz nostalji tutkunlarınıysa, akşamları bölgeyi istila eden paçavra giysili çocuk çetelerine karşı uyarmak yerinde olur. Bu çocuklar, gerçi pek zararlı değillerdir, ama maddi durumlarını biraz düzeltmek için sizden isteyecekleri şeyler konusunda ısrarcı olmadıkları da söylenemez. Bu çocukların çoğu porno kitapçılarla bar denen batakhanelerin arasındaki boş arsalarda kendi elleriyle kurdukları kulübelerde yaşar. Bu kulübeler ya da burada onlara verilen adla Kartal Yuvaları araba lastiği tepeciklerinin üstüne hırdavatlarla kurulmuştur, hepsi de çokkatlıdır, bugün artık kapanıp gitmiş dükkânlardan alınma geri dönüşümlü merdivenleri vardır, doğrusu dönüp bir bakmaya değer; yine de yabancı biri bu “çocuk şehrine” girmeye çalışmasa iyi olur. Aynı şekilde kendisiden istenen ”harçlıktan” daha fazlasını da asla vermemeli, saat, kamera ve değerli mücevher gibi şeyleri teşhir etmekten de kaçınmalıdır. Yine de burada dolaşmak isteyen birinin yapacağı en akıllıca şey, çocuklardan birini rehber olarak kiralamaktır, rehberlik ücreti iki dolardır. Turist, çocukların kendisine satmak istediği şeyleri almaktan da kaçınacaktır, bunun tek istisnası Kartal Yuvaları’nın en güzellerinin sergilendiği kartpostallar olabilir. Bu kulübelerin naif mimarisi hiç kuşkusuz, kentin ürettiği en otantik şeydir, ve bu kartpostallar, belli bir amatörlük taşımakla birlikte popüler sanat denen olgunun en ilginç örneklerinden sayılabilir. Çok organize bir yapı kurmuş olan bu çocuklar şiddeti, vücutlarına yaptıkları dövmeleri ve rakip çetelere saldırıları törenselleştirmiştirler. Bu saldırılarda ancak hafif yaralanmalar görülür, Viyadük Katili’nin bu çocuklardan biri olduğunu düşünmek için bir neden yoktur. Daha batıda, az önce sözünü ettiğimiz 1968 olayları sırasında yıkılmış olan belediye kütüphanesi ve müzenin, yaraları hâlâ açık duran yıkıntılarının ardından (ki çok fotojeniktirler) ziyaretçi gettoya varacaktır. Buraya yaya olarak gelmek tavsiye edilmez, ama önlemini alarak bir araba kiralamış olan turist, giriş için yapacağı pazarlıktan sonra gettoda güvenle gezebilir. Buranın insanları kelimenin tam anlamıyla kendi yağlarında kavrulurlar. Dikkatli gözlemci çok sayıda insanın bez çadırlarda yaşadığını –gettonun pek çok yeri gerçek bir mülteci sığınağını andırır– ayrıca içinde her çeşit yiyecek ve uyuşturucu satılan yığınla küçük dükkânı hemen fark edecektir. Getto, içinde birçok sanatçı barındırmasıyla ünlüdür, şairler, ressamlar, müzisyenler, ama aynı zamanda tarihçiler, burada onlara “bellekçi” denir. Gettonun arşivcisi ve canlı belleği olarak, bir çeşit ansiklopedici de sayılabilirler, ellerinde kalem olmayan vakayı nameciler. İşleri öbür sanatçıların, gettonun şairlerinin ve ressamlarının yapıtlarını hatırlamaktır, çünkü burada ne matbaa ne de kırtasiye bulunur, o yüzden bu yaratıcı ve bağımsız ruhlar, eserlerini korumak için bu yöntemi icat etmişlerdir. Kimse “sözlü resim” gibi bir şeyi icat edebilecek düzeyde insanların arasında Viyadük Katili gibi birinin barınabileceğine inanmaz, zaten gettodan da dışarı kimse çıkamaz. Kimse gettonun şiddetle nasıl bir ilişki içinde olduğunu da bilmez. Daha da batıda, bizim Sibirya dediğimiz yer vardır. Buraya kurulmuş ticaret merkezi ve kâğıt fabrikalarının üstüne yılın yedi ayı boyunca ortalama yetmiş santim kar düşer. Yazın toz fırtınaları çok görülür, su bazı zararlı bakteriler barındırır, ama zaman içinde buranın insanları bunlara karşı bağışıklık geliştirmişlerdir. Egzersiz parkı daha da batıdadır. Bundan sonra turistin yapacağı, tekrar en başa, başlangıç noktasına geri dönmektir. Ölüler Anıtı’na. Araçlar, bulması çok kolay olan geniş ve düzenli park yerinde bırakılabilir, Anıt’ın hemen doğu tarafında. Anıt’ın geniş, önü açık terasından, bakışlar karşı konulamaz bir biçimde güneydoğudaki tamamlanmamış büyük köprüye kayar, iki eski kasabayı, Wright ve Arnoldville’i bağlayacakken yapımı durdurulan köprüye. Bu önemli eser, yapım aşamasındayken terk edilmiştir, Finlandiya’dan Avustralya’ya kadar Batı dünyasının birçok kentindeki benzer örneklerinde olduğu gibi. 1968 isyanlarından sonra köprü projesi gereksiz görülmüştür. Yine de yavaş yavaş, insanlar ailece buraya gelip uzaktan onun tamamlanmamış kemerini seyrederek piknik yapmayı o kadar alışkanlık haline getirmişlerdir ki, köprü, sonunda bu kentin simgesi olup çıkmıştır; bugün bayraklarımızı, madalyalarımızı, rozetlerimizi hep onun resmi süsler. Bu “kırık kemerin”, köprü genelde böyle adlandırılır, işlevi yalnızca simgeseldir. Öyleyken, kimse bunu istememişken, köprü şiddetin tam bir simgesidir. Öncelikle işçilere, yapımı sırasında öldürülen işçilere çarpan şiddetin – gerçi duruma bakınca yanlış bir terimdir bu. İşler o gün durdurulduğu için sonuç, istendiği gibi olmamıştır. Köprü döşemesinden hâlâ paslı metallere ve beton bloklara yapışmış elektrik kabloları sarkar. Köprünün hayaletine erişmek polis engeliyle önlenmediğinden, her yıl birkaç vatandaş oraya çıkıp kendini boşluğa bırakır. Gettoda yaşayanlar köprüye “Pamuk Prenses” der, Kartal Yuvaları’nın çocukları “Ursula” –1968 isyanlarında öldürülen bir arkadaşlarının adıdır bu–, Güney Yakası’nda oturanlar “Hayalet”, memurlar “Deniz Yılanı”, Batı Yakasındakilerse yalnızca “Şey”. Bu kırık kemerde, tamamlanmamış, yarım bırakılmış, kaderine terk edilmiş her şeyin şiddeti vardır. Şiddet tatmin edilmemiş bir arzunun dışavurumudur, gerçekleşmeye can atan bir istektir, şiddet kendini dindirmeye çalışan yakıcı bir susuzluktur. Beden olmadan kanat gereksiz bir süs olur. Yine de şunu söylemeyi unutmayalım ki, insanlarımızın çoğu, köprüyü yalnızca resimlerinden bilir, birçokları için köprü bir efsanedir, gerçek bir varlığı yoktur. Bir soyutlamadır. Şiddet, bu asla söylenmese de bir kendini ifade biçimidir, ben varım deme yolu. Tamamlanmayan, gerçekte bir karşılığı olmayan hiçbir şeyin sonsuza dek sürmesi beklenemez. Bizimki gibi tipik ve küçük bir Amerikan kentinde böyle bir şey beklenemez. Temel direği çökünce yere kapaklanan yapılar gibi, Viyadük Katili’nin, bu herkesi şok eden, kadınları korkudan donduran, polisin gece vakti uzun uzun devriye gezmesine yol açan kişinin tüm kurbanları hayatlarının baharındaki genç kadınlardır. Cinayet bölgesi, her gün daha fazla sayıda insanın akınına uğramaktadır. Yağmur da olsa, çamur da olsa, yaya yolunda ellerinde sefertaslarıyla yığınla insan, çoğu erkek. Neredeyse bilinçsizce, ne yapacaklarını düşünmeden, her biri durur, korkuluklardan eğilip aşağı bakar, ufku tarar, üç adım yürür, aklına günahları gelmiş gibi korkuluğa dirseğini dayar, birkaç dakika öylece durduktan sonra dönüp işine gider. Kentin her yanını böylece gezip dolaştıktan sonra ziyaretçi artık, gözlerini kentin gururu olan “kırık kemerden” alıp güneybatıya, altı şeritli anayolun ötesine çevirsin. Gerekirse parmaklarının ucuna dikilsin. Böylece viyadüğün görkemli yapısını ve korkuluklarına dayanmış, sabahın bu gri ışığında tuvalde birer fırça lekesini andıran insanları fark edebilecektir. Bu kadar uzaktan bile besbellidir ki, hepsi de bir şey bekliyor gibidir.

İngilizceden çeviren: Bahri Vardarlılar

Peter Francis Straub (1943) Amerikalı yazar ve şair. Korku ve gerilim türündeki kitaplarıyla tanınır. Türkçedeki kitaplarından bazıları: Boğaz, Gizem, Koko, Gölgeler Diyarı.
YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Yaz Mevsimi Kalın Bir Kitap Okumak İçi..James Folta
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

D. F. Zeren

7 Nisan 2025

“Bazen Kelimeler İki Anlamlıdır”

Encam İbrahim Yıldız’ın anlatıcılığının geri dönülmez bir noktaya erişmiş olduğunun ispatı. Hikâyede atmosfer dediğimiz şey esasen zamanın mekânın ve karakterlerin uyumsuz uyumu, çatışmaların yerli yerine oturarak dokuyu oluşturması halidir. Çatışmaların yerine oturma..

Devamı..

Sabri Safiye: "Çocuklara söz söylemede..

Kâmil Erenli

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024