Zweig, Mozart ile Beethoven’dan başlayarak Strauss ve Mahler’e kadar bütün manuskrileri toplamış, İngiltere’ye kaçarken koleksiyonu da kaçırabilmiş, üstelik Beethoven’ın yazı masasını bile taşımış ve romanlarını hep bu masanın başında yazmış.
Thomas Mann sevmezmiş, “Yazdıkları aleladedir,” demiş bir seferinde. Zweig’ın dostu Joseph Roth da Mann ile aynı fikirde olduğunu söylemekten çekinmemiş. 1930’larda, Zweig’ın pek popüler olduğu, büyük savaş öncesinin büyümeye çalışan Almanyası’nda beyan edilmiş bu fikirler. O zamandan beri de Zweig iyi mi, yoksa kötü bir yazar mı olduğu tartışması, on yıllık aralıklarla parlayıp sönüyor. Genelde yazarların sevemediği bir yazardır Stefan Zweig. Denir ki Zweig’ın dili basittir, anlatımı basittir, yarattığı kişilikler tek boyutludur, ahım şahım bir olay örgüsü yoktur, romanları yaşadığı dönemin toplumsal çalkantılarını ve politik değişimi hakkıyla yansıtamamıştır. Hep eksik bir yanı kalmış gibidir. Dahası, ağır bir melankolik çizgisi vardır yazdıklarının. Boşluk doldurmaktan başka işe yaramayan, mızmız bir melankolizme takılıp kalmıştır. Kendisi de
Amok’u yazdıktan sonra yaptığı bir özeleştiride melankolinin dozunu kaçırdığını söylemiştir. Öte yandan Zweig’ı en gözde yazarları arasında sayanlar da vardır, örnekse Freud, Einstein, Clive James, John Gielguld. Denebilir ki okumayı sevenlerin yazarıdır Stefan Zweig. Okutan yazarlardandır. Kısa tutmaya özen gösterdiği yapıtlarının nasıl sonlanacağı daha baştan bellidir, sona giden yol sapa değildir, okur o yolu olabildiğince ağırdan alarak sonu geciktirir ama beklenen son çok etkileyici bir biçimde gelir. Yazarlar tarafından halının altına süpürülmeye çalışılsa da her zaman bir kitabını görebilirsiniz kitapçı raflarında, Avusturyalı bu yazarın. Bugün, Türkiye’de bile Zweig’ın yazdığı bütün romanları ve öyküleri ile Dickens, Balzac, Erasmus, Nietzsche, Montaigne için yazdığı biyografileri kitapçı kitapçı dolaşmaya gerek kalmadan bulabilirsiniz.
Hep unutuldu sanılan ama hep beklenmedik bir anda başını kapıdan uzatıp, “Ben buradayım,” diyen bir yazardır Zweig. Bu baş uzatmayı da onu gündeme getiren yazarlar yoluyla yapar. Yaşamı biyografik yapıtlar kaleme almaya elverişlidir. Nazizmin, ülkesinden ettiği Yahudi aydınlardan biridir. Siyonist fikirleriyle şimşekleri üstüne çekmemiştir, Yahudiliğinin rastlantısal olduğunu söyleyen, ırklara kafasını takmamış bir Yahudidir. Prusya’ya büyük sevgisi vardır, ama bölgede kol gezen militarist ruhtan rahatsızdır ve getirebileceği belaların ayırdındadır. Daha 1915’te, o günlerdeki yakın arkadaşı Romain Rolland’la birlikte pasifist düşüncenin en ateşli savunucularından biri olmuştur. Bu konuda tam bir antimilitaristtir, Birinci Dünya Savaşı’nın açtığı yaraları nasıl saracağını düşünen Avrupa’nın birleşip tek bir ulus olması gerektiğini söylemeye kadar vardırmıştır savaş karşıtı söylemini. Bu ilk Avrupa Birliği fikri, Almanya’da güçlenmeye başlayan Ulusal Sosyalistlerin hoşuna gitmediği gibi, daha 1930’ların başında yazarın da mimlenmesine neden olmuş, adı kara listeye alınmıştır bile. Richard Strauss’un operası
Sessiz Kadın (
Die schweigsame Frau) için yazdığı librettodan adının silinmesi istenir. Strauss, Zweig’ın adının sansürlenmesine karşı çıkınca opera, Goebbels’in emriyle yasaklanır. Zweig sonunda ne Almanya’nın ne de Avusturya’nın emniyetli olmadığını anlar ve İkinci Dünya Savaşı’nın arifesinde İngiltere’ye kaçar, bir yıl sonra da New York’a kapağı atar. Aklı Nazizm, otokratizm, hoşgörüsüzlük, uluorta işlenen insanlık suçlarındadır. New York’ta bunalıma sürüklenir, kentle yıldızı barışmaz, son bir çabayla Brezilya’ya yerleşir ve burada, 1942’de, kendinden yirmi yedi yaş küçük karısı Lotte Altmann’la birlikte intihar eder.

Zweig’ın müzik sevgisi
Türkiye’de hep sevilen Zweig’ı seven bir başka ülke ise Fransa. Orada da yazarlarca önemsenmese de neredeyse tüm yapıtları
Livre de Posche olarak her daim bulunabiliyor. İngilizler ve Amerikalılarsa Zweig’la dönem dönem tanışıp onu unutuyorlar. Yazarın doğumunun yüzüncü yılına rastgelen 1981’de, İngiltere’de bütün romanları yayımlanmış, ama umulan “yeniden doğuş” gerçekleşmemiş. 2000 yılından bu yana Pushkin Press, özenli baskılarla ve yeni çevirilerle yazarın yapıtlarını yayımlıyor. Zweig’ı anımsatma görevini ABD’de
New York Review of Books üstlenmiş durumda. Bu arada Pushkin Press, romanlarla kalmayıp Zweig’ın Brezilya’da yazdığı otobiyografisi
Dünün Dünyası’nı (
Die Welt Von Gestern) da yayımladı ki, bu kitap bitmeyen tartışmayı yeniden alevlendirdi. Alman şair ve eleştirmen Michael Hoffman kitabı da, yazarını da kokuşmuş olarak niteleyince Salzburg’daki Stefan Zweig Centre ayağa kalktı. Ortalık tam sakinleşmişti ki, Oliver Matuschek’in Zweig biyografisi
Three Lives: A Biography of Stefan Zweig (Üç Yaşam, Stefan Zweig) yine Pushkin Press tarafından yayımlandı. Yaklaşım çok ilginç ama kimi eleştirmenlere göre büyük eksiklikler var. Sözgelimi Zweig’in dertlerini dert edinmiş ve onunla birlikte ölmüş genç eşi Lotte Altmann’la ilgili tek söz yok kitapta. Biyografi kitaplaşmadan önce sergi olarak gerçekleşmiş. Kitap, özellikle de sergi, çok varlıklı bir aileden gelen Stefan Zweig’ın müzik sevgisini öne çıkarıyor. Bu sevgi, paranın da yardımıyla Zweig’ı müzik konusunda 20. yüzyılın en kapsamlı koleksiyonlarından birinin sahibi yapıyor. Yazarımız, Mozart ve Beethoven’dan başlayarak Strauss ve Mahler’e kadar bütün manuskrileri toplamış, İngiltere’ye kaçarken koleksiyonu da kaçırabilmiş, üstelik Beethoven’ın yazı masasını bile taşımış ve romanlarını hep bu masanın başında yazmış. Biyografi, Zweig’ı, yazardan bize kalan mektupları, marjinlere düştüğü notları, topladıklarını, yanından ayıramadıklarını sergileyerek anlatmaya çalışıyor. Alışılagelmemiş bir biyografik çalışma olduğundan kitaba dudak bükenler olduysa da Zweig’ı sevenlerin edinmesi gereken bir kitap.
Yazının başındaki soruya dönersek, siz de Zweig’ı sevenlerden misiniz, yoksa onu fazla büyütülmüş bir yazar olarak mı görürsünüz? Yoksa siz de bir zamanlar Zweig’ın hastası olmuş, sonradan başka yazarlara kapılıp eskileri unutmuşlardan mısınız? Anımsamak istiyorsanız şanslısınız, Zweig’dan ne ararsanız Türkçede var. Kendinden söz ederken, tüm değerleriyle çöken 1940’lar Avrupası’nı anlatan ve günümüz Avrupası’yla koşutluklar kurmadan edemeyeceğiniz otobiyografik yapıtı
Dünün Dünyası da dahil olmak üzere.
Türkçede Stefan Zweig
Stefan Zweig (1881-1942) çok sayıda deneme, öykü, uzun öykünün yanı sıra büyük bir ustalıkla kaleme aldığı yaşamöyküleriyle de ünlüdür. Türkçede yayımlanan kitaplarından bazıları:
İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar,
Satranç,
Amok Koşucusu,
Amerigo,
Dünün Dünyası,
Macellan,
Sabırsız Yürek,
Hayatın Mucizeleri,
Rotterdamlı Erasmus,
Bir Kadının Yaşamından 24 Saat ve Bir Yüreğin Ölümü.