Bir bütün olarak bakıldığında baba- çocuk ilişkileri ana izleğinde yazılan öyküler. Kamburlarıyla yaşamını sürdüren Kayalı’nın kahramanları umudu da elden bırakmazlar.
Kamburuma Üç Sebep, Dip ve Taşın Dediği'nden sonra, Recep Kayalı’nın Ekim 2020’de basılan üçüncü öykü kitabı. Bilge Kültür Sanat Yayınları'ndan çıktı. Ebeveynler ve çocuklar arasındaki ilişkiler üzerinden geleneksel yaşamda korku kültürü, distopik toplum yapısı, eğitim ve adalet gibi kavramları sorgular. Kişiler arası iletişim dilinin önemini vurgular. Görünmez bir acı etrafında şekillenen öyküler utanç, sevgi, umut, öfke, yalnızlık ve aşk gibi temalarla desteklenmiş. Masal, mitoloji, felsefe ve tasavvuftan el alan evrensel konulara yer verilmiş.
Fakir Baykurt Öykü ödülü için listeye giren kitaplar arasında.
Eser iç içe geçmiş bir kurguyla ve üçleme olarak yazılan sekiz öyküden oluşuyor. Acının öznesi durumunda olan, bazen bir baba bazen de oğul. Yanı başımızda duran kolayca içselleştirebileceğimiz kahramanlar.
Kamburuma Üç Sebep
Birinci Sebep: Büyük Büyük Dedem Atlas
Kamburuma İkinci Sebep: Dedem Arif Çavuş
Kamburuma Üçüncü Sebep: Kaplumbağa Şevki Abi
Zeus’un Atlas’a verdiği ceza gibi varlığımızı sırtımıza yüklersek, bir gün onu taşıyamayacağımız muhakkaktır.
Bir babanın kızıyla kurduğu doğru iletişimle kızının okulda yaşadığı sorunlara nasıl çözüm bulduğu anlatılıyor. Masallarla yapıyor bunu. Okuyucu, hayal gücüyle yoğunlaşan atmosfer içinde geziniyor.
Senin taklidini yaptılar sınıfta, baba!
Hatta kaplumbağa, dedi çocuklardan biri.
Kızının utancıyla yeniden canlanıyor babanın kamburu. Şekilsiz sırtı büyüyor, büyüyor. Neler yok ki içinde! İşsizlik, çaresizlik, kaygılar… Acı-utanç kavramlarının karşısına sevgi, neşe ve gururu yerleştirmiş yazar.
Babası, işaret parmağını dudağına götürerek "hişşt" diyor kızına. Etrafına bakıyor. Belli ki kamburunun üç sebebini sıralayacak. Kulağına fısıldıyor,
“Anlatacaklarım ikimizin arasında bir sır.”
Gökte Uçan Hüma Kuşu: Ruh Bükülmesi, Zamanın Bir Kuş Uçumu Gibi Akması
Tarkovsky'nin Stalker filminden seçtiğim cümlelerle başlamak istedim bu öyküye.
Bu bizim kaderimizdi. Bu bizdik. Bizim hayatımızdı. Renksiz ve kısır bir hayat yaşamaktansa, acılı bir mutluluk daha iyidir.
Engelli çocuğunun durumunu kabullenmeyen bir annenin karşısında kızını bağrına basan bir babanın trajik öyküsü. Sevgi bağı ve kuş imgesi iyileştirici güç olarak karşımıza çıkıyor.
İlk bölümde Sıla’nın hiçbir uyarana tepki vermediğini anlıyoruz. Sürekli tavana bakmaktadır. Devamında, yaşanan hayal kırıklığını, babanın kendisiyle ve karısıyla olan çatışmasını; ikinci bölümde ufak da olsa kızındaki gelişmeleri görmeyen annesinin evi terk etmesini; son bölümde ise babanın bitmeyen mücadelesini okuyoruz. Sıla, bazı kelimeleri, renk ve sayıları öğrenmiştir. Bu öyküde atmosfer ve diyaloglarla ritim ön plana çıkarılmış. Bu durum okuyucunun duygudan duyguya geçişini kolaylaştırır nitelikte.
Persona Non Grata: Doğum, Taarruz, Geri Sayım
Yeniden doğduğunuzu düşündüğünüz anda bir haberci gelir de yaralarınızı deşiverirse… Bedeniniz acı içinde kıvranırsınız.
Şiirlerini yayımlatmak isteyen bir yazar adayının zorlu sürecini okuyoruz.
Baykuş dergisinde…
Kanlı uyku masalını uzatır kıza…
Hım, güzelmiş…
Nesi güzel acaba, diye düşünür şair. Yanıt gelmez. Daha sonra yolladığı Pranga ve Platon dergisi de şiirlerini yayımlamaz. - Dergi isminin “Platon” olması, şiirlerini beğenmediği için yakan Platon’a bir gönderme olabilir.-
Görünür olmak adına içinizdeki hayvan tırmalamaya başladıysa anlaşılmamışsınız demektir.
-Acaba neydi benim hayvanım? Onu bulsam, neden böyle durduğumu, oyunlara neden katılamadığımı öğrenebilir miydim? ...Babamı sakince yerinden kaldıran ve başarısız uçuş denemesini yaptıran da onun hayvanı mıydı... (sy.35)-
Bölünmüşlük… Yanılgılar, yenilgiler, nedenler, niçinler, gösterilen çaba… Uzunca bir süreç…
Öykünün ben anlatıcı bakış açısıyla yazılması, kahramanın içsel sorgulamalarını daha da kuvvetlendirmiş. Çok katmanlı kurgusu ve sembolik anlatımıyla mekân atmosferi yoğunlaştırılmış.
Kör Kuyulardan Çıkartılan Hikâye
Bir insanı öldüren kimse, ölüm cezasına çarptırılan aşağılık bir suçlu olurken; onu öldüren kişi adaleti sağlayan bir kahraman olabilir mi?
Tutsak adasından getirilen mahkûmların idam edildiği yer. İnfaz köyü. Otoriter toplum eleştirisi. Masalsı öğeler taşıyan bir öykü. Bilmediği bir gerçekle yüzleşmek zorunda kalan çocuk anlatıcı. O cellat ki, adadan kaçan onlarca mahkûmu tek başına devirmemiş miydi? Annesinin söylediği her şeye inanmıştı oysa. Şu ana kadar söylenilen her şeye. İmparatora, yüce kahramana yazdığı teşekkür mektubuna. Poe’nun Sarkaç’ı gibi dönüyordu sözler.
Neden konuşmuyorlardı onunla?
Sadece çocuklar olsa neyse…
Misafir de gelmezdi evlerine…
Düğünlere, cenazelere çağrılmazlardı.
Ölüm kuyusunun inşasını seyreden gençlerdi kuyuya atılanlar. Elleri zincirle bağlıydı. Arkadaşlarıydı… Sıra ona gelince… Kuyunun üstüne çıktı ve... Otoritenin emriyle başkalarını cezalandırma işini üstlenen kişi gün gelir kendini de cezalandırmak zorunda kalabilir.
Önce Dağlar Kar Tutar: Köksüzlük, Toprağın Beynini çıkarmak, Ağı
Babasının cenazesine giden bir gencin öyküsü. Babasını uzun süredir görmemiştir. Üvey kardeşiyle de yeni tanışacaktır. Mezarlıkta, ona çevrilen yabancı bakışlardan kurtulamaz anlatıcı. Kendi yaşamını, üvey kardeşinin yaşamıyla kıyaslar. Eksik yönlerini fark eder. Sevgi arayışı ve ait olma duygusunu sorgulayan bir öykü.
Çürüyen Gölgeler Sonatı: Köstebek Körlüğü - Yok Sayılan Herkes Adına Eyüp’ün Affolunması ve Yeniden Kutsanması
Barnabas İncil’inden bir alıntıyla başlar öykü.
Sonunda Eyüp ağzını açtı ve doğduğu güne lanet edip şöyle dedi: “Doğduğum gün yok olsun, ‘Bir oğul doğdu’ denen gece yok olsun!
Toplumu yönetmek, maddi kazanç sağlamak uğruna başka insanların hayatı yok sayılabilir mi?
Sirkte gösteriye çıkartılan Eyüp. Sırtında sigara yanıkları, kırbaç izleri olan çirkin görünümlü biri. Cellat maskesini çıkardığında, onu seyredenler korkuya kapılır. Yüzü yaralıdır çünkü. Öteki olarak görülür. Patronu tarafından başkana satıldıktan sonra bekçilik görevi verilir. Başkanın evinin etrafında dolaşacak ve etrafa korku salacaktır.
Yaralı bir toplumun temsili… Eyüp…
Ve idam sahnesi…
Bir genç kız…
Abisinin koparılan başını istemişti de vermemişlerdi. Sergi mermeri üzerindeki çürüyen, biçimini kaybeden başı günlerce seyretmek zorunda kalmıştı. Kokuşmuş toplum imgesi… Sabahattin Ali’nin “Sırça Köşk” öyküsünde oldu gibi… Düşünebilir miydi bu baş? Beyni çürüyüp gitmişti. Kulakları duymaz, gözleri görmez, dili söylemez olmuştu. Otoriter toplumlarda değişim sürecinin ne kadar zor olduğunu anlatan bir öykü. Hâkim bakış açısıyla yazılmış.
Fikret Üçlemesi: Fındıksever Domuzları Bırakın Fikret Öldürsün - Fikret’in Gençliğinin Muhteşem Katli - Kuru Otların Fikret’in Kulağına Fısıldadıkları
Fikret’in hayatından üç bölüm okuyoruz: yaşlılığı, gençliği ve çocukluğu
Büyümek…
Büyümek, aslında hayata alışmak demek miydi? Sahipsiz ayakların halıflekste bıraktığı kokulara mesela… Sert bakışlı ihtiyarlara… Bastırılmışlık… Kızılcık sopası…
Çok konuşmayacaksın!
Çok gülmeyeceksin!
Sevdiğini göstermeyeceksin!
Nereden geldiğini bilmediği onlarca çocuğun arasındaydı Fikret. Babası bırakmıştı Kuran kursuna. Yağ lekeli fayanslar, koca kazanlar, üstüne sinen yemek kokuları… Midesi bulanırdı…
Yaşı altmışı geçmişti Fikret’in…
Yemekten sonra, köşesine çekilir, susardı… Ağlayarak uyanırdı bazı geceler… Neden iki dilim ekmek, bir kâse çorbadan fazlasını yiyemezdi? Sustuğu zaman neler düşünürdü? Neden parçalanmış uykulardan arta kalan zamanlarda severdi? Karısı hiç öğrenemedi.
Kenan Üçlemesi: Kenan’ın Bölünen Uykuları - Postane Memuru Kenan’ın Olmayan Elinin Gönlümüze Oturan Ağırlığı - Emekli Postane Memuru Kenan’ın Tüm Sabahları
Kenan’ın hayatından üç bölüm okuyoruz.
İlk bölümde Kenan’ın çocukluğunda gördüğü rüya, ikinci bölümde postane memuru Kenan’ın yaşamını etkileyen bir kaza, üçüncü bölümde ise emekli postane memuru Kenan’ın sıradan yaşamı anlatılır.
Baba-oğul ilişkileri dediğimizde edebiyatta evrenselliğe uzanan ata metinlere ulaşırız. Yazar Recep Kayalı, teknik olarak fazla rastlamadığımız biçimsel bir farklılıkla çıkıyor karşımıza. Her bölüm, belli başlıklar altında yazılan öykünün ayrı birer kesiti. “Fikret Üçlemesi ve Kenan Üçlemesi” adını verdiği son iki öyküde farklı zaman ve mekânlarla uzun bir sürecin anlatılması dikkat çekici. Zaman olgusunun bu şekilde çözülmesi, yazara alan açması bakımından önemli. Şiirle biten öykü sonlarına bakıldığında çağrışıma açık olduğu söylenebilir.
…Gece yarısı otobüsüne biniyorum
Kar yağıyor
Dağlardan zemine iniyor kar
Mezardaki kokuyu duyuyorum (sy.69)
“Neyi, ne kadar anlatırız?” Sorusuna yanıt bulan öyküler okuduğumu söylemek isterim. Çatışma, atmosfer, karakterler ve diyaloglar bir yapbozun parçaları gibi yerli yerine oturmuş. Yazar, sembolik ve alegorik anlatımdan faydalanmış. Kuş metaforu üç öyküde ortak. Kayalı’nın öykülerinde şimdiyi okurken, bir anda kendinizi bilinçaltında simgesel bir yolculuğun içinde bulabilirsiniz. Kahramanlar, söylemek isteyip de söyleyemediği şeyleri karmaşık ruh halleri içinde döndürürler. Arketipsel görüntüler, karakterleri derinleştirdiği gibi kurguyu da güçlendirmiş. Bir bütün olarak bakıldığında baba- çocuk ilişkileri ana izleğinde yazılan öyküler. Kamburlarıyla yaşamını sürdüren Kayalı’nın kahramanları umudu da elden bırakmazlar.
Hangi kapı aralığında tamamlanır ki insan? Yürekten dilediğimiz her şey acılarımızdan doğmuş olabilir mi?
Umut dedikleri şey mesela…
Umut!...
En fenası…
Umut şeytanın içine attığı bir tohum…
Umut adsız bir duygu…
Ölü doğan sorular umut…






