Rüyada Schopenhauer Görmek
2 Haziran 2019 Kültür Sanat

Rüyada Schopenhauer Görmek


Twitter'da Paylaş
0

Eğer bir kimse daha sonra üzerinde durup düşünmeksizin sürekli okursa okudukları kök salmaz...

Okumak. Yazmak. Yaşamak. Her biri, sayısı iki elin parmaklarını geçmeyen harflerden oluşan ancak bir araya geldiklerinde koca bir yaşamı şekillendiren kelimeler. Kanepeme uzanmış, göğsüme bıraktığım kitabın sayfalarından burnuma gelen kokuyu içime çekerken, bir an gözlerimi kapayıp tekrarlıyorum: Okumak. Yazmak. Yaşamak.

Gözlerimi açtığımda kendimi çorak bir arazinin ortasında, yapayalnız buluyorum. Tepemde kurşuni bir gökyüzü var. Esen rüzgâr ve kara bulutlar fırtınanın gelmek üzere olduğunu haber veriyor. Panikliyorum. Hemen sığınacak bir yer bulmam gerek. Hiç olmazsa altına girecek bir çatı. Telaşla etrafıma bakınıyorum. Safi çorak toprak. Saatlerce yürüsem, göreceğim şey yine bu olacak sanki. Terliyorum, nabzım yükseliyor. Sakin olmalıyım. Soluklanmalı, bir plan yapmalıyım.

Bulunduğum yere çökmüş düşünürken, ittiği el arabasıyla bir adam beliriveriyor uzakta. Arabanın üstüne kitaplar istiflenmiş. Onu görünce seviniyorum. Bir insan, bir umut en azından. Hızla kalkıyorum yerimden, üstümü başımı silkeleyip bana yaklaşmasını bekliyorum. Yaklaştıkça sureti belirginleşiyor adamın. Yetmişlerinde bir ihtiyar. Ortası kelleşmiş başının iki yanında uzayan saçları boynuzu andırıyor. Görüntüsü ilkin ürkütüyor beni. Uçsuz bucaksız bir arazinin ortasında o ve ben. Yalnızız.

Yanıma vardığında el arabasını yere bırakıp alnında biriken teri sildikten sonra, ”Merhaba,” diyor tebessümle. “Beni gördüğüne şaşırdın, değil mi?”

“Evet!” diye cevap veriyorum tereddütle. “Ama neden burada olduğum sorusu daha çok şaşırtıyor beni.”

“Böyle olur bazen,” diyor bilgece bir tavırla. “İnsan bazen kendini koca bir hiçliğin içinde buluverir. Anlamlandıramadıklarımız anlamını yitirir, bir boşluğun ortasında kalakalırız.”

“Hâlbuki az önce kanepemde uzanmış…” derken sözümü kesiyor.

“Fırtına yaklaşıyor. Elimizi çabuk tutup sığınacak bir yer inşa etsek iyi olur.”

“Evet, ama neyle?” diyorum çaresizce. “Burada topraktan başka bir şey yok ki.”

“Merak etme,” diye karşılık veriyor gülerek. “Bu kitapları boşuna mı taşıdım sanıyorsun?”

 “Fırtınanın ortasında ihtiyacımız olan son şey kitap okumak herhalde,” diyorum alaycı bir kızgınlıkla.

 “Hiçbir şeyin farkında değilsin,” diyor naif bir acıma duygusuyla. “Bir fırtınanın ortasında ihtiyacımız olan tam da bu aslında.”

 “Nasıl yani?” diye soruyorum bu kez. “Bu kâğıt yığınlarından nasıl bir sığınak inşa edeceğiz kendimize?

 Sorumu dinlerken bir yandan boyun bağını çözüp ardından ceketini çıkarıyor. Gömleğinin kollarını sıvadığı esnada başlıyor anlatmaya.

“Arabadaki kitapların üstünde katlanmış bir levha var, görüyor musun? İşte o bilgidir. Öncelikle onu açıp tam ortasından bükecek ve bir “v” haline getirdikten sonra ters çevireceğiz zira sığınağımızın çatısını oluşturacak. Ancak bu çatıyı ayakta tutacak duvarlara, bunun için de o duvarları örecek tuğlalara yani kitaplara ihtiyacımız var.

Elimizde farklı görüşlerden ve sistemlerden etkilenmiş yüzlerce kişinin eserleri var. Onları sistematik bir şekilde üst üste, yan yana dizecek ve bir duvar haline getireceğiz. Böylece sonunda içine girip bizi fırtınadan koruyacak bir sığınak inşa etmiş olacağız.

Tabii bu çok kolay bir iş değil. Kas gücünden ziyade akıl gücü gerektirir. Sabır gerektirir. Ama yöntemini bir kez öğrendikten sonra el alışır, akıl esneklik kazanır.”

“İyi de fırtına ha koptu ha kopacak,” diyerek karşı çıkıyorum ona. “Sabırlı olacak vaktimiz yok. Elimize ne geldiyse hızlıca dizip yapıverelim şu sığınağı.”

“Haklısın. Bu şekilde de bir sığınağa sahip olabiliriz pekâlâ. Ne var ki ilk kuvvetli rüzgârda yerle bir olur o dediğin ve bir daha yapacak gücü de, azmi de kendimizde bulamayız. O yüzden acele etmeden, tasnif ederek, sistematik bir şekilde yapmalıyız bu işi. Bana güven.”

“Tamam,” diyorum teslimiyetle. “Dediğin gibi olsun. O zaman bir an önce anlat nasıl yapacağımızı da, çalışmaya başlayalım.”

“Ah gençlik!” diyor iç çekerek. “Nasıl da her şey zahmetsizce önünüze gelsin istersiniz. Neyse. Şimdi beni iyi dinle. Madem fazla zamanımız yok, bir kez anlatacağım.

İlkin bir konuya ilişkin kitapları seçip diğerlerinden ayıracağız. Tabii bunlar yetkin kişiler tarafından yazılmış, derinlikli eserler olacak. Geçici gündemler üzerinden para kazanmak saikiyle yazılmış olanları elimize geldiği gibi bir kenara atacağız. Ne var ki aynı konu farklı dünya görüşleri ile irdelenmiş olabilir. Bu nedenle bunları da kendi içinde tasniflemek zorundayız.

Tasnif etme işini bitirdikten sonra başlayacağız dizmeye. Her bir kitabı sırayla, acele etmeden düzgünce dizeceğiz. Böylece karşımızda yükselmiş bir duvar, üstümüzde bir çatı olacak. Yeterli olur mu dersin? Bitti mi sığınak?”

“Sanmıyorum. Çatının sağlam şekilde ayakta durması için tam karşısına bir duvar daha örmemiz gerek.”

“Bravo! Buradaki kilit kelimeler bunlar: tam karşısına. İkinci duvarı pekâlâ ilkinin yanına da dikebiliriz ama karşısındaki kadar mukavemet sağlamaz dış etkilere. Öyleyse bir sonraki işimiz ilk duvarı oluşturan görüşlerin tam karşısında olanları ayırıp bir araya getirmek. Böylece bilgi çatımız güvenle üstümüzü örtebilir. Sanırım artık sığınağımız hazır.”

“Öyle görünüyor,” diyorum. “Hadi artık işe koyulalım. İlk damlalar düşmeye başladı bile.”

“Acele ediyorsun,” diyor ihtiyar gülerek. “Yaklaşan şey fırtına, yaz yağmuru değil. Çatı bizi sadece yağmurdan korur, oysa iki yanımız açık kalırsa rüzgâra karşı korunaksız oluruz. Bu yüzden diğer iki yanımızı da ilk iki duvarın daha ılımlı, uzlaşmacı olanları ile örmeliyiz. Hem merak etme, bunları örmek diğer ikisinden daha az zamanımızı alacaktır.”

“Şahane!” diyorum keyifle. “Günün sonunda dört duvar ve bir çatımız olacağına göre artık en kuvvetli fırtına bile vız gelir tırıs gider.”

“Öyle mi dersin?” diyor müstehzi bir ifadeyle. “Bence o kadar da emin olma. Zira yaptığımız şey sadece tuğlaları dizip bir duvar örmek oldu şu ana kadar. Henüz onları gerçek bir duvar haline getirecek olan şeyi yapmadık ki?

“Daha ne yapmamız gerekiyor Tanrı aşkına?” diye soruyorum hırçınlaşarak. “Tuğlaları dizdik, çatıyı koyduk. Hadi artık şu lanet sığınağın içine girelim.”

“Hiç harç kullanmadık evlat,” diyor bilge tavrını bozmadan. “Evet, kitapları; hem de yetkin, asırlara meydan okumuş eserleri kullandık onları yaparken ama hiç harç kullanmadık. Bu halleriyle ne zamanın rüzgârlarına karşı koyabilirler ne de dışardan gelebilecek saldırıların şiddetine. Öyleyse hemen harç yapmak ve aralarını sıkı sıkıya doldurmak gerek.”

“Peki, ama nasıl?” diyorum. “Topraktan mı yapacağız bu harcı?”

“Düşünerek!” diye cevaplıyor sorumu. “Tuğlaların arasını doldurup onları sağlam bir duvar haline getirmek için ihtiyacınız olan şey düşünmek.”

İhtiyar adam konuşurken kara bulutların arasından fırlayan aydınlık bir şimşekle kendime geliyorum. Hızla yerimden doğrulurken göğsümdeki kitap yere düşüyor. Eğilip yerden alınca, bir sayfasının düşmenin etkisiyle kırışmış olduğunu görüp canım sıkılıyor. Düzeltmeye uğraşırken şu cümlelerini okuyorum Schopenhauer’in:

“Okunan şeyler ancak derin düşünmeyle hazmedilebilir, nasıl ki aldığımız gıdalar bizi yemekle değil sindirimle beslerse. Eğer bir kimse daha sonra üzerinde durup düşünmeksizin sürekli okursa okudukları kök salmaz, büyük bölümü itibariyle kaybolur.”


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR