Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

4 Nisan 2023

Söyleşi

Sabri Safiye: "Yaşamakta olduğumuz dünya, belki de bugüne dek hiç olmadığı kadar büyük sorunlarla karşı karşıya."

Ayşe Yazar

Paylaş

0

0


Kendimize sorabileceğimiz en derin, en felsefi sorulardan biridir bence, “çocuk olmak nedir?” sorusu.

Ayşe Yazar: İki kitaptan oluşan romanınızda iki gezegen arasında gelişen maceranın tüylüsü olarak Felis adlı bir kediyi seçmişsiniz. Pek çok hayvan arasından seçiminiz neden kedi oldu?

Sabri Safiye: Tüylü Bir Uzaylı Macerası'nın iki kitabını da okuyanlar fark edecektir ki, arkadaşlık teması anlatının içinde güçlü bir şekilde yer alıyor. Dönüp geçmişe baktığımızda yüzyıllar boyunca farklı hayvanlarla birlikte yaşadığımızı görebiliyoruz. Onlarla ilişkimiz çoğunlukla fayda temelli olsa da, birçok durumda, birbirini tanımaya dayalı kişiselleşmiş bağlardan, hatta bazen, başlı başına özgün hayvan karakterlerden söz etmek mümkündü. Bize eşlik eden çiftlik hayvanlarının özel isimleri olurdu örneğin, hâlâ da kırsal yörelerde olduğu gibi. Oysa modern yaşamda, birkaç tür hayvan dışında, bu ilişkinin tamamen faydaya indirgendiğini, anonimleştiğini, endüstriyel üretim ve tüketim çemberi içinde hayvanların arkadaşlıkla hiç ilişkilendirilemeyecek bir ürün konumuna indirgendiğini söyleyebiliriz. Ne yazık ki bugün, arkadaşlık ettiğimizi söyleyebileceğimiz pek az hayvan türü var. İşte bunlar arasında kediler, bizlerle en eşit ilişkiyi kurabilen, dolayısıyla hayatımıza, arkadaşlık kavramına en uygun tarzda dahil olan hayvanlardır diye düşünüyorum. Emir almazlar, kendi isteklerine sahip çıkarlar, mekânı ve zamanı paylaşarak sizi bir uzlaşmaya davet ederler, tabii eğer arkadaş kalmak istiyorsanız. Bu nedenle bir kedi, insan olmayan uzaylı bir arkadaş için bana çok uygun gözüktü.

AY: Felis kendi gezegenine Dünya’mızdan bitki tohumları götürüyor. Bizim topraklarımızın kadim anlatılarından Lokman Hekim Efsanesi’ne göz kırpan bir hikâyeye dönüşüyor anlattıklarınız. Sizi Gılgamış Destanı, Yıldız Savaşları filminden Halfeti’ye has siyah gülüne kadar ilham veren değerlerin eşliğinde ortaya çıkan bu iki romanı yazmaya kışkırtan şeyler neler oldu?

SS: Yaşamakta olduğumuz dünya, belki de bugüne dek hiç olmadığı kadar büyük sorunlarla karşı karşıya. Neredeyse gezegen üzerindeki yaşamı tehdit eder boyuttaki bu meseleleri çözmek pek kolay gözükmüyor. Hem sorunlar büyük, hem de sorunların nedenleri konusunda bir fikir birliği yok. Sonuçlar üzerinde anlaşmak nispeten kolay, çünkü hepimiz etkileniyoruz. Ama nedenler hakkındaki görüşler, duruma hangi açıdan, ne kadar geniş bir perspektifle bakabildiğimize göre değişiyor. Bu perspektifi önce kendimizin, sonra özellikle çocukların zihninde alabildiğine genişletebilmenin hayati önemine inanıyorum. Bilim ve teknoloji kadar, insanlığın tüm kültürel mirasından da destek almaya ihtiyacımız var. Böyle bir kaygıyla yazıyorum ve kurgularımda en modern öğelerle en kadim kültürleri, yerelliklerle evrenseli birbirleri içinde eritmeye gayret etmekteyim.

AY: “Karların çoğunun erimesinin ardından ısrarla parlayan güneş, masmavi gökyüzünde ulaşabileceği en yüksek noktayı geçeli epey olmuştu.” Zaman betimindeki anlatımlarınız buradaki gibi genellikle bana Homeros’un üslubunu hatırlattı. Bu tavır, okurlarınıza hangi gözle baktığınızı, onları çocuk ya da yetişkin diye ayırmadığınızı düşündürdü. Kitabın pek çok yerinde rastladığımız bu üslubunuz ve çocuk edebiyatı okurları hakkındaki düşüncelerinizi öğrenmek isterim.

SS: Kendimize sorabileceğimiz en derin, en felsefi sorulardan biridir bence, “çocuk olmak nedir?” sorusu. Eğer yeterince iz sürebilirsek, bu sorgulamanın bizi “insan nedir?”, “uygarlık nedir?” sorularına kadar götürmesi işten bile değil. Kendi adıma bu soruyu çok ciddiye aldığımı, insanı anlamak yolunda bana çok yardımcı olduğunu söyleyebilirim. Belirtmek gerekir ki her yetişkinde bir çocuk taraf vardır, genellikle baskılanmış olsa da. Bu çocuk tarafın, ya da çocuğun son derece kıymetli özellikleri var bence. Burada konuya derinlemesine dalmayacağım elbette, ancak vardığım sonuçlardan birini aktarırsam, çocuğun dünyaya açıklığı, bir yetişkine göre çok daha dolayımsızdır diyebilirim. Aslında çocuk sahibi olan veya çocuklarla yakın ilişkide olan herkes, yaşadığı deneyimde bunu gözlemleyebilir. Bu dolayımsızlık nasıl bir şey derseniz, öncelikle, soyuttan çok somutla ilişkilenen yani gözlemlenebilir, duyumsanabilir olanla çok yoğun bağlantılar kuran bir zihin söz konusudur diyebilirim. Fakat çocuk bununla yetinmez, tüm varlıklarla, adeta onların da kendilerine ait güçleri, istekleri olabileceğini teslim ederek, göz hizasında ilişkilenen bir doğrudanlığa, bir açıklığa sahiptir. Bu nedenle güneş bir özne olarak parlamakta ısrarcı olabilir ve gökyüzünde yolculuk edebilir. Sizin de vurguladığınız gibi, dünyayı algılayıştaki bu farklılık, çok eski metinlerde de karşımıza çıkıyor. İşte takip edilesi, heyecan dolu bir patika. 

AY: Işık’ın kullandığı “Belki de sadece yaptıklarımız değil yapmadıklarımız da önemli.” ifadesine nasıl yaklaşmalı okurlarınız?

SS: Hiçbir bireyin izole olmadığını, yaptığımız tercihlerin, bir ağ gibi örülmüş ortak bir hayatı etkilediğini, bir kişinin davranışının bu ağ dokusu boyunca yayılarak birçok kişinin hayatına, az ya da çok, nüfuz ettiğini düşünüyorum. Kısacası hepimiz, tercihlerimizle sadece kendimize değil, birbirimize karşı da sorumluyuz. Yaptığımız her şey, olumlu ya da olumsuz bir etkiyi, eşit derecede olmasa da diğerlerine iletiyor. O anda kendimiz için olumlu gözükse de, başkalarına olumsuz yansıyabilecek davranışlardan kaçınmak bu nedenle önem taşıyor. Çünkü o etki, bu dokunun bir parçası olduğumuz için, sonuçta illa ki olumsuz olarak bize geri dönecektir diyebiliriz. Dünyayı, sadece yaptıklarımızla değil, yapmamayı tercih ettiklerimizle de değiştiriyoruz, farkında olsak da olmasak da.

AY: Hep dünyanın tehlikede olduğunu, insanların gezegenimize iyi davranmadığını düşünürdük. Genel temayülleri tersyüz eden bir roman kurgusu ile bakışımızı başka bir yöne çevirdiniz. Bu kez tehlikede olan Dünya’mız değil uzaydaki başka bir gezegen. Bu durum kurmaca da olsa kendimi iyi hissetmemi sağladı. Niçin böyle bir yol seçtiniz?

SS: Genel bir davranış özelliği olarak, içinde bulunduğumuz, bir parçası olduğumuz durumları bütüncül algılamakta zorlandığımızı düşünüyorum. Korku, endişe gibi bazı duygular, bakışımızı karartıp bizi kendimizle yüzleşmekten alıkoyuyor olabilir. Sanırım daha iyi görebilmek için mevcut hale biraz mesafelenmek gerekiyor. Bilimkurgunun gücü de burada galiba. Betimlenen durumlarla aramıza, zaman ve mekân anlamında bir uzaklık yerleştirmek. Böylece kendimizi bütün yönleriyle gözlemleyebileceğimiz bir boy aynası kurgulamış oluyoruz. Felis’in can çekişen gezegeni, işte bizim dünyamızın, zaman ve mekân olarak uzaktan aynalanmış görüntüsü gibi düşünülmeli.

AY: Ağaç, su gibi Türk mitolojisinde geniş yer tutan ögeler Dilek’in rüyasında yer alıyor. Bu ögeler aynı zamanda “Tüylü Bir Uzaylı Macerası-Halfeti”nin de en can alıcı çatışmasına kaynaklık ediyor. Kırk metrelik yatı olan beyaz saçlı, tombul yaşlı adamın hastalık derecesine varan istekleri de bu iki unsurun temsil ettiği doğa ile ilgili. Etkisi bu kadar kuvvetli olan bu adamın neden adı yok?

SS: Belirttiğiniz gibi, ağaç, su gibi öğeler, sadece Türk mitolojisinde değil, bilinen bütün kurucu mitlerde yer alan kökensel semboller. Zihnimizde o derece derinlere kök salmışlar ki, bu konuda hiçbir şey okumamış, araştırmamış insanlar için bile güçlü anlamlar içeriyorlar. Çok erken yaşlarda, dünyamızı tanıyıp ana dilimizi öğrenirken, fark etmesek dahi, bu sembolleri içselleştiriyoruz. Ben de, oluşturduğum kurgusal yapıda, güçlü etkiler yaratan öğeler olarak kullanmaya çalıştım. Beyaz saçlı, tombul yaşlı adamın ismi konusuna gelince... O da bir sembol olarak düşünülebilir. Ancak, anlamını benim yüklediğim, çağdaş bir sembol. Eğer bir özel ismi olsaydı, bir tekilliğe dönüşme riski olabilirdi. O nedenle isimsiz kalarak, benzerlerini yani isteklerini hırs formunda yoğunlaştırmış olanları temsil edebilme konusunda daha etkili olmasını istedim.

AY: Notrino konvertörü ile soru sorabilseydiniz hangi soru ya da soruları sorardınız? Sorularınızı neye ya da kime yöneltirdiniz?

SS: Güzel bir soru. Sanırım benim merakım, bize az ya da çok benzeyen varlıklara değil, sanki hiçbir dünyaları yokmuş gibi kendi içlerine tamamen kapalı duran cansız varlıklara yönelirdi. Örneğin bir kayaya, ya da kimbilir nerelerden geçip gezegenimize düşmüş bir göktaşına, hatta ancak en karanlık gecelerde fark edilebilen yıldız ışıklarına sorular yöneltirdim. Aslına bakarsanız, büyük olasılıkla onlara yönelteceğim soruyu kurgulamakta bile zorlanırdım. O nedenle sadece uzun uzun dinlerdim. Ta ki duyduklarım, sonunda kendi sorularını oluşturup birer cevap haline gelebilsinler.

AY: Uluslararası İlişkiler Bölümü’nü okumuş, yönetmenlik, yapımcılık, hocalık ve aşçılık yapmışsınız. Romanınızda menemen, mukaşşer, şabut balığı ve peynirli semsek gibi yemeklerin tariflerine yer veriyorsunuz. Gabriel García Márguez, yazarlığı marangozluğa benzetiyor. Pek çok farklı alanda deneyimi olan biri olarak yazarlığı neye benzetebilirsiniz? Neden?

SS: Önemli bir yorumbilimci filozof, anlatıyı “uyumlu uyumsuzluk” olarak tanımlıyor. İçinde uyumsuzluklar, çatışmalar, çelişkiler ifade eden bir olay örgüsünün yer aldığı, ancak toplamda bütünlük, tamamlanmışlık hissi verebilecek derecede uyuma sahip bir yapı tarif ediyor. Bu açıdan ben yazarlığı yemek yapmaya benzetebilirim. Çünkü orada da birbirine benzemeyen hatta çelişen tatları, örneğin ekşiyle tatlıyı, bir uyum içinde kullanabilirseniz başarılı sonuçlar elde edebilirsiniz. Yazarlıkta da, tıpkı mutfak sanatlarında olduğu gibi, malzemelerinizi ve kullandığınız miktarları çok incelikli seçmeniz gerekiyor. Çünkü sonuçta aynı anlamı taşımayı beceriyor gibi gözükse de, bir cümleyi diğerlerinden ayıran özel lezzeti, dikkatli bir çabayla elde edilebiliyor. Gerçi Marquez’e de, yazarlığı marangozluğa benzetmek konusunda katılabilirim. Sanırım farklı biçimsel öğeleri bir araya getirip ortaya hepsini aşan yepyeni bir işlev veya anlam çıkarmak, bu faaliyetlerin ortak özelliği.

AY: Olayların çözümünde her karakter dengeli bir etkiye sahip fakat hayat böyle değil. Genç okurlar için bu bir risk değil mi?

SS: Bence tersi daha önemli bir risk taşıyor. Yani olayları neredeyse tek başına çözen kahramanlar, gerçek hayatta birçoğumuzu edilgen bir beklentiye sokabilir. Oysa biliyoruz ki, o kahramanlar çoğunlukla hiç gelmiyorlar. Genç okurları kahramanlara, süper öznelere özendirmek ve bu nedenle birçok durumda sorunlara müdahale etme konusunda kendilerini yetersiz görmelerine yol açmak yerine, yapabilecekleri kadarıyla çözüme katkı sunmaya cesaretlendirmek bana daha doğru geliyor.

AY: Kitapta Dilek’in babası aracılığı ile belirginleştirmediğiniz bir göçmenlik kavramının yanında hayvan hakları ve “istek” duygusunun yoğunluğu ile yansıttığınız, makineleştirilerek insani vasıflarını kaybeden kişileri işliyorsunuz. Romanlarınızdaki karakterlerden Işık’ın adı ile macerasının örtüşmesi genç okurlarınıza bir işaret olarak yorumlanabilir mi?

SS: Diyebilirim ki, bu iki kitapta istek konusu benim için en önemli meseleydi. Çünkü istek bizi harekete geçiren temel güç. Ancak her enerji kaynağı gibi, nasıl kullanıldığına, hangi hedefe yöneldiğine, hangi forma girdiğine göre olumlu veya olumsuz etkiler yaratabiliyor. “Tüylü Bir Uzaylı Macerası”nda isteklerimizle yüzleşmeye bir davet var diyebilirim. Sevgi, hasret, arkadaşlık, yardımlaşma formunda ortaya çıkan isteklerle, hırs, acımasızlık, güç fetişizmi olarak formatlanan istekleri, farklı durumlar ve karakterler üzerinden tartışmaya çalıştım. Işık karakteriyse en kritik anda kendi isteklerini sorgulayarak olumsuzdan olumluya dönüşebilen biri. Yani bize bu iki pozisyon arasında bir geçiş imkânının olduğunu gösteriyor. Işık, insanları, mutlak iyiler ve mutlak kötüler olarak sabitlemek yerine, kendilerini sorgulamaları ölçüsünde tercih yapabilen varlıklar olarak görmemizi sağlıyor. Bu açıdan kendi adıyla uyumludur diyebiliriz. Beni de yazdıklarım üzerinde düşünmeye sevk eden bu söyleşi için teşekkür ederim. 

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Beklenen Yazar ve Büyük Romanı Nerede?Erdinç Akkoyunlu
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Oggito

17 Şubat 2025

Adana’da Günübirlik Gezilecek Yerler

Adana, kültürel zenginlikleri, doğal güzellikleri ve lezzetli mutfağıyla günübirlik geziler için harika bir rota. Şehir, sıcak atmosferi ve samimi insanlarıyla ziyaretçilerine keyifli bir deneyim sunuyor. Eğer Adana’ya gitmek için bir plan yapıyorsanız, erken reze..

Devamı..

Kafkaesk Bir Postane Skandalı

David Gurnham

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024