Unorthodox her uyarlama gibi kendi tonunu, kendi rengini seyircisiyle baş başa bırakırken Netflix’in melodramlarına ne yakınlaşıyor ne de ima da bulunuyor. Melodramlar edilgenleştirir, huzurlu kılar bizi. Esty’nin yolculuğu ise yeni başlıyor.
2020 yılının Netflix yapımları arasında konusuyla ilgi çekenlerin başında Unorthodox adlı dizi geliyor. Sosyal medyada pek çok kez paylaşıldığını, tavsiye edildiğini gözlemledikten sonra dizi hakkında nelerin yazılmış, söylenmiş, hangi yönleriyle öne çıktığına dair tespit edilmiş olan şeyleri merak ettim, takip ettim. Ancak bu anlamda çok fazla yazılmış metinler ya da değerlendirmeler karşıma çıkmadı. Ben de halihazırda diziyle ilgili yapılan değerlendirmeleri düşünerek ilerlemeye çalışacağım.
Unorthodox Deborah Feldman’ın 2012’de yayımlanan ve çok satanlar listesine giren yarı otobiyografik kitabı Unorthodox:The Scandalous Rejection of My Hasidic Roots adlı romanından uyarlanan dört bölümlük mini bir dizi. Dizinin yazarları, Deutschland 83’ün yaratıcısı Anna Wagner ve Alexa Karolinski. Esas olarak yapım, diziyi izlemiş ve farklı platformlarda öne çıkarmış olanların bildiği üzere, Esty adlı karakterin, mensup olduğu Ultra-Ortodoks Yahudi cemaatini ve evliliğini geride bırakıp New York’tan Berlin’e kaçışını anlatan bir hat üzerinden ilerliyor. Hikâye bu hat üzerinde Esty’nin Berlin’e kaçışı/yolculuğu ile bir kırılma yaşıyor. Bu noktada geri dönüşlerle Esty’nin kim olduğu/olamadığı, onu yola çıkmaya zorunlu kılan koşulların ne olduğu ile ilgili gelişmeleri öğrenirken diğer yandan Berlin’e varışla birlikte kendini yeniden inşa edeceği bir olma/oluş sürecinin de hazırlıklarına tanık oluyoruz.

Esty’nin, New York’un Williamsburg mahallesinde bıraktığı Hasidik kökenli Satmar mezhebi, bütün kapalı sistemler gibi değişmezlik ideolojisi içerisinde varlığını sürdüren bir yapı. Esty, bu yapı içerisinde onu eşsiz kılan tüm farklılıklarından, kendi kimliğini inşa eden tüm “oluş” çabalarından daha büyük bir varoluş ideolojisinin parçası. Onun ya da diğerlerinin cinsiyet rollerini aşkın bir biçimde, bu ideolojiyi reddetmesini imkânsız kılan bir büyük irade söz konusu. Bu irade sessiz bir bağlılığı ve teslimiyeti gerektiriyor. Böylelikle Unorthodox Holokost’un yarattığı büyük travmayla durumu tercüme eden bir anlatı üzerinden ilerliyor. Dolayısıyla dizide bütün karakterlerin üzerinde Holokost’un, geçmişin gölgesi var. Bu, topluluğun birbirleriyle olan ilişkilerini de güçlü bir biçimde şekillendiriyor daha doğrusu formüle ediyor. Telafi edilmesi gereken bir tarihsel süreç var. Bu, topluluğun kendi içindeki büyüme ekonomisini belirleyen şey. Yani topluluktaki her kadın ve her erkek, evliliğin mevcut dinamiklerini işlevsiz kılan bir yapıyla bir araya geliyor. Toplama kamplarında hayatlarını kaybedenlerin yerine doğmaya çalışıyorlar. Yapılan evlilikler, bu ekonomiyi büyütmenin araçlaştırılmış bir üretim mekanizması. Şimdilik bu yapıyı bir kenara koyalım.
Esty, görücü usulüyle evleneceği Yanky’le ilk karşılaşmasında ona, kendisinin diğer kızlardan farklı olduğunu söylüyor. Kendini bu seçilmiş kısa cümle ile tanımlaması önemli. Çünkü hikâyenin ikinci kısmında onu diğerlerinden farklı kılan şeylerin ne olabileceğine dair izleyiciye bir işaret veriyor. Birçok anlatıda kahramanın, kendi kişisel hikâyesinin peşinden gitme, mobilize olma hali bizim için tanıdık bir anlatı biçimi. Esty’nin yolculuğu ise bir kaçış/geride bırakış hikâyesi. Şüphesiz değişmez, mutlak bir söylemin kadını yonttuğu, biçimlendirdiği ve tahakküm altına aldığı bir sistem var karşımızda. Söylemleri ne olursa olsun bu sistemlerin ortak yönü, kadının var oluşunu mevcut ideolojilerin ana parçası haline getirmek, bu parçaların işlevselliğini denetlemek/kontrol altına almak. Ancak bu gerçeğin farkında olup onu bir söylem olarak tekrar etmenin, popüler kültürün herhangi bir unsurunu bu söylemin repertuarı ile işaretlemenin ötesine doğru bir adım atmamız gerekiyor. Bunu birlikte yapmamız gerekiyor. Esty bu adımı bizim için atıyor. Berlin’e gelişiyle yolda olmak, kimlik inşasını gerçek kılacak ilk hamle olarak karşımıza çıkıyor. Bir hayali var. Müzikle uğraşmayı, kendini müzikle ifade etmeyi istiyor ve Berlin’de ilk kez karşısına çıkan hayat karşısında şaşkın. Ancak bu şaşkınlıkla birlikte Esty sürekli bir devinim içinde. Mekânlar, sokaklar, insanlar ve müzik arasında akışkan bir şekilde anlamaya çalışıyor hayatı. Daha önce onun tadını hiç bilmiyordu çünkü. Ve o, tedirgin ama baştan çıkarıcı bir yaşama arzusuyla sürekli girip çıkıyor. Her şeye. Kafelere, mağazalara, binalara, soyunma kabinlerine, elbiselere, pantolonlara. Sanki bir şeyleri giyip deneyerek kendini o “yüce bakış”tan kurtarmaya çalışıyor. Yaşamla birlikte kendini görünür kılmaya çalışıyor. Daha önce kendisine hiç bakmamıştı çünkü.

Tam bu noktada, aşırı bir anlam yükleyip anlamı yok etmekten sakınmaya çalışarak bazı şeyleri ifade etmeye çalışacağım. Esty’nin dönüşümü, sinemada Belle de Jour’un* Severin’i ve Vesikalı Yarim’in* Sabiha’sı ile aynı hat üzerinde şekilleniyor bana kalırsa. Onların hikâyeleri Deleuzecü bir “oluş” hikâyesi. Yani azınlıksal gücün esnekliğini, eğilip bükülebilirliğini temsil ediyorlar. Bu sebeple yersiz yurtsuzlar. Bu nedenle hem doğayla hem de kültürle olan ilişkilerini kimlik inşasında bir değere dönüştürebiliyorlar. Orta üst sınıfa mensup Severin’in evlilik dışı cinsel fantezilerini gerçekleştirdiği bir randevuevinde çalışmaya başlaması, temsil ettiği şeylerle beraber mekândan gücünü alan bir dönüşüm geçirmesine fırsat veriyor. Kabul edilemez fantezileriyle birlikte cinsel otonomisini kazanan Severine, böylelikle sistem karşısında hata veren “arızalı bir parça” olarak teşhis ediliyor ancak daha önemlisi istediği kadın olmayı, “kendi” olmayı elde ederek sonsuz cinselliğiyle çoğalmış bir kadın oluş hikâyesine dönüşüyor. Bu duruşa Sabiha’da da tanık oluyoruz. O da benzer şekilde bir pavyonda çalışıyor. Ancak bu eğlence mekânına, yani kötü yola bir kader kurbanı olarak düştüğüne inanmamızı gerektirecek bir tavır sergilemiyor Sabiha. Hatta o, bu işten bir parça eğleniyor da. Ne düşmüş bir kadındır ne de buna dair bir mağduriyet söylemi vardır. Oradadır sadece. Esty için bu kadar radikal bir seçimden bahsedemesek de o da bir yanıyla Berlin’de bohem hayat yaşayan küçük bir genç grubun arasına karışıyor.
Öte yandan, Esty’nin kadın “oluş” hikâyesini tamamlayacak bir bakış açısını da ifade etmem gerekiyor. Esty, onu hizalamaya çalışan erkeklik söyleminin baskısından kaçıyor ardından onu bulup New York’a geri götürmek üzere kocası Yanky ve onun kuzeni Moishe de Berlin’e geliyor. Hikâyenin bu kısmı bir yerlerden tanıdık geliyor. Burada iki farklı erkek performansı var karşımızda. Yanky, topluluğunun radikal geleneklerini temsil eden genç kuşak bir erkek. Belki Moishe için de aynı şeyi söyleyebiliriz. Yanky, Esty’i kaybetmemek için bir şeyleri farklı yapmak istiyor. Esty’yi ve dünyayı arzuluyor. Ancak yaşadığı çelişkilerle yüzleşebilecek ve değişim için gereken o ilk ve önemli adımı atabilecek güce sahip değil. Esty için bir randevuevinde dokunuşları tecrübe etmeye çalışsa da başının iki yanındaki performatif lülelerini kesip atsa da, erkeklik yine onu, yani erkeği eziyor. Bu nedenle hâlâ yıkıcı bir güç. Bu gücün dilinden vazgeçmekle onun bir parçası olmak arasındaki özgürleştirici kararı alabilecek bir içsel gücü yok Yanky’nin. Esty bunu görüyor, seziyor. Dolayısıyla erkeklik dilinin/söyleminin dönüştürülmesi öncelikle erkeği içeren bir şey. Özgürlük erkeğin de bunu fark etmesiyle başlıyor. Yanky’nin bu dilin ona sağladığı kazançlardan vazgeçmesi gerekiyor. Belki Esty, Belin’e kaçma şansı bulacak kadar şanslı ve cesurdu. Ancak içi boşalmış, değerler gücünü kaybetmiş, imtiyazlı bir dilin özgürleşmesinde hem Yanky’yi hem de Esty’yi içermeyen bir mücadeleden bahsetmek mümkün görünmüyor.

Yanky’nin kuzeni Moishe de bir zamanlar Berlin’e kaçmıştı. Ancak bu kaçış Moishe’de değişim yaratmıyor ve New York’a geri dönüyor. Bu dönüş, yolculuğunu tamamlamış bir Moishe çıkartmıyor ailesinin karşısına. Dolayısıyla ne Berlin öncesi bir Moishe’den ne de Berlin sonrası bir Moishe’den bahsedebiliyoruz. Kendi hikâyesinin peşine düşen ve bu hikâyenin başrolü olmuş herkes, ona yenilgisini hatırlattığından Moishe kendi karanlığı içinde kayboluyor. Bir cezalandırıcıya, bir avcıya dönüşüyor. Moishe, Esty’yi geri getirme görevini, başaramama duygusunun yarattığı yarılmayı, topluluğu tarafından onaylanmak – ve aslında kendine bir zafer yaratmak – arzusuyla eşitlemek için kabul ediyor. Ve Moishe bu anlamda bir stereotip aslında. Esty, annesiyle karşılaştığında aralarında geçen bir diyalog var. Yanky ve Moishe’nin onu geri götürmek için Berlin’e geldiklerinden bahsettiğinde annesi, “Her zaman bir Moishe vardır,” diyor. Deleuzecü kavramlarla yorumlarsak durumu Moishe çoğunluksaldır, esneyip bükülemez. Kendinde bir değişim yaratamaz, bu nedenle yıkıcı güçtür. Esty’nin ya da cemaatten herhangi bir kadının kendini gerçekleştirme arzusunu ya da fırsatını ortadan kaldırmayı düşünürken bile iktidarsız bir kötülüktür bana kalırsa.
Tam bu noktada topluluğun içindeki kadınların, yeni nesil kadınların üzerinde kurduğu zorlayıcı tahakkümden bir tür kazanç sağladıklarına da tanıklık ediyoruz. Bu kazanç, tanık olduğumuz erkeklik söylemi içinde onlara bir tür ayrıcalık tanımlıyor. Doğurganlık meselesi üzerinden yeni nesil kadınları “kendi cinsellikleriyle dövdüklerini” söyleyebiliriz. Bunun da topluluk içindeki kadın ilişkilerini kastlaştırdığını söylemek mümkün görünüyor. Diğer bir deyişle, iktidarla ilişkilerini erkeğin fallusu üzerinden kurmaya çalışıyorlar.
Dizinin finaline baktığımızda ise Esty Berlin’e geldikten sonra tanıştığı gençlerden biriyle kendi cinselliğine doğru ilk deneysel yolculuğunu yapıyor. Bu cinselliğin, Hollywood’un mutlu sonlarına öykünen bir romantik ilişki vaadi olduğunu düşünmüyorum. Esty ne kendisine ne birlikte olduğu gence ne de seyirciye böyle bir imada bulunmuyor. Kendi bedenine atılan ilk erotik imzanın sonsuzluğuna dair bir başlangıç yapıyor. Sonrasında ne olacağını bana kalırsa kendisi de bilmiyor. Dolayısıyla Unorthodox her uyarlama gibi kendi tonunu, kendi rengini seyircisiyle baş başa bırakırken Netflix’in melodramlarına ne yakınlaşıyor ne de ima da bulunuyor. Melodramlar edilgenleştirir, huzurlu kılar bizi. Esty’nin yolculuğu ise yeni başlıyor. Vadedilmiş şeyin uysal bir mutluluk olacağı ise öngörülen bir şey değil.
*Belle de Jour, 1967, Luis Bunuel
*Vesikalı Yarim, 1968, Lütfi Akad






