Bazı insanlar vardır, başkaları için eşya gibidir. Sürekli el altında bulundurulur, düzenli olarak bakımı yapılır ve ihtiyaç duyuldukça başvurulur. Eşyanın tabiatına reva görülen her şey bu insanlara ziyadesiyle layık görülür. Yalnız, eşya gibi görüldüklerinin farkında değildirler.
Sadık da bu insanlardan biriydi. O bütün köyün berberi, babamın marangozu, Hatçe Nine’nin dikiş makinesi tamircisi, muhtarın değirmen ustası, daha başkaların başka şeyiydi.
İlk bakışta bu marifetleri pek de belli etmeyen, zayıf, uzun yüzü ve koca burnuyla sevimsiz, boynundaki Hindistan cevizi büyüklüğündeki guatrı ile korkutucuydu denebilir. Bütün bunlar tabii ki yanıltmacaydı ve insana, önyargının nasıl korkunç bir şey olduğunun da ispatiydi. Altın kalpli, hiçbir karşılık beklemeden herkesin yardımına koşan biriydi.
Benim için o daha farklı bir şeydi. Öğretmendi. Okulun ve televizyonun olmadığı çocukluğumda işaret dilini, ben ve bütün diğer çocuklar ondan öğrendik. O zamanlar işaret dili bulunmuş muydu, onu da bilmiyorum ya. Belki de işaret dilinin mucidiydi. Onun kullandığı işaret dili şimdi okullarda öğretilen farklıydı tabii... Çünkü kendi buluşuydu. Doğuştan sağır ve dilsizdi ama bu bir engel değildi. Bir nevi çeşitliliğiydi. Normal insanların kullandığı dil dışında bir dil kullanıyordu. Köyde bütün insanlarla sağlıklı iletişim kurabilen tek kişiydi. Köy kendi arasında üç hasım gruba ayrılmıştı; ama o, bu üç grupla da anlaşabiliyordu.
Yıllar sonra bir sonbahar günü köye döndüm. Sarı hüznün bozkırda hüküm sürdüğü güneşli ve sıcak bir gündü. Uzakta dağların zirvesinde yılın ilk karı kışa göz kırpıyordu. Havada harman kokusu vardı. Köy girişinde patikadan yürürken içimde bir sıkıntı, daha doğrusu bir eksiklik hissettim. Uzun zaman uzak kaldığınız yerler, siz farkında olmadan, size yabancılaşır, ya da siz ona yabancılaşırsınız. Ve ilkin birçok şeyin farkına varmazsınız. Yolun sağında arkın kenarındaki köklere gözüm takılınca olduğum yerde mıhlanıp kaldım. Eksik olan şeyi görmüştüm. Durdum. Benimle birlikte sanki zaman da durdu. Arkın üst tarafında sarı toprakta üzerlikler hafif esenle rüzgârda hışırdadı. Yorgun vücudumu güneşten çatlayan büyük bir kökün üstüne bıraktım.
Sadık’ın meşhur sıra kavaklarının yerinde yeller esiyordu. Yol keldi ve çirkinleşmişti. Açıkçası ilkin kavakların kesilmesine değil de onca yolu kat edip, hala bunun farkına varamadığım için kendime kızdım. Bu kavakları bir buçuk metre ara ile iki sıra halinde o dikmişti, bütün köyün çocukları sayı saymayı bu ağaçlarla öğrenmiştik. Bir uçtan bir uca ağaçların arasında zik zaklar çizip koşarken onları sayardık. Çocukluğum yol kenarında ne zamandır kesildiği belli olmayan, yer yer toprağın altında kalıp çürüyen bu köklerin arasında kaybolmuştu ve ben, onu bulamıyordum. Şimdi artık kimsenin oturmadığı evimiz, birden çok uzaklaşmıştı. Ve sanki ben ona varamayacak gibiydim.
Dişi bir çoban köpeği serinlediği arkın içinden aniden yola fırladı, dört ayağını geniş açarak silkelenince kendime geldim. Onunla göz göze geldik. Cılız bir köpekti. Önce havlayacakmış gibi durdu, tepkisiz kaldığımdan olacak belki, sonra tekrar silkinip köyün içine doğru yürüdü. Patilerinin kızıl toprakta bıraktığı ıslaklık, o köye yaklaştıkça azalıyordu ve güneşte daha çabuk kuruyordu. Ardı sıra yürüdüm.
Düz, toprak damlı kerpiç evlerin üstüne kondurulan çatılar, çirkin birer ucube gibi beni karşıladılar. Çatı saçlarının hiçbiri boyanamamış, parlak yüzeyleri ayna gibi ışınları yansıtırken, paslı kısımları doymaz bir açlıkla güneşi yutuyordu.
Köy çeşmesinin yanında durdum, lülesinde su geçmişten gelen gümüş bir sim gibi akıyordu. Lülenin ucuna ilişmiş olan küçük bir serçe beni görünce uçup gitti.
Soğuk kış günlerinde yüzümüzü çeşmede yıkar, koşarak eve varırdık. Kapıda durur, hangimizin yüzü daha çok donmuş ona bakardık. Şimdi durduğum yerde sanki o günkü kahkahalarımız hala havada asılıymış gibi durdum ve onları duymaya çalıştım.
O esnada elinde bastonu Hatçe Teyze göründü.
“Kül başıma, sen Eyşan’ın oğlusun,” dedi.
Bastonuna dayanarak zor yürüyordu, ama beni hemen tanıdı. Birkaç kez tekrar etti. “El kadar çocuktun.” Bunu söylerken de kırışık ve titrek elini havaya açıyordu.
Salkım söğüdün altında oturduk. O plastik bir sandalyeye kuruldu, ben de bir kütüğün üzerine… Söğüdün sararan ince yaprakları güneşte parlıyordu, yere uzanan uçları toprağı güneşe doyurmaya çalışıyordu.
Üç çay içimine on beş yılımı sığdırdı. Hacı Hasan’ın doktor çıkan oğlundan tutun, sarı ineğine sahip çıkmadığı için kızını öldürüşüyse döven Sılo’nun Osmanı’na kadar.
Bu on beş yıl içinde, ne yazık ki Sadık yoktu. Bekledim ki en azından bir sözcükte geçsin adı. Üçüncüden sonra bardağımı yan devirdim. Kırışık göz çukuru içinde iri gözleri parladı. “Hâlâ buralarda nasıl davranılır biliyorsun,” dedi.
Dayanamadım.
“Sadık nasıl,” dedim. Bunu söylerken biraz utandım. Bir saygısızlık yapmış gibi. Çünkü biz büyüklere teyze, hala, amca, dayı en azında abi diye hitap ederken. Ben sadece Sadık demiştim. Kızardığımı biliyorum. Ancak o anda birden çocukluğuma geri döndüm. Ve neden öyle hitap ettiğimi hatırladım. Çünkü ona her zaman öyle hitap edilmişti. Sadık. Hiçbir zaman dayı, amca, dede olmadı. Bütün çocuklar ona öyle hitap ederdik, o zamanlar belki de onun isminin de –dayı, amca, abi– gibi bir şey olduğunu sanıyorduk ya da bizim için onlardan daha farklı bir şeydi.
Durdu. Çayından büyükçe bir yudum aldı. Bardağını çenesinin hizasında tutarak, kuru bir ses tonu ile:
“Kim?” dedi.
Çenesindeki kırışık derideki güneş dövmesinin mavi mürekkebi sanki bir anda havaya ve üstüme sıçradı.
“Sadık,” dedim.
“Öldü,” dedi.






