Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

10 Mayıs 2021

Edebiyat

Sait Faik: Kendini Anlatarak Sergileyen Yazar

Raşel Rakella Asal

Paylaş

0

0


Sait Faik Abasıyanık çoğunlukla kendi dünyasını yansıtmıştır. İlk öykülerinde çocukluk ve gençlik yıllarına ait gözlemlerinden söz eder. Coşkulu, içten bir dille gündelik yaşamımızda varlıklarını önemsemediğimiz sıradan insanların yaşamlarını, “tutunamayanları”, bir köşeye itilmişleri, sokak serserilerini, hayat kadınlarını, balıkçıları edebiyat dünyasına taşımıştır. Hatta yalnız bu karakterleri değil, onların kullandığı sözcükleri, deyimleri, halk dilini sıkça kullanmıştır.

Bilmiyoruz, çiçek, çiçeğe bakar mı? Hayvan, çiçeği tanır mı?  Ama insanı biliyoruz. İnsan, tüm çiçeği ağacı, kuşu, böceği, dağı, denizi, taşı, toprağıyla doğayı bildiği gibi tüm evreni gözüyle görür. Sanatçı ise evreni gönül gözüyle, yüreği ve bilinciyle bilir, kavrar ve tanır. Nefes kesen güzellikler insan içindir. Sonsuzluklar da.  Acı da, öfke de, kızgınlık da… Hepsi insana dairdir.  Sanatçı gördüğü bu evreni iyisiyle, kötüsüyle algılayan, biriktiren, saklayan ve aktarandır.  Kaynağı ister doğa, ister insan olsun sanat tüm olguları sanatçıda yoğunlaştırıp, onun elinde, dilinde, gönlünde filizlenecektir. Sanatçı basit bir ayna değil, birikimlerini ürün haline dönüştüren bir yaratıcı eylem içindedir. Binlerce gözün görmediğini o görür. Hiç söylenmemiş şarkıları o duyar içinden. Gümbür gümbür uğultularla sarsılır kimi zaman. Yağmurlar onda yağar, güneşler onda açar. Ve bütün bunlar sığmaz yüreğine, renk olur, coşup taşar sanat olur. Sait Faik böyle bir yazardır.

Sait Faik öyküde gerçekleştirdiği yeniliklerle ardındaki edebiyat geleneğinden kopuk özgün bir öykü anlayışıyla öykünün yazınsal bir tür olarak önem kazanmasına etkili olmuştur. Özellikle Alemdağ’da Var bir Yılan kitabında bu tarz iyice açığa çıkar. Dönemin öykücülerinden Demir Özlü, Yeni Ufuklar dergisinin 1967 yılında hazırladığı soruşturmada Sait Faik için şöyle görüş bildirir: “Sait Faik-bu büyük yetenek, büyük birey, derin duyuşlu bir şair-özellikle Alemdağ’da Var bir Yılan adlı kitabıyla önümüzdeki kalıplaşmış rasyoneli yıktı, bize duyuşu, bireyliğin, yaratmanın yollarını açtı.”

Bilge Karasu, Forum dergisindeki “Sözden Dilden” başlıklı yazısında, Sait Faik’in son öykülerindeki gelişmeyi şöyle anlatır: “Son yıllarda Sait Faik’in dili birdenbire, soluğu kesilmeden, sürüklenmeden, imgelemin bütün dolambaçlarını, bütün inceliklerini, duygularının bütün yeğinliğini anlatacak hale gelir, gerçekten parlak bir yolda gelişir.”

Söz edilen öykü kitabı Sait Faik’in son yıllarına rastlar. Bu dönemde hastanede yatmaktadır. Bu dönem öykülerinde melankoli, fantastik, zaman zaman gerçeküstü öğeler ön plana çıkar. Hatta Ferit Edgü kendi kuşağı ile Sait Faik arasında şöyle bir ilişki kurar: “Dostoyevski’nin, “Hepimiz Gogol’un Palto’sundan geliyoruz” dediği gibi, ben de, benim kuşağımın öykü yazarların büyük bir çoğunluğu da, Sait Faik’ten geliyoruz” (Ferit Edgü ile Dünden Bugüne).

Sait Faik’in öykücülüğündeki ilk yenilikçi tavır Havuz Başı ve Son Kuşlar kitaplarında görülmeye başlanır. Sait Faik’in öykücülüğüne “modernist öykü” yaklaşımıyla ele alan Tamer Kütükçü, “Modernist Öyküye Giden Yolda Havuz Başı” başlıklı yazısında Sait Faik’teki bu üslup değişikliğinin 1948 yılında yayımlanan Lüzumsuz Adam'la gerçekleşmeye başladığını belirtir.  Aynı yazıda “modernist öykü”nün tanımını şöyle yapar: “Gerek Maupassant’a atfedilen olay öyküsü, gerekse Çehov’a atfedilen durum öyküsünde var olan tek boyutlu ve çoğu zaman düzgün ilerleyen yapının bir anlamda çözüme uğraması, bunun yerini daha parçalı bir anlatının almasıyla biçimlenen yeni bir öykü yapısı denebilir modernist öykü için. Bu anlamda, anlatıcının farklı bakış açılarıyla aktarıma gittiği, sesin kimi zaman anlatıcı ile karakter(ler) arasında kaymalara uğradığı, zamana ve olay aktarımında metnin içinde gidiş gelişlerin sıkça yaşandığı, boşlukların oluştuğu ve bütün bunlara bağlı olarak “gerçeğin” çok daha karmaşık, kimi zaman gerçeküstünün sınırları içine taşınarak, rüya ve bilinçdışında uzanan türlü dışavurum ve çağrışımlarla sunulduğu anlatılardır modernist öyküler.” Tamer Kütükçü, “Havuz Başı” ve “Çatışma” öykülerinin, bakış açıları arasında kaymalar ve gidip gelmelerle, bilinçaltı yansımaları, dışavurumlar ve çağrışımlarla yazıldığının izini sürerken 1954’de yayımlanan Alemdağ’da Var Bir Yılan kitabındaki öykülerinin çoğunu Havuz Başı ile başlayan değişimin son noktası olarak görür.

“Yalnızlığın Yarattığı İnsan” öyküsünde, anlatıcı İshak ile Panco birahanededirler. İshak Panco için “Onu da görmüyordum. Havayı görür müyüz?” demesi ile Panco’nun İshak’ın zihninde göründüğünün ifadesidir. İshak’ın yalnızlığı, Panco ile birlikte bir takım düşsel olaylar yaratır. Panco sokakta bir futbol maçına katılır ve anlatıcı ile aralarında şu konuşma geçer. ”Ben de mi oynuyorum? Ben ne oynuyorum?”…”Sen” dedi, “seyirci oynuyorsun.” Öykü bu anlatımla anlatıcının bir rüya gördüğünü okura böylece sezdirmiş olur.

 “Yılan Uykusu” adlı öykü simgesel anlatımın doruğa çıktığı bir öyküdür. Şu tür ifadeler, gerçeküstü anlayışın izleri olarak öyküde yer alır: “Birdenbire bulunduğumuz odanın kapısı açılıverdi. İçeriye rüzgâr girdi. Soğukla beraber yapraklarını dökmüş bir ağaç girdi. Ağacın arkasında duman, dumanın arkasından bir kuş, kuşun arkasından bir bulut girdi. (…) Ampulün ışığı buza girip çıktı. Üşüyerek yine tavandaki şişesine girdi.” Öykü, neden sonuç ilişkilerini alt üst ederek bir rüya atmosferi içinde ilerler.

Yazı eylemi, kişinin kendini dile getirmesi, gizlenmiş ‘ben’ini ortaya çıkarması, kendini yazı ile ele geçirmesi, bilincini yoğunlaştırarak kendi dünyasıyla karşılaşması olarak açıklanır. Biraz daha yazı eylemi üzerinde durursak yazarın, üzerindeki belirsizlik halesini kaldırma çabası olarak da düşünebiliriz.  Bu açıdan baktığımızda çok rahatlıkla, ‘Yazar, kendini anlatarak sergileyen kişidir’ de diyebiliriz. Sait Faik Abasıyanık çoğunlukla kendi dünyasını yansıtmıştır. İlk öykülerinde çocukluk ve gençlik yıllarına ait gözlemlerinden söz eder. Coşkulu, içten bir dille gündelik yaşamımızda varlıklarını önemsemediğimiz sıradan insanların yaşamlarını, “tutunamayanları”, bir köşeye itilmişleri, sokak serserilerini, hayat kadınlarını, balıkçıları edebiyat dünyasına taşımıştır. Hatta yalnız bu karakterleri değil, onların kullandığı sözcükleri, deyimleri, halk dilini sıkça kullanmıştır. Bu sebeple öykülemede konuşma dilini bolca kullanır. Çünkü odak noktası yaptığı bu insanlar dil yanlışları ve dil savrukluğu içinde kendilerini ifade ederler. Bu açıdan izlenimci ve gerçekçilikle örtüşür.

Ama yazarın bize ilettiği metinde ne kadar kurgu olduğunu ne kadar kişisel bilgiler içerdiğini bilemeyiz. Bu yazarının sırrıdır, gizemidir. Metinleri bazen yaşantısı olur, onunla özdeşleşir, bazen kurgu olur. Öte yandan Sait Faik’in kimliği edindiği grupların öyküsü içinde gömülüdür. Onun yaşam öyküsünü şekillendiren toplum içinde aldığı tavırdır, insanlarla kurduğu ilişkidir. Öykülerinde sıradan insanı odak noktası yapar. Onların sorunları, mutlulukları, yoksunluklarını, yaşama sevinçlerini ve iç dünyalarının sözcüsü olur. Hatta Burgaz adasında, sakin bir hayat sürmeye, yazı bile yazmamaya karar verdiğini anlattığı “Haritada bir Nokta” adlı hikâyesinde balık avlanmaktan dönen balıkçıların pay sırasında yoksul bir balıkçıya yaptıkları haksızlığa dayanamayarak yeniden kalemine sarılır, “Yazmasam delirecektim” diyerek öfkesini dile getirir.

Sait Faik’te gündelik hayat

İletişimin biçimi olan dil ve söylem, toplumsal ilişkilerin aynı zamanda aracı ve içeriği halindedir. Bazen, bir söz belli belirsiz yer alır, bazen bir argo, bazen bir sövgü… Bazen sevgi dolu bir sözcük, “canım”, “yavrum”, “bacım”, “abla”… Bu gündelik hayattır. Hiç kimse gündelik hayatı görmek, orada durduğunu bilmek istemez! Hiç kimse gündelik hayatın olağanüstülüğünü kabul etmek istemez. Aslında bütün konuşmaların konusu olmasına rağmen, kimse ondan söz etmez.

Gündelik hayat alçak gönüllüdür, doğal olandır, zamanın ruhudur. Gündelik hayat her yerde ve hiçbir yerdedir; açıktır ve gizlidir. Onu görmekten kaçınır, onu bastırırız. Gündelik hayat, dili içinde yaşamın kendisi olur; yaşama dair bir bilinç kendini açığa çıkarır. Bu ne sönebilir, ne de tümüyle kavranabilir; özünün ne olduğu, hatta bir özü olup olmadığı bilinmez, bunun nedeni hayatın elle tutulamaması, akışta oluşundandır. Sait Faik’in öykülerinde gündelik yaşamdan kesitler okuruz. Sıradan, önemsiz gördüğümüz gündelik hayat gözler önüne serilmiştir. Bu küçük insanların yaptıkları tek şey kendilerine bir dil yaratmak olur. Bir insanla konuşmak için, kendini birlikte hissetmek için yapılan konuşmalardır bunlar.  Diyaloglar birbirine bağlanırken olay da anlatılmış olur. Küçük bir anı parçası bir öykü olur.

Sait Faik ele aldığı küçük insanın belirli bir gerçeklik düzeyiyle ele alır; onu hakikat mertebesine yükseltir. Elden kaçmış olanı, görünmeyenin peşine düşer. Bu aynı zamanda toplumun tarihi olur. 

Sait Faik politik bir yazar olmadığı halde toplum eleştirisini edebiyatına taşımıştır. Toplumun çatlaklarını, uçurumlarını eleştirirken öykülerini eleştiri olarak biçimlendirmeksizin ya da dile getirmeksizin göstermiştir. Sait Faik öykülerinde gündelik hayatın görünürdeki yoksulluğu altında gizli olan zenginliği, kabalığın altındaki derinliği açığa çıkarmak, olağan olanın olağanüstülüğüne ulaşmak isterken o hayatı yüceltirken işçi emekçilerinin dünyalarını açığa çıkarma arzusunu taşır. Semih Gümüş, Sait Faik’i anlatmak için Amerikan edebiyatında kısa öykünün günümüzdeki en parlak adı olan Raymond Carver’ın, “Yeteneğe gelince,” diyor, “bundan çevremizde epeyce var. Fakat olaylara belli açıdan bakan ve bu bakış açısına sanatsal bir ifade biçimi veren bir yazar ancak kırk yılda bir çıkar ortaya,” sözüne değinerek “Sait Faik, işte bu kırk yılda bir çıkan yazarlardandı” yorumunda bulunur. Yalın dil kullanımı, günlük konuşma dilinden faydalanması ve kısa öyküye ait özellikleri kullanmasıyla kendinden sonraki kuşaklara öykünmesi olanaksız olan bir biçimi bıraktığını ifade eder. Sait Faik bu yorumu hiç kuşkusuz hak eder. Edebiyatta her şeyin öyküleşebileceğini, disiplinsiz, hesapsız da öykü yazılabileceğine dair öykünün en güzel örneklerini vermiş, kendi öykü dünyasını yaratarak Türk öykücülüğünün temel taşlarından biri olmayı başarmıştır.

Maddi imkânları olan, finansal açıdan darda yaşamasa da farklı yoksulluklar görmüş, parasızlığın ne olduğunu görmüştür. Sanki bu yoksul dünya ondan bir şey istiyordur. Boğazına dolanan, onu boğan bir iptir bu. Kafasından akıp geçen düşüncelere bırakır kendini. Düşüncelerinin saldıran, basan, huzursuz eden akışını duyar. Bu düşünceleri bir araya getirmek, toplamak, bir düzen koymak için yazı metnine yönelir. Onun metinleri sessizce akmaz, hayatla iç içe geçen metinlerdir. Hayatı birkaç cümleye sığdırabilme telaşındadır. Sanki ötekilerin hayatı ile kendi hayatı arasında bir fark yoktur. Hissettiği duygular, düşlediği düşler, düşündüğü düşüncelerdir bunlar, hepsi de bir sis gibi belleğinin bilmediği ulaşılmaz bölgelerden, saklandıkları yerlerden serin bir rüzgâr gibi tüm bedenini yalayıp ürperterek geçerler. Bütün dikkatini yaptığı şeyde toplamış, hiçbir şeyi kaçırmak istemez.

Yazı metni yazarın içindedir. Yazar ona yıllarını verir, onu yaşam biçimi yapar. Kırık dökük düşüncelerini yazmaktan bir türlü kendini alamaz. Bir öykünün nerede başlayıp nerede bittiğini kim kesin olarak söyleyebilir? Neyin bir son, neyin bir başlangıç olduğunu insan nasıl kesin olarak bilebilir? Bir açıdan yalnızca bir değil, binlerce başlangıcın olabileceğini düşünür. Binlerce başlangıç, binlerce son belki her an başlayıp biter, iç içe girer. Yüzlerce anı, yaşanmışlık, titreşim parçacıkları- bir araya gelir, bir evren oluşturur. Bir an akıp giden düşüncelerinin birkaçını yakalar gibi olur, hatta yakalar, o anda berrak bir biçimde aklındadır, ama birkaç saniye içinde, tamamen unutulmuş olur. Sanki tüm düşünceler emilip yutulmuştur. Yazı yazmak böyle bir kahredici bir uğraştır. Tuhaf bir teslimiyettir bu, tuhaf bir başkaldırı. Dünyaya meydan okuyacak kadar kendine olan güvendir.

“Eftalikus’un Kahvesi” öyküsü bizzat bir öykünün nasıl ortaya çıktığına dairdir. Öykünün sonunda “Bilmem hikâyem oldu mu? Olmadıysa ne yapalım? Bizim hikâye anlayışımız da böyle efendim.” Kurmaca mantığı sorgulayan, kurgu ile gerçek arasındaki ayrımı yıkan bir öyküdür. Az Şekerli kitabındaki “Bir Aşk Hikâyesi” başlıklı öykü (“Ne ayıp şey, ne kötü başlık, ne çirkin bir hikâye ismi”) ile başlamasıyla, ilk cümleden öykü kurma çabasını öykünün konusu haline getirmiş olur.

 

Kaynakça

Henri Lefebvre, Moden Dünyada Gündelik Hayat, Metis Yayınları, 2016

Nefin Huvaj Sevim, Sait Faik Abasıyanık öykülerinde söylem

http://www.openaccess.hacettepe.edu.tr:8080/xmlui/bitstream/handle/11655/5397/10220457.pdf

Ömer Demircan, Sait Faik öyküyü nasıl anlatırmış

https://dergipark.org.tr/tr/pub/iuhayefd/issue/8780/109724

Semih Gümüş, Öykünün Kedi Gözü. İstanbul: Can Yayınları, 2012

 

 

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Çağdaş Türk Edebiyatının Büyülü İsmi L..Storytel
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Samet Güçlü

7 Mart 2026

Bir Hakikat Üretimi Olarak Siyaset ve ..

Ömer Faruk ve Selahattin Demirtaş’ın “aşk” üzerine söz alması, aynı zamanda Türkiye’deki düşünce dünyasının kendi kendini tekrar eden yapısına yönelik bir meydan okumadır: Ankara’da devletin, İstanbul’da piyasanın, Diyar..

Devamı..

Gayrimenkul Tüccarı ya da Kiralık Sila..

Ömer Faruk

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024