Salah Birsel’in bavulunu açmak kolay da, dökümünü yapmak zor, yazmak daha da zor!
Bavulu İstanbul’da açmış, Paris’te doldurmuş, fakat nerede kapattığı bilinmiyor. Salah Bey Tarihi ise tarihe sığacak cinsten değil. Hem kuzum böyle bir tarih hangi kitaba sığar, hangi tarih kabul eder? Olacak iş mi? Sen baştanbaşa koskoca bir tarihi sarakaya al, adını da maytap geçer gibi Salah Bey Tarihi koy, sonra da milletin okumasını, dahası ders kitabı olmasını bekle! Apartman mı bu, tarih! Salah Bey Apartmanı diyeydin, öyle tarih marih karıştırmayaydın iyiydi! Üstelik elin kalem de tutuyor, öyle Hacivatlı Macivatlı, kikirikli mikirikli de şiirler yazıyorsun, bir de şarkı yazardın, namın dillerde dolaşırdı! Bak “Şişli’de bir apartıman/Yoksa eğer halin yaman/Nikel-kübik mobilyalar/Duvarda yağlı boyalar” şarkısına!
İlahi Salah Bey, elbette sizden iyi bilecek değilim, sizin heybenizde böyle daha nice turplar vardır ki maazallah günebakan mı desem kabak çiçeği gibi mi, sizin bir fıştıklamanızla açılırlar da bir daha da heybe meybe hak getire, ver elini Beyoğlu Şıngır Mıngır, oradan Parizien geceler...Malum “Lüküs Hayat” operetinin ünlü şarkısı bu, 1933’te bestesini Cemal Reşit Bey yapmış, sözlerini ise Nâzım Hikmet Bey yazmış, vallahi pek de şatır olmuş...Olmuş da siz de yazsaydınız bir “Salah Bey Apartmanı, şu “Haydar Haydar”a bak piyazını çekiyor demezseniz eğer baştan söyleyeyim, pek vartalı olmaz mıydı Salah Beyciğim? Laf aramızda, bu şarkının sözlerini de Salah Birsel yazdı deseler hiç mi hiç şaşırmazdım, nedenine gelince, Nâzım Hikmet Beyde, sosyalist ve fütürist bir şair olduğu için pek tabii duran, nikel-kübik mobilyalar, sizin şiirinizde daha bir alengirli dururdu da ondan!
Ondan bundan derken piyazları sıraladık, lafı yarıladık, bavulu da araladık, şimdi Sevil Berberi gibi perdah çekmeye geldi sıra! Bugün de operetle açtık perdeyi operayla devam ediyoruz, sonrasında ne var sizden iyi bilecek değiliz a Salah Bey! Olur a “Makas Şıkırtıları” arasında şurdan bir yol 1800 sonlarında Pera’ya uzanır, Fransız Tiyatrosu’nda, o da kim, amanın Alexander Dumas’nın La Dame aux Camelias’nın seyrine dalarız diyecektim ki tam, o afet-i devran, o cihanyandı, o şuh ve fettan Sarah Bernhardt’ı görmeyeyim mi karşımda...Derken gözünde monokl, elinde asası ile şu gelen kim, Şair-i Azam’dan başka kim olabilir, elbette o, Abdülhak Hamit Tarhan’ın 1877’de Paris Elçiliğimizde ikinci yazman iken, bu afet-i cihana, sizin demenizle yani Salah Bey, Türk aydınlarını ‘harradak’ yakan Sarah Hanıma yakılmış “Theatre Français” şiiriyle burun buruna gelmeyelim mi?
“Öyle irfana yani can verilir
Bilirim başkadır –Sarah Bernhardt–
O –Theatre Français’de– oynar
Seyredenler ölüp yine dirilir
Her ne söylerse bir meseldir o!”
Dediğini de aktardıktan sonra, biz sizdeki ilim ve irfana dönelim, siz bizim hesabımıza bir eyvah çekmeden! Bilirim çekmezsiniz, ne de olsa aramızda, tuz ekmek hakkı değilse de, eh adıma imzalanmış saydığım şahane bir şiir kitabınız var, Haydar Haydar!
Salah Birsel’in bavulunu açmak kolay da, dökümünü yapmak zor, yazmak daha da zor! Çağrışımlar, adlar, yerler, tarihler, yakası açılmadık, duyulmadık, bilinmedik şeyler...İyisi mi bildiklerimizden, yani evvelce gördüklerimizden, okuduklarımızdan başlayalım biz de!
Tahir Alangu’nun “Salah Birsel’in Odası” yazısına daha başlar başlamaz “İstanbul’da şair olarak bırakıp, dönüp gelip şair bulduklarından biri de Salah Birsel’di” (Yenilik, Şubat 1956, sayı 38) demesinin gerekçesini merak ediyorsanız, Birsel’in sonraları şiir ile denemeyi yarıştırma tutkusuna şipşak bir bakış atmanız yeterli olacaktır.
Salah Bey 40 yıl sonra, Alangu’nun bu sözünü hatırlar ve yeniden hatırlatırcasına denemeyi bıraktığını, artık tümüyle şiir yazdığını ilan edecektir. 1994 Necatigil Şiir Ödülü’nü Varduman (1993) kitabıyla almış ve doğrusu içindeki şair yeniden uyanmıştır. Hem uyanmış hem de ödül törenindeki konuşmasındaki sözünü tutarak şiire kesin ve temelli dönüş yaptığını, ard arda yayımladığı şiir kitaplarıyla da göstermiştir.
Dünya İşleri (1947) Salah Birsel’in de ilk işidir. 1940-1946 arası yazdığı bu şiirler, evet 1940 Toplumcu Kuşağından da, Garip şiirinden de doğal ortam izleri taşımakta, ama öte yandan bu şiirlerden de taşmaktadır. Söyleyiş, tema, rahatlık, yalınlık bakımından Garip’in kardeşidir. Onda da doğrudan sistemi, yönetimi, otoriteyi hedef almayan, savaş, yoksulluk, adaletsizlik üzerinden genel bir eleştirel tutum vardır ama, bu tıpkı Orhan Veli’de de olduğu gibi köktenci, değiştirici, yenileyici olmayan, dilek ve temenniler bahsiyle sınırlı kalan bir eleştiridir. Bu kitapta ilginç olan, daha sonraki kitaplarında da kendini bir şiir kişisi olarak görüp yazdığı “Salah Birsel’in Aşkı” şiiriyle, kitaba adını veren “Dünya İşleri” şiiridir. Bu ve “İnsanlar, Hayvanlar, Bitkiler” şiirlerinde 40 Kuşağı’nın uzun dizeli, anlatımcı şiirine yaklaştığını, bu yaklaşmada sisteme, dünyaya, eşitsizliğe karşı diğer şiirlerine oranla daha eleştirel bir dili benimsediğini söylemek mümkün. Bu şiirlerde dönemin şairlerinden İlhan Berk’in İstanbul, Günaydın Yeryüzü, Köroğlu kitaplarına değinen, dokunan yanlar olduğu gibi, Enver Gökçe’nin örneğin “Dost” şiiriyle akrabalık bağları da mevcut. Müthiş bir şiir olan “İnsanlar, Hayvanlar, Bitkiler”de, özellikle şu dizeler çok dikkat çekici ve modern bir yapısı da var: “Biz yaprak sesi/Irmak sesi/İnsan sesinden korkarak yaşıyoruz/ Biz kendi sesimizden de korkarak yaşıyoruz/.../Biz sizin bize bakmadığınız biçimde birbirimize bakıyoruz/Biz sizin birbirinize bakmadığınız biçimde size bakıyoruz/.../Biz meşe ağacı çınar ağacı/Bizim asılmışları dallarında taşımış halimiz var”.
Salah Birsel ikinci kitabı Hacivat’ın Karısı’nda (1955) yalnızca şiirlerinin değil, denemeciliğinin ve dil kullanımının da ipuçlarını verecektir. 1947-1954 arasında yazdığı bu şiirlerde gözde şiir ve yazı kişisi Hacivat’ı keşfedecek ve bir daha da onu yanından hiç ayırmayacaktır! Karagöz karşısında hakkı yenmiş bir Hacivat savunusu vardır bu şiirlerde, daha doğrusu yanlış anlaşılmış Hacivat imgesini düzeltme çabası. O da kendisidir. Hacivatın Karısı ilginç bir yapıttır, Salah Birsel şiirine özgü, Garip şiirinden daha yoğun bir mizah duygusu uçverir. Yerli, folklorik ve geleneksel bir mizah, yani hiciv ve taşlamadan çok, karamizaha yakın durur. Aslında yerinde duran bir şey de yoktur, Birsel’in şiiri ve yazısında bir tarama çalışması yapılsa, derleme sözlüğü oluşturulsa, çoğu sözcüğü bir kezliğine kullandığı da görülecektir. Bunlar buluntu sözcükler olduğu gibi, Birsel tarafından sanki o anda ‘gelişine’ türetilmiş sözcükler duygusu da vermektedir. Elbette üslubun nerdeyse yazıya sığmazlığının, ondan taşmasının, yerinde duramayışının, işlek, akıcı, ve yazarını da yazıyla birlikte sürükleyici bir taşkın, bir sel olarak coşup kabarması, kıyıdaki taş, çakıl, bitki, ağaç parçalarını da kendine katıp büyüyüp genişleyerek sürmesinin de bir kanıtıdır bu.
Şiir kişileri yaratmaya da bu kitapla başlar Birsel. Türk şiirinde Süleyman, Leyla, Ahmet, Ömür Hanım gibi en bilinen kişiliklerden olan Güzin, Salah Birsel’le olan serüvenleriyle de, Ülkü Tamer’in Virgül’ü gibi bu şiirlerde nefes almayı sürdürecektir. Hatta “Ölümden Önce” şiirinde bile: “Şimdi ben bu yatakta ölüyorum ya/Bir başka yatakta da ölüyordur Salah Birsel/Bütün hayatımda kovalamıştı beni/Bu kez de ardımı bırakmaz elbet”. Güzin’in kim olduğunu “Şiirler Şiiri”nde açıklayacaktır şair: “Sizsiniz Jale o satırlarda adı geçen/Beyhan sizsiniz Güzin siz/Siz eskiden benim şiirlerime/Hep birden girerdiniz”. Jale, şairin eşi, tiyatro sanatçısı Jale Birsel’dir.
Ases (1960), Kikirikname (1961), Haydar Haydar (1972) Salah Birsel’in uç yapıtlarıdır. “Salahlı Maarif Takvimi” denilse yeri var. Birsel’in şiiri başta Garip’le bakışımlıysa da, hiç kuşkusuz “1001 Gece Denemeleri” ve “Salah Bey Tarihi”nde de yer alan kimi argo, kimi İstanbul azınlık dillerinden kaptığı, kimi Anadolu’nun yerel söyleyişlerinden gelen, bir bölümü de ‘Frankofoni’nin ona bağışladğı sözcükler ve kavramlardan oluşan, ama en çok benzetilebileceği Metin Eloğlu’ndan da bu sözcük çeşitliliği ve birikimiyle ayrılan bir şiir olarak sürdü.
Şiirin İlkeleri’ni de yazdı, 1952’de. ‘Güzel Söz Yapıcılığı’nın Divan şiirine özgü olduğunu söyledi, ama kendi şiiri de ‘şaşırtıcı söz yapıcılğı’ sayılır, adeta bilinmeyen, kendi türettiği, birleştirdiği, çoğalttığı sözcüklerle yaptığı biraz da budur. Bazı şairlerin de sözcüklerin büyüsünden kurtulamadığını söyler söylemesine de, bir bakıma ondaki sözcük fetişizmi de benzer bir büyünün varlığını göstermez mi? Göstermeyebilir, belki de Salah Bey kendi şiirindeki bu başkalığı, ‘büyübozuculuk’, ‘büyükırıcılık’ olarak görmüştür.
Denemecilik onda deneycilik olarak da gösterir kendini. Nasıl bir Salah Bey denemesi icat edip bunun icaplarını yerine getiren çok sayıda ve çok özgün kitaplar yazdıysa, şiirinde de deneyci bir tutum sergiledi. Bir anlamda sürüden ayrıldı. Garip’in ve İkinci Yeni’nin aksine folklordan da çok etkilendi, gerek söyleyiş olarak gerek sözcükler, deyişler bağlamında ve bunu bir olanak olarak sundu. Kikirikname, Kuzuname, Yalelli, Koltukname, Köçekçeler, Dangalakname, Rumba da Rumba, Haydar Haydar... Salah Birsel de gelenekten folkloru anladığını, yalnızca Türk folkloru değil aynı zamanda Batı folklorundan da el, gül, yol, dil alarak gösterdi, ‘caz yaptı’, çoğu kez doğaçlama, zaman zaman da araya başka müzikler, danslar, ezcümle başka ‘havalar’ katarak, Afrika havası gibi.
Şiirlerinin son yıllarda giderek kısalması ve bilinenden çok hiç bilinmeyen, hatta bir anlamı olup olmadığı kuşkulu, adeta köksözcüklerle yazılması, Salah Birsel’in ‘yenicil’, ‘ötecil’, ‘başkacıl’ tutumunun, nerdeyse yazma nedeni oluşundandır. Benzer bir tutuma, sonraları, çok sevdiği şair, yazar, dilci, sözlükçü Hulki Aktunç’ta rastlarız. Aktunç da hiç kuşkusuz çok sevdiği Birsel’in anlayışından ve yapıtlarından aldığı etkiyi hem yazıda hem şiirde sürdüren ataklar yaptı.
Salah Birsel’e göre “yararı yumuşatılamaz şiirin” , bu daha Türkçe nasıl anlatılabilir? “Er horozda ayağa kalkın/Şiiri yüzünüze gözünüze sürün/Aman kıpırdamayın bu ekmek Türkçe’dir/Türkçe uzanırsanız şiirdir”. Peki, şiiri yüzüne, gözüne, yada yabana, yazıya süren Salah Birsel kim oluyordur bu durumda? “Herkes orsa-boca koşuyordu/ Ben haritanın arka sırası/Mırı mırı mırınkar/Onlar ses piştovu ben aksırıktım”.
Tarihi var, masalları var, şiirleri var, yazıları var, sözcükleri var, Salah Bey’in bavulunda ‘1001 Gece Türkçesi’ var.






