“Nene nene nene! Nerde salıncağımın ipi.” Yan yana gelmekten memnun olmayan iki ağaç arasına kurardık salıncağımı. Bir sene biri bol kozalak verirdi, diğer sene öbürü. Oyunda o varsa ben yokum diyen mızıkçı iki çocuk gibi. Ben aralarını yapmaya kurardım salıncağı. Yok, bunu şimdi düşünüyorum. Çocukken tek derdim, ayaklarımın yerden kesilmesiydi. Dedem bunlar karaçam derdi, nenem kızılçam. Onların derdi de bu iki ağaç gibi inatlaşmaktı. Ne çamıymış kimin umurunda. Belki de sarıçam. Bence sarıçam.
“Uzaktaki bir ağaç olduğundan daha az görünür.” Nenem bazı zaman durup dururken bir laf atardı ortaya. Kendi içinde konuyu tartışmış, bize de bağladığı lafı duymak düşmüş gibi. Dedem ile ben aval aval bakardık yüzüne. “Cinleri geldi yine has avradın,” derdi dedem. Gel zaman git zaman, nenem ağaçlara taktı kafayı. Yatsı namazından sonra bahçeye çıkar, iskemlesini iki ağacın arasına salıncağımın önüne atar, öylece otururdu. Bir şeyler anlatıyordu çamlara. Mırıl mırıldı, duymazdık. Dedem önemsemez, bulmaca çözmeye devam ederdi. Ben nenemin yanına sokulmaya çalışırdım. Nenem arkasına dönmeden ama gelişimi hissetmiş gibi, sözcüklerine yol verirdi. Ama elini kalbinin üzerinden hiç çekmezdi.
Ne var ki, terk edip giden önce dedem oldu. Nenem kalp ağrısıyla değil dedemin kalp kriziyle faka basmıştı. Nenemin içindeki lamba sönmüş, gözleri ışık vermez olmuştu. Yüzüne kıpırtılar bile uğramıyordu. Kopkoyu bir gölge düşerdi gözlerine bazı. Bense bana değecek bir bakışı avlamanın peşindeydim.
Çok sürmedi. Ben üniversite için köyden ayrıldıktan hemen sonra nenemin de ölüm haberi geldi. Aylarca köye gitmedi ayaklarım. Arada birkaç damla yürürdü gözüme, akıtmazdım. Geçen hafta ev satılacak dediler. Şiddetle karşı çıksam ne yazar. Bana söz düşmüyor. Satışa birkaç gün var. Köyün yolunu tutuyorum.
Niye pencerelere tahta parçaları çakılı? Evi de tabuta sokmuşlar onlarla birlikte. Oysa, salıncaktan izlerdim pencere önünde oturan dedemi; gözlüğü burnuna düşmüş, bulmacaya gömülmüş. İçeride kimse var mı diye dış tahta kapıyı sarsıyorum. Eski zamanın, yemek kokularını sızdırarak beni eve çağıran davetkâr kapısı. Şimdi bir kapı ne kadar mahzun görünebilirse o kadar, küçülmüş de içine kaçmış, iz vermiyor. Nenemin, dedemle birlikte kaybolanları saklayan gözleri gibi. Bir yanlışa hizmet ediyormuşum korkusuyla gümbür gümbür kalbim, gezdiriyor kendini oda oda. Talan edilmiş zamanda yol alıyorum. Çatı damlamış, güneşin vurduğu noktada su birikintisinin içinde dolaşan rengârenk hareler seçiliyor. Hayat kendine bir ölü evinde bile yer açmaya çalışıyor.
Dedemin kilitli bir çekmecesi olan masası yüzüme bir tebessüm konduruyor. Yerini hep bildiğim ama o kendiliğinden bana versin diye ilişmediğim anahtarı, bayram çikolataları ile elinden düşürmediği leblebileri tuttuğu kiler dolabının içine serili baharat kokulu muşambanın altında. Çekmecesinden bir dolmakalem çıkıyor, üzerine dedemin adı yazılı. Bir de onur belgesi, Köy Enstitüsü’ne katkılarından dolayı. Birkaç fotoğraf. Nenem gençken sanki ben. Koskoca bir geçmişi, yüklendiğim bu birkaç parça eşya mı taşıyacak artık.
Bahçeye çıkıyorum. İpi bulursam son bir kez kurup sallanacağım salıncakta. O da ne. İki küskün çamın arasında boy vermiş bir minik çam. Bence bu sarıçam. Burası artık benim evim.






