Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

3 Mayıs 2024

Söyleşi

Gönül Kıvılcım:“Kitaplar harflere mahkûm, ben de kitaplara.”

Aynur Kulak

Paylaş

1

0


Ama yazı iyileştiriyor, bunu biliyorum. Hep bir kitap kurduydum.

Gönül Kıvılcım sekizinci kitabı Küçük Umutlar ile okurlarıyla yeniden buluştu. Yeni romanında sıradan insanların basit hayatına bir büyüteç tutarak ülkenin toplumsal yapısının röntgenini çeken Kıvılcım; ekonomisi, kültürü, yaşam ve ölüm çizgisinde insana dair tüm ilişkileri, bireysel unsurlarıyla bir tür Türkiye gerçekliği sosyal haritası çiziyor. Küçük Umutlar odağında Gönül Kıvılcım ile konuştuk. Buyurun lütfen.

 

Aynur Kulak: Boğaziçi Üniversitesi’nde ekonomi eğitiminiz, sonrasında yüksek lisansınız kitle iletişim dalında ve doktoranız Karşılaştırmalı Edebiyat alanında Leyla Erbil metinleri üzerine. Yelpazeniz farklı alanlarda, çok katmanlı olmasıyla dikkat çekici. Adım adım gelindiğini düşündüğüm edebiyat yolculuğunuzu nasıl tarif edersiniz?

Gönül Kıvılcım: Şöyle bir teşbihle başlayayım; kitaplar harflere mahkum ben de kitaplara. Aile içerisinde babam çok kitap okurdu. Bana da Milliyet Sanat’ın çocuk kitapları alınırdı, hâlâ kütüphanemin raflarındalar. Mercan Adası, Dede Korkut Masalları. Kim bilir yaralarımız mı bizi masal anlatmaya sürükleyen? Son kertede kurgu da dünyaya dair bir masal çünkü, uyduruyoruz. Sağlam uydurabilmek için de atölyeler var, okullar. Bir virüs mevcut sanırım, ne zaman bulaştığını tam kestiremediğimiz. Acaba ilkokulda Heidi’yi canlandırdığımda mı girdi o virüs kanıma? Yoksa kasabada bozkırın yalnızlığını yaşarken mi, emin değilim. Ama yazı iyileştiriyor, bunu biliyorum. Hep bir kitap kurduydum.

gönül kıvılcım küçük umutlar

AK: Küçük Umutlar sekizinci kitabınız. İki derleme kitapta da öyküleriniz yer almış. Bu sekiz kitabın, yazma yolculuğunuz yani, odak noktası/noktaları,  ana bileşenleri diyebileceğiniz unsurları ya da nelerdi?

GK: Yazar olarak izleklerimi soruyorsunuz. Bir çırpıda aklıma gelenleri sayayım: Yalanlar. Kendimize ve başkalarına söylediğimiz yalanlar. Aile. Ötekiler. Toplumdaki ötekiler ve öteki olarak yazar. Birey olarak ve kadın olarak arayışlarımız, nesneden özneye yolculuğumuz. Yüzleşmek. Babamın En Güzel Fotoğrafı bir yüzleşme hikâyesidir mesela.

AK: Küçük Umutlar'ın odağının, ana meselesinin ve diğer kitaplarınızdan farkının ne olmasını istediniz sorusuyla devam edecek olursam, ne söylemek istersiniz?

G.K: Küçük Umutlar benim başından sonuna kararlı bir şekilde adım adım kurguladığım bir metin. Kurgusu ve edebi dili diğer kitaplarımdan hayli farklı. Gelen tepkiler kurgunun ve dilin iyi işlediğini gösteriyor. Türkçe edebiyatta pek sık denenmeyen bir şey denedim. Kurgusal gerçeklikle yaşadığımız hakikati iç içe geçirdim. Bir anlamda yazarın alet kutusunu açtım. Yazarın kahramanlarla mücadelesini konulaştırdım. Bunu başkaları da denemiş olabilir ama ben bir üstkurmaca ile oyunlu bir şekilde kotardım amacımı. Gerçekliğin arkasına soru işareti koydum bir anlamda. Yani Baudrilliard’a göndermeyle, hipergerçeklik  yarattım. Pek kolay olmadı. Ama edebiyat çevrelerinden ve akademik çevrelerden önemli övgüler aldım. Romanım tezimin bir parçasıydı; Amerika’da okuyan çevirmen politik söyleme ve yazarın hikâyesini bakkalınkine dolayan kurguya övgüler yağdırdı. Son romanımın ana meselesi içinden geçtiğimiz toplumsal süreç, toplumsal kutuplaşma, ve yoksullaşma olduğu kadar, aynı zamanda bir mahallenin hikâyesi. Mahalleye sonradan dahil olan yazar kurguyla gidişata müdahale ediyor. Edebiyatın ayrıcalığı bu, insanlar yoksulluktan siyanürle intihar ederken yazar kurguyla direnebiliyor. Birileri akın akın ülkeyi terk ederken, gitmeye niyetlenen kahramanını durdurabiliyor, göndermeyebiliyor. Bunu gizlice, okura belli etmeden, daha başka anlatı teknikleriyle de halletmek mümkün, ya da benim bu romanda tercih ettiğim gibi yazarı görünürleştirerek.

Küçük Umutlar’ın dili burada da beğeniliyor. Hem üstkurmaca olup hem de dilinin akıcı bulunması ayrıca önemli benim için. Kurguya kapılıp dili ihmal etmek mümkün zira.

gönül kıvılcım küçük umutlar

AK: Küçük Umutlar, toplumsal ve sosyal yapısı, ekonomisi, kültürü, ilişkileri, bireysel unsurları ile bir tür Türkiye gerçekliği sosyal haritası çiziyor. Bu sosyal harita pek de iç açıcı değil, hatta konu bazı coğrafyalar olduğunda daha belirsiz bir karanlıktan bahsedilebilir, fakat insanın var olacağım, bir şeyleri kotaracağım derken yapı-ettikleri, çabaları, hayal kırıklıkları evrensel. Hikâyeyi bu genel kapsayıcı çerçeveden konuşabilir miyiz?

GK: Romancı yerelle evrenseli birleştirebilmelidir. Cumartesi anneleri ve Plaza de Mayo anneleri birbiriyle konuşuyor çünkü. İstanbul’da kızı öldürülen bir annenin öfkesi ile Meksika’da kadın cinayetlerine tepki olarak Anayasa mahkemesi binasını yakan kadınların öfkeleri de. Savaştan kaçan Suriyeli bir aile, doktora yaptığım kentin pazarında falafel satıyordu. Bir hafta sonu pazar yerine uğradığımda kurdukları koro için İstanbul’dan aldıkları yelekleri gösterdiler. Burada aşk acısı çeken bir kadının hayal kırıklığı ile orada aşk acısı çeken kadının hayal kırıklığı aynı evet. Ya da yeryüzüne dağılmış mültecilerin hayal kırıklıkları. Z kuşağının yaklaşan iklim felaketi konusundaki paniği… Sular yükseldiğinde aynı bottayız.

AK: Önce bakkal Hasan ve onun sıradan hayatı ile tanışıyoruz. Fakat onun bir intihar mektubu yazmak istemesiyle hikâye yavaş yavaş genişlemeye başlıyor. İntihar mektubu yazma düşüncesi roman boyunca dipsiz bir belirsizlik gölgesi gibi peşimizi bırakmıyor. Hasan’ı bu minvalde konuşabilir miyiz? Karakterlerden ilk Hasan mı geldi mesela? Bu sıradan insanın, sıradan hikâyesi nasıl bu kadar büyüdü?

GK: Evet ilk Hasan geldi sayfaya ya da ekrana. Onu uzun uzun düşündüm. Öldürdüm, sonra tekrar yaşattım. İlk fikrim ölümünden başlamaktı. Ama roman geçmişe dönük değil, geleceğe doğru ilerlesin istedim. Roman sanatı zaten ordinary people, yani sıradan insanın hikâyesidir. Karakterle yaşarsanız büyüyor hikâye. Ben bir yandan covid aşılarımı olurken bir yandan da Hasan’la yaşadım. Ve Leyla’yla. Ve şairle, bazen başım döndü, ama ısrar ettim. Bir borç zinciri yarattım. İroniyi seven bir kalemim. Trajedi, ironi olmadan çekilmez ve okunmaz bence. Sevgi Soysal’ı bu yüzden çok seviyorum. Tante Rosa’da, Rosa’nın hikâyesi ne kadar trajiktir değil mi, ama yazar onu nasıl gülümseterek okutur.

AK: Hasan’dan sonra hemen Leyla’yı, aslında sizin romanlarınızdaki kadın varlığının önemini, onların varlığının hikâyeyi nasıl katmanlandırdığını konuşarak devam etmek istiyorum. Sizin doktora tezinizin Leyla Erbil üzerine olması da önemli. Bu kararı nasıl aldınız?

GK: Çok uzun bir süreç aslında. Kadın yazarlar olarak Türkiye Pen bünyesinde Kadınlar Komitesi’sini kurmuştuk. Önemli kadın yazarları görünür kılmak için etkinlikler yapıyorduk. 2008’deki Leyla Erbil etkinliğine bir sunum hazırlamıştım. Hatta Cüce’yi imzalatmışım. Parkinson hastalığı ilerliyordu, titrek el yazısıyla bir imza atmış kitabın içine. Sonra bunları unuttum. 2017’de Karşılaştırmalı Edebiyat doktorasına Amerika’ya gittim ve toplumsal cinsiyet meselesini doktora yeterlilik sınavında alanlarımdan biri olarak seçtim. Modernizm ve Amerikan Kadın Yazarlar dersini almıştım. Tıpkı bizdeki gibi çok önemli kitaplar yazıp görünmeyen kadın yazarlar vardı. Tam o yıllarda Türkiye’de Deniz Gündoğan İbrişim ve Sema Kaygusuz’un hazırladığı Gaflet çıkmıştı. Geçmişte, Pen Kadın Yazarlar Komitesi’nde Sema Kaygusuz da vardı diye hatırlıyorum. Heyecanla okumaya başladım sınavım için. Bir şeyler birleşmeye başladı zihnimde. Kadın yazarların ortak kaderi mesela. Biz niye unutuyoruz ve unutturuluyoruz sorusu. Sanki sıfırdan başlıyordum. O etkinliğe katılan, Leyla Erbil’le buluşan, sunumu yapan ben değildim sanki. Bir çocuk büyütmüştüm. Ama sadece bu da değil, arada üzerimizden F16lar geçti, darbe kalkışmaları, Suruç bombalaması, Ankara gar bombalaması. Bir yandan memleket meseleleriyle bir yandan kadınlık meseleleriyle mücadele ettik. Bütün bunların sonunda tezimi gender, yani toplumsal cinsiyet alanında yazmakta karar kıldım.

Böylece, tezimin teorik kısmını Tuhaf bir Kadın üzerine yazdım. Leyla Erbil, yarattığı Nermin karakteriyle kadının toplumu kurtarırken kendini kurtaramamasını ve bunu kavrayış sürecini anlatır. Çok güçlü bir karakterdir Nermin. Roman dili ve kurgusuyla mükemmeldir. Tuhaf Bir Kadın’da cinsiyetli bir duygu olan utanca baktım. Kitapta halâ güncel olan çatışmaların yanında Nermin’in utançtan kurtuluşu var. Böylece kadınlığını keşfedişi. Kadınlar neden utanır ve utandırılır? Benim karakterim, yani yazar Leyla, Nermin’in sorularını devam ettiriyor. Yazarın hayatı eserlerinden bağımsız mıdır diye soruyor. Değildir çünkü, kadın yazarlar olarak ödediğimiz bedeller edebiyatımıza dahildir. Yine Küçük Umutlar’ın karakteri Leyla, kütüphanesine bakıp “Ben bu kitapların neresindeyim?” diyor. Leyla’nın sorularını önemsiyorum. Onlar benim ve pek çok kadın yazarın sorusu. Aramızda dillendirmenin ötesinde yazılı metne de geçmeliydi.

Şimdi, Kent Üniversitesi’ndeki kadın edebiyatı dersinde Elaine Showalter’ın Kendine Ait Bir Edebiyat kitabını okutuyorum. Germaine Greer’den ve kadın edebi şöhretinin geçiciliğinden söz ediyor. Bir grup kadın yazar yaşarken inanılmaz bir şöhret yakalayıp ölünce tarihten siliniyorlardı. Bunun sonucunda da kadın yazarlar tarihsiz bir boşlukta buluyorlardı kendilerini.  Kendi tarihlerini yeniden, yeniden keşfetmek zorunda kalıyorlardı. Bu kısır döngüye son verebilirsek, hep sıfırdan başlamazsak, kadınlar olarak daha iyi hissedeceğiz kendimizi.

gönül kıvılcım

AK: Peki. Hasan’ı gerçek bir yazarla, bir kadın yazarla buluşturma, yollarının kesişmesi, ilkin nasıl bir düşünce olarak zihninizde gelişti? Hasan için yardımcı bir unsur Leyla ama sadece bu kadar değil. Sanki Leyla karakteri yazdıkça katmanlaşmış ve kendi hikâyesi içerisinde derinleşmiş gibi geldi, ne dersiniz?

GK: Aslında, Hasan’ın ölümünü ötelerken doğdu Leyla. “Ne olmalı ki Hasan ölmemeli?” “Hasan’ı nasıl yaşatmalı?” sorularından doğru doğdu. Yaptığım araştırmalarla meşguldüm. Hasan’ı yaratırken ben de kadın yazar olarak hem aşağı hem yukarı mahallede bakkallarla konuşuyordum. Sonra bir gün Leyla’yı bakkal Hasan için endişelenirken tasavvur ettim. Ki ikinci bölümde tanık oluyoruz bu haklı endişeye. Leyla bir an geç kaldığını sanıyor.  Ve olaylar çetrefilleşiyor. Şöyle tarif etmek mümkün. Okur tam emin olamıyor: Bakkal Leyla’nın romanını mı okuyor, yoksa en baştaki anlatıcı mı anlatıyor, kimin gözü kimin bakışı, önemli olan nedir, memleket meseleleri mi, kadın meselesi mi, özel hayat ne zaman memleket meselesine dönüşür…? Biz tarihin tam olarak neresindeyiz? İnanılmaz yoğun yaşıyor, düşünüyor, hipergerçekliğe doğru yuvarlanıyoruz. Romanları yapay zekalar mı yazdı, gerçek yazarlar mı, en gerçek hangisi, diye sormaya başlayacağız yakında. Bu yoğunluğu yakalasın istedim Küçük Umutlar.

A.K: Leyla’dan devam edecek olursak; son yazdığı romanla bir baskına maruz kalması onun hikâyesini ülkenin gündemi ve ülkede kadınların yeri açsından da farklı bir yere konumluyor. Çok önemli toplumsal olaylar var çünkü, kadınları asla teğet geçmeyen toplumsal olaylar ve kadınların bireysel olarak daha da hedefte olduğu meseleler ise cabası.

GK: Bütün bu olayların ötesinde hepimiz için derin bir kimlik karmaşası var. Gerek bu karmaşa gerekse toplumsal olaylar müthiş bir girdap yaratıyor.  Söz konusu girdaptan kurtulmak, suyun üstüne çıkmak ve yukarıdan bakmak çok zor, ama yazar bunu yapmakla mükellef, öyle değil mi?  Yazdığımız romanlara derinliği verecek olan böyle bir tarihsel bilinç. Bir girdabı, sürüklenmeyi, sürüklenmeden anlatabilmek. Unutmamakta direnmek. Tarihsel bakışı önemsemek. Bir parantez açayım, tezimde bedeni tarihselleştiren duygu teorilerini kullandım. Tarihselleştirmezsek, bugün yaşadıklarımız mutlak gibi algılayabiliyoruz. Değişmez gibi. Oysa tarihsel bakış bugün yaşadıklarımızı daha önce de yaşadığımızı göstererek, sistemi sorgulamamızı sağlıyor ve bir çıkış kapısı aralıyor bize.

Romana dönersek, metne önce Hasan geldi karakter olarak, ancak ondan önce Gezi vardı. bir gün İstanbul’a inmek üzere olan bir uçaktaydım ve gözümün önünden sirke şişeleri geçiyordu, parkta kurulan mutfak, gençlerin su kolilerini taşımak için kurduğu zincir, içlerinden birinin, keşke her gün böyle olsaydı deyişi, kesintiye uğrayan mutluluğumuz, kesintiye uğrayan her şey… Leyla’nın romanın sonunda yaşlı bir balıkçıya sığınmak zorunda olması çok hüzünlü değil mi? Hiç tanımadığı birine sığınıyor. Burada Leyla’yı konuşuyoruz ama kadınlarla ilgili genel bir sorun bu. Gerisini okura bırakıyorum. Yazar romana kattıklarının tefsirini uzun uzun yapmamalı bence, bu eserin büyüsünü bozuyor.

A.K: Leyla sadece Hasan’ın yaşam-ölüm kararsızlığını ortaya çıkarmak için yok. Orada başka bir izleğin peşindeyiz aslında. Hem siz peşindesiniz meselenin hem bizi de dahil ediyorsunuz.

GK: Evet Leyla sadece Hasan için romanda değil, yalnızlığıyla, aşklarıyla ve görünmezliğiyle de kurguda yer alıyor. Leyla’nın romanın sonunda yaşlı bir balıkçıya sığınmak zorunda olması çok acıklı değil mi? Hiç tanımadığı birine. Burada Leyla’yı konuşuyoruz ama kadınlarla ilgili bir sorun bu.

A.K: Asiye ve Hülya’dan, bu romanın iki önemli kadın karakterinden bahsetmeden olmaz. Özellikle de kitabın ikinci kısmında bu kadınların erkeklerin hikâyelere dair anlatmadıkları yerleri açık yüreklilikle analiz edip, anlatıyor oluşları roman adına önemli bir unsur. Asiye ve Hülya’nın Küçük Umutlar’daki rollerini konuşmak istiyorum sizinle. Benim bahsettiğim rolleri dışında onların ortaklaşa inşa ettikleri diğer unsurlar neler?    

GK: Işık prizmaya romanın birinci ve ikinci kısmında farklı yüzlerden giriyor ve farklı gerçeklikleri aydınlatıyor. Asiye ve Hülya erkeğin benmerkezciliğini faş ediyor, aslında erkeğin yarattığı gerçekliğe kafa tutuyorlar. Ama aynı zamanda tutunacakları bir dal, bir hakikat parçası arıyorlar. Ve bu borçlu bakkalın derdinden daha küçük bir dert değil. Kadınlar ve erkekler olarak yan yana yürümek zorundayız. Ancak patriyarka erkeğin güç merakını kamçılayarak dünyayı iki cinse de dar ediyor. Gücü elinden alındığında nefes alamıyor erkek. E o zaman hoş geldin kadınların dünyasına, diyor romanın anlatıcısı. Hülya da nefes alamıyor mesele bunalmışlıksa. Asiye kasabada boşanmış kadın olarak adımlarını şaşırıyor zaten. Kendini gerçekleştirememiş ikisi de. Birey olmanın sancılarını yaşıyor karakterler. Bu sancılanma sırasında kadınlar daha yapıcı ve yaşamdan yana. Erkekler kötümser ve ölümcül.

A.K: Kurgu önemli bir unsur olarak karşımıza çıkıyor. Bu kurgu hakikati aramanız adına yapılandırılmış bir kurgu sanki, fakat aynı zamanda sadece insanların, karakterlerin hakikatini değil doğanın, hayvanların, insanlar dışında diğer tüm canlıların hakikatini aramak kurgunuz adına önemli bir izlek olmuş.

GK: Küçük Umutlar’ın kurgusunda yazı bir ayna işlevi görüyor. Zalim ve mağdur arasındaki ince çizgiye ayna tutuyor mesela. Bakkal mağdurken zalime dönüşebiliyor. Anne-kız ilişkisinde Elif mağdur olduğunu düşündüğünde ortadan kaybolarak annesine acı veriyor. Bakkal da borçlu olarak mağdurken yazarın zaten zor olan durumunu, onu mahkemede suçlayarak, daha da zorlaştırıyor. Burada ayna rolünü yazı üstleniyor. Bakkal Hasan romanı okuyarak zalimliğine ayıyor. Ayna önemli bir metafor edebiyatta. Tuhaf bir Kadın’da örneğin Nermin kendini aynada gördüğü an eksik olan şeylerle yüzleşmeye başlar. Ayna, o kurguda, bütün hikâyenin anlatılmasına yarayan bir çerçeve gibidir. Benim kurgumdaysa Leyla’nın romanı bu çerçeveyi oluşturuyor.

A.K: Farklı ülkelerde bulunmuş, farklı üniversitelerde akademik hayatınız geliştirmiş, dersler vermiş, okurluk ve yazarlık yolunda kesintisiz yürümüş biri olarak bir karşılaştırma yaptığınızda dünyaya dair umudunuz var mı? Bu umut ve umutsuzluk gelgitlerinde yazmaya devam edecek misiniz?

GK: Bahçemdeki ceviz ağacı her bahar yeşillenirken, oğlumun ve arkadaşlarımın umuda ihtiyacı varken, İstanbul her şeye rağmen bu kadar güzelken, mor salkımlar mis gibi kokarken umutsuz olmak gibi bir lüksüm var mı?  Şu an Sanat Kritik bünyesinde açtığım atölyemde yazmak isteyenlere dokunmak, yazı aşkımı onlara geçirmek, onların kendileriyle bağlarını güçlendirmelerini sağlamak ve tıkalı kanallarını açmaya yardımcı olmak iyi geliyor. Bir gün tekrar yazarım elbette. Ama şimdi değil. Önce biraz mola.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Solgun Bir GülŞükrü Erbaş
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

C. Schwöbel-Patel

29 Eylül 2025

Rosa Luxemburg’un Kızıl Ekolojisi

Luxemburg’un ekoloji hakkındaki yazıları, politik ekonomi alanındaki çalışmalarının aksine, uzun bir süre hak ettiği değeri görmedi.Devrimci, anti-kapitalist ve anti-emperyalist düşünür Rosa Luxemburg’un ismi genellikle kırmızı güllerle ya da sosyalizmi ve işçi harek..

Devamı..

Zülfü Livaneli’yi Neden Okumalıyız?

Mehmet Dinç

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024