Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

14 Haziran 2024

Edebiyat

Sık Sık Birbiriyle Karıştırılan Bazı Öykü Türleri

Fulya Kılınçarslan

Paylaş

0

0


Öykü kendi başına edebi bir tür mü yoksa kurmaca kategorisinde yer alan ve kendine ait alt türleri olan özgün bir form mu? 

Romanla kıyaslandığında bir hayli kısa metinler olan öyküler çoğu eleştirmen tarafından başlı başına bir tür olarak kabul edilir. Mesela Amerikalı yazar ve edebiyat eleştirmeni Harold Orel, öyküler üzerine yapmış olduğu önemli çalışmalarından birinin alt başlığını “Edebi Bir Türün Gelişimi ve Zaferi” olarak seçmiştir. Aslına bakılırsa İngilizcede tür (genre) kelimesi, soneler, westernler, gotik kurgular ya da vilaneller gibi metin gruplarını ifade etmek için kullanılır ve bazı teknik zorunlulukları beraberinde getirir. Mesela geleneksel vilaneller on dokuz satırdan oluşur, belirli bir kafiye şemasıyla uyumludur ve ritmik kalıpları vardır. Westernler ise içerik bakımından belli kriterlerle uyumludur: hikâye,1860’larla 1890’lar arasında, Amerika Birleşik Devletleri’nin belirli bölgelerinde geçer, aksiyon ağırlıklıdır ve karakterler genellikle kovboy, şerif, kan kan dansçısı gibi prototiplerden oluşur. Öykü ise bu tarz sınırlamalara uymaz. O yüzden bazı eleştirmenler ve akademisyenler öyküleri kategorize etmek için “kısa kurmaca biçimi” ifadesini kullanır.  Bu noktada tarihsel uzlaşıya da değinmekte fayda var çünkü aslolan, belli bir kurmaca biçiminin okurlar tarafından “tür” olarak tanınmasıdır. Fakat böylesi bir kabul bile katı sınırlara riayet etmez çünkü kurmaca kategorisinde yer alan düzyazı metinler genellikle birden fazla türün özelliklerini taşır ya da bazı türler zaman içerisinde değişip başka türlere yaklaşır. Mesela olay örgüsünde yapılacak ufak tefek değişikliklerle dedektiflik romanı siyasi kurmacaya evrilebilir, iş kazaları ya da kadın cinayetleri gibi özellikli meseleler vurgulanmak suretiyle sosyalist ya da feminist bir romana dönüşebilir. Bu açıdan bakıldığında öykü, tek başına bir tür olmaktan ziyade kurmaca kategorisinde yer alan ancak tıpkı romanlar ve filmler gibi kendi alt türlerini yaratan kendine özgü bir formdur.

Hayalet öyküleri, doğaüstü öyküler ve gotik öyküler

İngiliz ve İrlanda öykü tarihinin en eski ve en kalıcı metinlerinden yükselen bu üç tür arasında çok sıkı bir bağ bulunur. Türün belirleyicisi olan kullanımlarsa iki yüz yılı aşkın bir süredir değişmeden kalmıştır: hayaletler, şeytan ya da vampir gibi doğaüstü varlıklar, tekinsiz bir atmosfer, labirentler, mahzenler, bodrumlar, kasvetli geçitler, kale ya da şato gibi karanlık ve büyük binalar.

Kısa kurmaca formunda yazılan en eski metinlerden bazıları bu türe aittir. Mesela Daniel Defoe, The True Relation of the Apparition of One Mrs. Veal (1705) adlı öyküsünde hortlakla yaşanan bir karşılaşma anını hikâye eder ve bu türde sıça kullanılan bir yapıya başvurarak olay örgüsünü gerçekliğin içine oturtur. Doğaüstü karşılaşmaları konu alan bu tarz öyküler, romantik kısa kurmacaların vazgeçilmezleri arasında yer alır: hemen akla gelen kanonik örneklerinden biri John Polidori’nin The Vampyre’ı (1819) ötekiyse Sir Walter Scott’ın 1824 tarihli Redgauntlet isimli romanının sonunda yer alan Wandering Willie’s Tale olabilir. On dokuzun yüzyılın ikinci yarısında yazılan en tanınmış doğaüstü kısa kurmacalar olan The Signalman (1866) Charles Dickens’a, The Withered Arm (1888) ise Thomas Hardy’e aittir.  J. Sheridan Le Fanu hayalet öyküleriyle tanınırken R.L. Stevenson’ın Dr. Jekyll ve Bay Hyde’ı (1886) ve Markheim (1887) isimli öyküsü, bu “hayalet – doğaüstü – gotik” matrisinin merkez metinlerindendir. 

Fakat bu türe olan eğilim on dokuzuncu yüzyılla sınırlı kalmaz. Aksine, yirminci yüzyılda da yazarların ve okurların ilgisini çekmeye devam etmiştir.  Henry James’in Yürek Burgusu’ndaki öyküleri, Rudyard Kipling’in birçok öyküsü, Hector Hugh Munro’dan Gabriel-Ernest  (1910), Walter de la Mare’den Seaton’s Aunt (1922), Elizabeth Bowen’dan Şeytan Aşığı, (1941), Jean Rhys’dan I Used to Live Here Once (1976), Muriel Spark’tan The Portobello Road (1958), Angela Carter’dan The Erl-King (1979), Patricia Duncker’dan Stalker (2003) ve James Lasdun’dan Annals of the Honorary Secretary (2009) gibi pek çok metin, bu türün günümüzde bile ne denli sevildiğini, nasıl bir kalıcılığının olduğunu gösteren eserlerden bazılarıdır.

Hayalet-doğaüstü-gotik kümesinde çarpıcı olan şeyse türün kendine özgü belirleyicilerinin sürekli sabit kalışı ve olay örgüsünü çerçeveleyen gerçekçiliktir. Fakat tür, kendi içinde yine de biraz evrim geçirmiş ve günümüzdeki versiyonlar, psikolojik öğelere on dokuzuncu yüzyıldaki benzerlerine nazaran daha fazla yer vermiştir. Bunlar yalnızca heyecan verici ve hatta derinden sarsan hikâyeler değil, aynı zamanda karmaşık psikolojik deneyimlere alan açmak üzere tasarlanan hikâyelerdir. Mesela Henry James’in Yürek Burgusu’ndaki öykülerinde doğaüstülük, kahramanların zihinlerindeki ruhsal rahatsızlıkları açığa çıkarma amacı taşır. James’in öykülerinde doğaüstü öğeler, psikolojik olduğu kadar epistemolojik soruları da gündeme getirmeye hizmet eder.

Bilimkurgu öyküleri ve fantastik öyküler

Bilimkurgu öyküleriyle fantastik öyküler hem birbiriyle hem de az önce üzerinde durduğumuz hayalet-doğaüstü-gotik öyküler grubuyla yakından ilişkilidir. Bu ikili tür, gerçekçi kurmacanın belirgin bazı kurallarıyla çelişen bir dizi norm önerir: henüz keşfedilmemiş teknolojiler, uzay yolculukları, hakkında en ufak bir bilgi dahi olmayan topluluklar, evrenler ve gerçek yaşamda eşine rastlanmayan güçlerle kabiliyetler.

Bilimkurgu, 1880’li yıllarda ortaya çıkan bir türdür ve yirminci yüzyılda belli bir dönem epey gözden düşmüş olsa da günümüze kadar gelebilmiştir. Her ne kadar “bilimkurgu” kelimesi 1929 yılına kadar kullanılmamış olsa da H.G. Wells’in Zaman Makinesi (1895), Argonautlar (1895) ve Dünyalar Savaşı (1898) gibi öyküleri, proto-bilimkurgu örneği olarak kabul edilir. Gelecek Günlerin Hikâyesi (1899) ve Zırhlı Arazi Araçları (1903) ise bize bilimkurgunun, ütopya ve distopyayla ne denli yakın olduğunu gösterir. Ama sadece bilimkurgu bağlamında bakıldığında Wells, türe özgü öğeleri pek kullanmaz. Hikâyelerinde yer yer bilimsel motiflerle süslediği psikolojik ve tarihsel kurmacalara, egzotik maceralara ve doğaüstüne daha fazla başvurur.

Eleştirmenler, yirminci yüzyılın ilk yarısında Britanya’nın bilimkurgu bakımından üretken olmadığını, hatta bu türün gayet ihmal edilebilir bir tür olarak görüldüğünü belirtir. 1960’lı yıllardan itibarense bilimkurguda yeni dalga olarak adlandırılan dönem başlar. Eleştirmenlerin “daha ciddi ve edebi” olarak nitelediği yeni dalgada öyküler, İngiliz edebiyatında hâlâ en baskın tür olan gerçekçi psikolojik kurguya yaklaşır. Mesela Ballard, farklı metinlere yaptığı göndermelerle edebi bir kimliğin izini sürer. Ama aynı şekilde gerçekçi kurgu türünde eser veren yazarlar da, metinlerinde bilimkurguya daha fazla yer vermeye başlar.

Fantastik öykülerdeyse geleneksel bilim motiflerinin yerini masal ve efsanelerden gelen öğeler alır: büyüler, güç kılıçları, cadılar, alternatif evrenler, yenilmez savaşçılar… Ama çoğu zaman bu iki tür birbiriyle iç içedir. Fantastik yazının daha az kahramancılık içeren bir versiyonu Sylvia Townsend Warner’ın eserlerinde kendin gösterir. Warner, birçoğu The New Yorker tarafından yayımlanan öykülerinde insanların yaşadığı gerçek dünyayla paralel ilerleyen ve hatta zaman zaman onunla kesişen, vahşi ve esrarengiz bir elf dünyasını anlatır. Angela Carter’ın Kanlı Oda’da (1979) yer alan öyküleri ve China Mieville’in Looking for Jake and Other Stories (2005) isimli kitabındaki öyküleri de bu türle ilişkilendirilir. Fakat Carter’ın tarzı efsanelere ve masallara daha yakınken Mieville’in tarzı bilimkurgu ve gotikle daha uyumludur.

David Malcolm’un The British and Irish Short Story Handbook isimli kitabından derlenerek tercüme edilmiştir.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Hobbit’in ikinci filmi “The Desolation..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Barış Yıldırım

6 Ocak 2025

Rakamlar, Şekiller ve Çocuklar: Venezu..

Umarım Edgar Borges’in çalışmalarını yakında Türkçede de görebileceğiz.8. İzmir Uluslararası Edebiyat Festivali, 24 Kasım 2024 günü, Madrid’de yaşayan Venezuelalı yazar Edgar Borges’i konuk etti.1 Türkçe, İngilizce ve İspany..

Devamı..

Uyurgezer Bir Zaman Meleği: Kalabalıkt..

Nurhan Şahinkaya

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024