“Bana bunları neden anlatıyorsun?” diye sordu adam. Kadın gözyaşlarını silerek, akan burnunu çekti. Konuşmasını sürdürmek istiyordu. Fakat adamın sorduğu soru karşısında afallamıştı. Boğazına balık kılçığı batmışçasına, salgıladığı tükürüklerini yutkunuyor kesik kesik ne söyleyeceğini bilemeden öksürüyordu. Kadın doğruldu, tam dudaklarından “bilmiyorum” kelimesi dökülecekti ki, göğsünde hissettiği acı beynini uyuşturdu konuşamadı. Burnunun direğinin sızladığını hisseden kadın sağ elini kaldırıp, elinin baş ve işaret parmağı arasına sıkıştırdığı kemikli burnunun ucunu sıktı. Kadının eli göz pınarlarından sızarak burnundan akan gözyaşlarıyla ıslandı. Kadın elinin burnundan akan sıvıyla ıslanmasından utanarak adama baktı.
Adam Karadeniz’in sularından, Marmara denizine yaylanarak giriş yapmakta olan, dev turistik gemiyi seyrediyordu. Gemi sisin içinde bir belirip bir yok oluyordu. Dalgalar geminin demirlerini dövüyordu. Gemi dev dalgaları aşarak ilerliyordu. En son konuşan adam olduğu için belli ki gemiyi seyrederken, kadının bir cevap vermesini bekliyordu. Kadın adamın onu görmediğinden hoşnut olmuştu. Ani bir hareketle sol elini masadaki peçeteliğe uzattı. Serçe, yüzük ve orta parmağıyla peçeteliğin üzerine baskı yaparken, işaret ve başparmağıyla önce peçetenin ucunu tuttu Sonra geriye doğru itip peçeteyi çekti. Hızla önce sağ elini sonra akan burnunu sildi. Yaklaşık iki saattir İstanbul’un dondurucu sonbaharına inat, Marmara denizi ile Karadeniz’in birleştiği sahil kenarında; artık kimselerin uğramadığı açık hava çay bahçesinde, birbirlerini tanımayan bir kadınla bir adam oturuyordu. Tıpkı hayatları gibi ayrı masalarda başka hayallerde ama aynı çay bahçesinde hırçın Karadeniz’in dalgalarının Marmara denizine karışarak durulmasını seyrediyorlardı. Kadın denizi seyredince bir sigara yakma isteği hissetti. Normalde sigara içmemesine rağmen manzaraya karşı sigara dumanı savurmak hoşuna giderdi. Şimdi bu köhne ve ıssız çay bahçesinde ağaçlardan dökülen, bakırımsı kızılyaprakların dolduramadığı maviye boyalı boş masalara, sandalyelere ve içindeki boşluğa çekecekti dumanı. Tam o anda çay bahçesinin yaşlı sahibi, bükülmüş beli, titreyen elleriyle adamın masasındaki boş bardağı tepsiye koyup dumanı tüten çay bardağını masaya bırakıyordu. Yaşlı adam kadının masasına doğru yürürken, “Gençler üşüteceksiniz, kulübede soba yanıyor, içeriyle dışarının manzarası da aynı,” diyerek ayrı masalarda oturan iki müşterisini içeriye davet etti. Adam sesini çıkarmadı. Kadın, “Aman be Kaptan” dedi. “bir sabahtan diğer sabaha kadar hep kapı duvar. Azıcık hava almakla üşütmeyiz. Sen sıkma tatlı canını, bir sigarada olsaydı tam keyif olurdu ama bu ıssız yerde nerde.” Yaşlı adam, “Sigarayı bıraktığımdan beri taşımıyorum. Ama birkaç paket alıp kulübeye bıraksam iyi olacak. İnsan bir keyfi tam yaşamalı yarım yamalak olmaz,” dedi, kadının masasındaki boş bardağı aldı. Yerine sıcak çay dolu bardağı koydu. Bükülmüş beli, titreyen ellerindeki tepsiyle, soğuktan kaçarcasına hızlıca sıcacık kulübesine gitti. Çaycıyla kadının konuşmalarına kulak misafiri olan adam, gri kabanının cebinden çıkardığı paketi avucuna sıkıştırarak kadının masasına gitti. “Çay kuru kuru içilmez. Buyurun buradan yakın,” dedi. Kadın utanarak sigarayı aldı, “Ateş de lazım,” dedi. Adam cebinden gümüş rengi, üzerinde boğa figürü olan çakmağı çıkartıp kadının sigarasını yaktı. Kadın sigaradan derin bir nefes çekerken adam masasına geri dönüyordu. Kadın, “Çay muhabbetsiz de olmaz. Buyurun çayımızı birlikte yudumlayalım, isterseniz,” dedi. Adam kadının nazik ve dostça davetini geri çevirmedi. Az önce masasında bıraktığı çay bardağını alıp, kadının karşısındaki sandalyeye oturdu. Önce sessizce denizi seyrettiler.
Derinden döne döne yuvarlanan dalgaların köpürüp yükselmesini, köpürüp yükselen dalgaların bir rüzgârdan güç alarak dalga kıran kayalıklarla çarpışmasını şaşkınlıkla izlediler. Dalga kıranlarla çarpışan dalgalar gökyüzüne karışarak birbirlerinden ayrılıyorlardı. Birbirinden ayrılan dalgalar damlacık haline gelerek ya ters takla atıyor denize geri düşüyordu ya da ileri takla atarak kayalıkları aşıp karaya ulaşıyordu. Kimi damlalar da sadece yükselip tekrar denize düşüyordu. Denizin derinliğinde ağır ağır beyaz bir dalga belirdi. Dalga onlara doğru ilerliyordu. Dalga ilerledikçe grimsi deniz beyaz köpükle doluyordu. Yaklaştıkça devleşen dalga, yüksek kayalıklı dalga kıranla buluştu. Muhteşem bir su coşkusu kapladı havayı. Dalgalar yükseğe en yükseğe çıkıyordu. Dalgaların coşkusuna katılan bir balık havaya yükseldi. Balık gökyüzünde döndü. Havaya dolaşmanın sarhoşluğuyla yönünü bulamıyordu. Tam o esnada azgın bir dalga balığı fırlattı. Balık yüzgeçleriyle dalgalara tutunamadı. Fırladı geldi kadının ayağının altında durdu. Kadınla adam aynı anda kalkarak can çekişen balığı denize atmayı düşündüler. Balık yerde kuyruğunu sallayarak tepiniyordu. Sert zemine çarpmaktan balığın kuyruğu şap şap diye sesler çıkartıyordu. Kadın parmaklarının ucuyla tutmaya çalıştı. Balığın canını acıtmaktan korkuyordu. Adam baktı ki kadın yapamayacak, balığı iki eliyle tuttuğu gibi denize fırlattı. Gökyüzünde sevinçli bir martı sesi duyuldu. Pusuda bekleyen martı gagasıyla balığı havada kapıp kaçtı. Martının balığı avlayışına şaşırıp hüzün dolu gözlerle martının gittiği yöne bir süre baktılar. Sonra yağmur yavaş yavaş çiselemeye başladı. Yağmur taneleri denize ulaşınca, deniz sularının eski arkadaşlarını kucaklamasını izleyerek sessizce oturdular. Yeni tanışan insanların birbirlerine sordukları: Nerelisin? Hangi okulda okudun? Mesleğin ne? Evli misin? Çocuğun var mı? Maaşın ne kadar? gibi kalıplaşmış soruları sormadılar. Sessiz bekleyiş yavaşça meraka dönüştü. Adam kadını, kadın da adamı ara sıra süzüyordu. Adamın yuvarlak beyaz yüzü, soğuktan pembeleşmişti. Yer yer aklaşmış sakalları rüzgârın etkisiyle titriyordu. Kafasına geçirdiği kabanının renginden gri şapkası, adamın kulaklarını kapatıyordu. Çekik olmayacak kadar iri, iri olmayacak kadar çekik kahverengi gözleri vardı. Adamın gözlerine bakan kadın: “Gözleri iki ara da, bir derede kalmış. Tıpkı benim gibi” diye düşündü. Adamsa kadının omuzlarından beline kadar dökülen alev kırmızısı saçlarının rengine daha görür görmez hayran olmuştu. Kadın mavi yeşil arası renk değiştiren gözlerine siyah sürme çekmiş, dudaklarını narçiçeği kırmızısına boyamıştı.
Kadının evden çıkarken sahil kenarında oturacağını planladığını ayak bileklerine kadar uzanan siyah kaşe kabanından belli oluyordu. Adamsa arabasıyla yoldan geçerken, manzaraya hayran kalmış, vakti varken arabasını park edip biraz sahilde oturmak istemişti. Sessizliği ilk bozan adam oldu. “Her zaman gelir misiniz buraya?” diye sordu. Kadın sessizliğin bozulmasına sevinmiş gibi gülümsedi. “İlk geldiğimde dokuz yaşımdaydım. Ailemle tesadüfen gelmiştik. Burayı hep aklımda sakladım. Sonra büyüdüm. Düşünmeye ihtiyacım olduğunda her zaman buraya gelirim,” dedi. Sustu. Bir süre adamın bir şeyler söylemesini bekledi. Adam bir şey söylemedi. Kadın konuştu. Çocukluğundan başladı. Acılarını, sırlarını, yenilgilerini anlattı. Konuştu konuştu. Neler anlatmadı ki kadın. Sanki uzun yıllardır görmediği arkadaşına, yokluğunda başından geçenleri anlatıyordu.
Anılarını naftalinlenmiş sandığından bir bir çıkartıyordu. Kimselere açmadığı korkularını adama anlatıyordu. Lafı uzatıp, çeviriyor yer yer denizi seyrediyordu. Gökyüzü iri yağmur damlalarını fırlatıyordu. Arada yorularak ipincecik damlalarını akıtıyordu. Adam hiç konuşmadan sessizce dinlerken; kadın durulmuyor, olanca hızıyla hiç susmadan anlatıyordu. Canlanmıştı kadın. Ne kadar zamandır susmuş olduğunu hatırlamıyordu bile. Konudan konuya atlıyor, inişler çıkışlar yaşıyor, daldan dala konuyordu. Yine de konuşmaktan yorulmuyordu. Adam saatine baktıktan sonra, hala vaktinin olduğunu düşündü. Üşüyen ellerini koltuk altına sıkıştırarak: “Bana bunları neden anlatıyorsun?” diye kadına sordu. Bu soru karşısında kadın afalladı. Gözlerini aklaştırarak adamın yüzünü en ince ayrıntılarına kadar inceledi. Neden anlattığını kendisi de bilmiyordu. Adamın vakti azalıyor. Sık sık saatine bakıyordu. Kadınsa adamın sorduğu soru karşısında susmuş kendince bir neden arıyordu. En sonunda oturduğu sandalyeden doğruldu. İki elini birbirine kenetleyerek masanın üzerine koydu. “Sorduğun soruya az daha bilmiyorum diyecektim. Düşündüm de aslında biliyorum.” Adam daldığı denizden çıktı. Sorduğu soruyu unutmuşçasına kadının ağzından çıkan kelimelere şaşırdı. “Anlat o zaman,” diyebildi şaşkınlığını saklamak istercesine. Kadın, “Evet biliyorum,” dedi. “Aynı olay benim de başıma geldi. Bugün dinlenmek için geldiğiniz bu yerde vaktinizi harcadım farkındayım. Fakat sorduğunuz sorunun cevabını öğrenmek için beni biraz daha dinlemelisiniz.”
Bir gün Eminönü Üsküdar seferi yapan vapurundan indim. Başörtülü on sekiz yaşlarında bir kız beni kolumdan tutup durdurdu. Kenarda boş duran bankı göstererek, “Biraz konuşabilir miyiz,” dedi. Önce tereddüt ettim. Her gün haberlerde organ mafyası, çocuk kaçırma haberleri vardı. İnsanlarla konuşamayacak duruma gelmiştik. Yaşlı insanları bile karşıdan karşıya geçirmeye korkacak duruma geldi ülke. Benimle konuşmak isteyen kızın gözlerinin içine baktım. Tertemizdi. Kızın gösterdiği banka oturduk. Meğer aynı vapurda seyahat etmişiz. Ben kızı görmemiştim. Kızsa yol boyunca beni seyrettiğini, içinde oluşan benimle konuşma isteğini bastıramadığını söyledi. Sonunda da hazin hikâyesini anlattı. Erkek arkadaşı tarafından tecavüze uğramış. Arkadaşının uyuşturucu madde kullandığını bilmiyormuş. “O anda uyuşturucunun etkisiyle kıza zorla sahip olmuş. İşin kötü tarafı, yarın akşam beni istemeye geliyorlar ve ben bakire değilim. Ne yapacağımı bilemiyorum,” dedi. Adını bile sormayı akıl edemediğim kızı dinledim. Kız anlattı anlattı sonra aniden kalkıp, “Abla kusura bakma başını ağrıttım,” dedi ve gitti. Aklımda hep bir soru işareti olarak kaldı tanımadığım o kız? Bunlara benzer olaylar çok yaşadım. Fakat ilk defa bugün dinleyici değil, anlatıcı sıfatıyla bulunuyorum burada. İkimizin arasındaki ince çizgi ise ben, bana derdini anlatan ya da içini döken hiç kimseye, Bunları bana neden anlatıyorsun, diye sormadım. Neden, diye hiç düşünmedim. Şimdi burada, hayatımı size neden anlattım diye kendimi sorgularken anladım ki, bazen yüreğini yakıp yıkan olayları sorgulanmadan anlatmak istiyor insan. Bazen ne haklı olmak ister ne de “haklısın” sözünü duymak ister. Sebepsiz, sadece dökerek hafifletmek ister yüreğini. Önce yıkıntılarını yürek kamyonuna yükler insan, sonra her gittiği yere taşır. Zaman geçtikçe kamyon dolup taşar. Boşaltmak ister insan yıkıntılar kamyonunu. Nasıl bir evin enkazı, öyle ulu orta sokak ortasına bırakılmıyorsa insanın iç döküntüleri de gelişi güzel herkese anlatılmıyor. Sorgulamayan, yadırgamayan, küçümsemeyen anlayışlı insanlara dökmek isteriz içimizi. Anlayışlı insanlar ise acıyla yoğrulmuş insanlardır. Hamurunda acısı olan, acıyla harmanlanan insanı bir mıknatıs gibi kendilerine çekerek içlerindeki negatif enerjiyi boşalttırırlar. “Ben de bugün negatif enerjilerimi sizin dağlanmış acılarınıza boşalttığıma göre, hadi bana eyvallah,” dedikten sonra kadın uzun, siyah kabanının altından ayaklarını sürükleyerek yürüdü gitti.
Adam giden kadının ardından belli belirsiz “eyvallah” dedikten sonra kadının alev kırmızı saçlarının omuzlarından dökülüşünü izlerken “keşke ben de bu kadar kolay anlatabilseydim içimdekileri” diye iç geçirdi. Yüzüne çarpan sert rüzgâra aldırmadan tekrar hırçın dalgaları seyretmeye daldı.






