Önemli bir politik figürün böylesine duru ve temiz bir Türkçeyle yazdığı öyküler bir kez daha onun bizden biri olduğunu, onun içindeki sanatçı yanın bizi en iyi anlayan taraf olduğunu anlatıyor bize.
Kadir Işık
Selahattin Demirtaş’ın kitabında bir parti lideri ya da politikacının değil, usta bir yazarın kaleminden çıkmış öyküler var. Belli ki yazdıkları uzun soluklu bir çalışmanın ürünü ve Demirtaş cezaevine girmeden önce de yazıyla hemhal olmuş bir sanatçı. Karakterleri tanıdık, günlük hayatta her yerde karşılaştığımız insanlar. İnce ayrıntılarla örülmüş on iki öykü, bizi farkında olmadan içine çekiyor. Öykülerin birçoğu varoşlarda yaşayan insanların zorlu hayatlarından kesitleri aktarıyor.
Kitabın ilk öyküsü "İçimizdeki Erkek", cezaevi çatısına yuva yapan dişi kuşla mahpus arasındaki diyaloglar üzerine kurulu. Öykünün sonunda içimizdeki erkeği öldürmemiz gerektiğini söylüyor dişi kuş. Öykülere konu olan karakterlerin diyalogları konuşma dilinden uzaklaşmadan aktarılıyor. Yazar kitabı katledilen ve şiddet mağduru bütün kadınlara ithaf ediyor, kitapla ilgili röportajında ise, "mesajlar erkeklere" diyor.
Kitaba adını veren ikinci öykü "Seher". Öykünün konusu genç bir kızın töre cinayetine kurban olması. Yazar öyküdeki karakterleri suçlamıyor, yargılamıyor, yaşamın onlara yüklediği rolleri bulundukları şartlar içinde okuyucuya sunuyor. Kimi Seher’i öldüren aile bireylerini, kimi tecavüz edenleri, kimi fakirliği, kimi göçü, kimi Seher’i suçlar, oysa yazar merkezine insanı alarak genç bir kızın başına gelen felaketi şiddete bulamadan, duygusallığa sığınmadan ve ajite etmeden anlatıyor. Öyküyü şiirsel bir dille, “Üç erkek, akşamüstü ormanda hayallerini çaldı Seher’in. Üç erkek, geceyarısı boş bir arazide canını aldı Seher’in” diye bitiriyor.
Kitabı okurken satır aralarında yazarı aradım, yazdıklarının ne kadarı kendisi, ne kadarı kurmaca merak ettim, ama Demirtaş’ın usta kalemi bu konuda keskin bir ayırıma mahal bırakmamış. Öte yandan anlattığı öykülerin hepsinde Demirtaş’ı görmek mümkün, bu durum okuyucunun algısın bağlı olarak değişebilir. Zaten kurmaca metinleri okunur kılan okurun metinde kendisiyle karşılaşmasıdır. Demirtaş’ın kitabında sadece kadınlar yok, kocaman bir hayat ve perde arkasında erkekler var. Anlatılan erkeklerin eril halleri sonucu hırpalanan kadın dünyasıdır ve Demirtaş, “Kadınların mazlumluğuna değil, erkeklerin zalimliğine dikkat çekmek istedim,” diyor kitapla ilgili röportajında. Kitabın böylesine ilgi görmesi ve üst üste birçok baskı yapmasının birinci nedeni elbette yazarı. Hal böyle olunca okuyucu yazarın peşine düşüyor kitapta.
"Annemle Hesaplaşmalar" adlı öykü yazarın salt kendi çocukluğuna değil, bütün çocukların saflığına ve masumluğuna göndermedir. Çocukluğumuzdan aklımızda kalan hatıralarımızın çoğu yanlışlarımızdan oluşmaktadır. Keşke çocukken daha çok yanlış yapsaydık diyesim geldi bu öyküyü okuyunca, böylece bütün yanlışlarımız çocukluğumuzda kalırdı.
Denizkızı öyküsü, “Benim adım Mina” diye başlıyor. Öykü ailesiyle Suriye’deki iç savaştan kaçan küçük bir kız çocuğunun ağzından anlatılıyor. Öteki öykülerin de geri planında dile getirilmeyen bir savaş var. Karakterler göçe maruz bırakılmış ve yaban ellerde yüreklerinde bir parça aşkla ekmek parası kazanma derdindeler. Erkeklerin yarattığı şiddet sarmalında Seher de Mina gibi bir denizkızına dönüşüyor.
"Tarih Kadar Yalnız" adlı öykü öbür öykülerden farklı bir yerde duruyor. Yedi ceddini doyuracak kadar paraya sahip mimar bir çift, ardı ardına okudukları aynı yazarın iki farklı kitabı hayatlarındaki değişimin kapısını aralıyor. Fırat karısına şunları diyor: “Bazen düşünüyorum da Nermin, bu kadar çalışıp kazanıyoruz da para dışında tam olarak ne kazanmış oluyoruz acaba? Bu kadar paranın bende yarattığı yalnızlık duygusu beni ürkütüyor adeta. Yukarıya doğru gidildikçe orada bulunan canlı sayısı azalıyor. Giderek insanlardan, halktan uzaklaşıp uzay boşluğunda kendi yalnızlığınla seyahat ediyorsun. İşin hazin tarafı da bunu yapabilmek için kendini parçalarcasına gece gündüz çalışıyorsun. Yaşamın tam içinden yükselip, yaşamın olmadığı yere doğru ilerleyen gönüllü zavallılarmışız gibi hissediyorum bazen.” Yazar bizi birbirine yabancılaşmış aile bireyleri arasında yaşanan tekdüze ilişkilerin altında yatan derinliğe çekiyor. Hiçbir şey ya da hiç kimse göründüğü gibi değil, herkes bizim yargı alanımız dışındadır, birbirimizin gerçeğine dokunamıyoruz.
Önemli bir politik figürün böylesine duru ve temiz bir Türkçeyle yazdığı öyküler bir kez daha onun bizden biri olduğunu, onun içindeki sanatçı yanın bizi en iyi anlayan taraf olduğunu anlatıyor bize. Kitap politik değil, ama acılara bulanmış, yerinden yurdundan sürülmüş insanların hayatlarından bir kesitin yazılması başlı başına politik bir eylemdir.
"Temizlikçi Nazo" öyküsü Nazo’nun ağzından bütün saflığı ve doğallığıyla anlatılıyor. Nazo kimliğinden dolayı girdiği cezaevinden seslenir bize: “İşçi bir kadın olarak girdim buraya. Hayatım boyunca hiçbir eyleme katılmadım ama bizim mahallenin başka bir yüzüyle tanıştım burada. Belki çok kalmam cezaevinde ama bu altı ay bile kendimi tanımama yetti. Bir de önemli bir şey öğrendim burada; kararlı ve cesur bir şekilde yürürsen, bazen arabadan daha hızlı yol alabiliyorsun. Benim adım 'Temizlikçi Nazo’, bekle beni Ankara.”
"Sonu Muhteşem Olacak" adlı son öykü öteki öykülerin gerisine düşmüş, belki de kitap on bir öyküde kalsaydı, yazarın politikacı yanını hissetmeyecektik. Çoğu zaman bir kitap üzerinden yazarı hakkında yorumda bulunmak bizi hayal kırıklığına uğratabilir, yazılanı kendi içinde veya başka kitapları üzerinden, ama yazarından bağımsız değerlendirmek gerekir.
Politik ortamın kiri içinde temiz kalabilen, büyük bir kitleyi peşinden sürükleyen Selahattin Demirtaş’ın edebiyatta var olması biz okurlar için bir şanstır. 2010 Nobel Edebiyat Ödülü'nü alan Mario Vargas Llosa da hayatının bir döneminde politikaya girdi ve Peru başkanlık seçimlerinde Demokratik Cephe’nin adayı olarak seçimlere katıldı. Başkan olamadı, ama
Teke Şenliği’ni yazdı. Dominik Cumhuriyeti'ni 31 yıl diktatörlükle yöneten Rafael Trujillo’nun hayatıdır kitabın konusu. İktidarını tehdit, şantaj ve rakiplerini yok etmek üzerine kurdu. Tek elde toplanan iktidar adaleti yok ederek insanlar arasında güvensizlik yarattı ve ilişkiler hızla çürümeye yüz tuttu. Üç farklı bakış açısıyla anlatılır kitapta bir diktatörün yaşamı. Dünya edebiyatında diktatörlük üzerine yazılan önemli eserlerden biridir. Kitaptaki çoğu karakter gerçek hayattan kişilerdir.
Kurgulanmış hayatlarımızın dışına çıkınca kendimizi dört duvar arasında buluruz, peki hangi tarafta daha çok özgürlük var, içeride mi dışarıda mı, bunu keskin bir çizgiyle ayırmak mümkün değil, ama sonsuz özgürlüğün düşlerimizde olduğunu biliyoruz.