Romanımdaki kadın karakterler de toplumumuza has bu zorlukları belli oranda yaşıyor ama kendilerine yeni bir hikâye yazmanın yollarını da arıyor. En önemlisi de bunu birbirlerine köstek değil destek olarak yapıyorlar.
Selcen Gür’le aynı zamanda genel yayın yönetmeni olduğu Tara Kitap tarafından yayımlanan ilk romanı Sır ve Gölge hakkında konuştuk
Serkan Parlak: Selcen Hanım, ilk romanınız Sır ve Gölge geçtiğimiz yaz günlerinde okurla buluştu. Edebiyatla ve özelinde romanla ilişkiniz nasıl başladı, nasıl gelişti ve bugünlere nasıl geldiniz?
Selcen Gür: Edebiyatla ilk tanışma deyince aklıma Beyazıt Sahaflar Çarşısı geliyor. Babamla saatlerce kitapçıları dolaşır, bir an önce eve gidip o kitapları okuyarak başka dünyalara girmek için sabırsızlanırdım. Çocukken kitaplarla kurduğum bağ ve aldığım haz lise yıllarında şiir ve roman okuma merakına evrildi. Sonraki yıllar içinde Almancadan iki kitap çevirisi, dergi yazarlığı ve bir gazetede köşe yazarlığı derken, en sonunda işi yayınevi kurmaya kadar götürdüm. Esas gönlümde yatan aslan ise bir gün kendi romanımı yazabilmekti ki bunu ancak salgın sürecinde ortaya çıkarabildim. Edebiyatla olan ilişkim çocukluğuma dayandığı için edebiyatla olan bağımın bu anlamda kendi özümle olan bağımı da güçlendirdiğine inanıyorum.
SP: İlk romanınızda ilham kaynaklarınız neler oldu, iş hayatınızdaki deneyimleriniz, gözlemleriniz metninize nasıl yansıdı?
SG: İnsanın gölge yanıyla imtihanı ve hayatla hesaplaşma şekli bana ilham veriyor. Gölge yanlarımızı bastırmak ya da yok saymak yerine onlarla yüzleşirsek, onları kabul edersek neler olur? Bir hikâyenin kurbanı olmak yerine kahramanı olmayı seçmek bizim elimizde mi? Bunları sorgulamak istedim. Bir annenin, bir evladın, bir dostun, bir âşığın gözünden hayatla hesaplaşmayı; sırlara, gölgelere rağmen ışığı görme çabasını ve karakterlerin kendini gerçekleştirme yolculuğunu ele aldım. Üzerimize yapıştırdığımız ya da toplum tarafından üzerimize yapıştırılan hikâyeye mecbur olmadığımızı, başımıza gelenlere ve olmamız beklenen kişiler olmamamıza rağmen kendimize yeni bir hikâye yazabileceğimizi anlatmak istedim. Evet dediğiniz gibi, iş hayatındaki gözlemlerimin de bazı karakterler ve diyalogların yazılışında etkisi oldu elbette.
SP: Romanınızın merkezinde kadın karakterler var: Fulya, Şima ve Leyla. Ek olarak romanınızı müstear adla yayınladınız: Burla Hatun. Türk mitolojisindeki cengaver, savaşçı kadın motifine gönderme yapıyorsunuz. Kadın karakterleriniz üzerinden romanınızda ne gibi meseleleri ele aldınız?
SG: “Çok acı çekti kızcağız, mutluluğu hak etti,” cümlesini çocukluktan itibaren duyarak büyümüş bir nesiliz. Toplumumuzda mutluluğun hak edilen bir şey olduğuna ve hak etmek için belli oranda acı çekmek gerektiğine inanılıyor. Bu bedeli de genelde kadınların ödemesi bekleniyor. Kadın çok kahır çeker ama yuvasını dağıtmaz, kadın dayak yer ama çocukları için katlanır, kadının iyi bir eğitimi vardır ama kocası uygun görmediği için çalışmaz. Şansı yaver gider de bir noktada yüzü gülerse bir gün, o kadın için çok çekti ama mutluluğu hak etti derler. Romanımdaki kadın karakterler de toplumumuza has bu zorlukları belli oranda yaşıyor ama kendilerine yeni bir hikâye yazmanın yollarını da arıyor. En önemlisi de bunu birbirlerine köstek değil destek olarak yapıyorlar. Çünkü kadın kadının kurdu olmak zorunda değil. En önemlisi de kadın, hikâyenin kurbanı olmak zorunda değil, bunu göstermek istedim.
SP: Elinizdeki malzemeyi kurgu için yeniden üretip dönüştürürken nasıl bir süreç işliyor? Özellikle roman türünü seçmenizin nedeni nedir?
SG: Roman benim en sevdiğim edebi tür. Yoğunluğu, hacmi, doyuruculuğu anlamında tatmin edici buluyorum roman türünü. Üstelik yazan için de sürprizli bir yolculuk. Yolda neyle karşılaşacağınızı bilmediğiniz, hangi yöne sapacağınıza karar veremediğiniz anlar oluyor ki bunu oldukça keyifli buluyorum. Roman sadece okur için değil yazan için de bir macera. Akışta olduğunuz, dış dünyayı unuttuğunuz büyülü anlar yaşatabiliyor.
SP: Anlatma ağırlıklı bir roman bu; betimlemeler, atmosfer ve diyaloglar sınırlı ve bu durumda okura da çok sınırlı bir alan bırakıyor. Anlatıcı her şeyi biliyor, bazen yazarın sesini de duyuyoruz. Bu tarz bir anlatım aracılığıyla neyi amaçladınız?
SG: Bir romanı akışta yazdığınız zaman teknik anlamda çok fazla müdahale etme şansınız olamıyor, en azından benim için böyle. Belki sonrasında yapılabilirdi ama müdahale etmek istemedim sanırım. Özellikle şöyle anlatayım diye bir tercihim olmadı, bu şekilde aktı metin diyebilirim. Şarkı sözü yazarken melodinin de aynı anda gelmesi gibi bir süreç yaşadım. Bugüne kadar söz ve beste çalışmasını yaptığım şarkılarda da benzer bir duygu hissettim. Gösterme ağırlıklı bir roman değil dediğiniz gibi, sanırım ben de öyle biri olmadığım için. Sabırsız biri olduğum ortaya çıktı galiba.
SP: Romanınızın bölüm başlangıçlarında epigraf olarak şiir geleneğimizin önemli isimlerinin şiirlerinden alıntılar kullandınız. İyi bir şiir okuru olduğunuz açık. Şiir seçimlerini nasıl yaptınız ve bu yöntemle neyi amaçladınız?
SG: Biz belki de edebiyatla ilişkisi şiirle başlayan son kuşağız. Bizden sonraki kuşakların özellikle ilk okumalara başlama aşamasında şiirle ilişkilerinin giderek azaldığını düşünüyorum. Şiir hakkında, özellikle okuma ve yazma anlamında, belli bir azınlığa, daha romantik bir dünyaya aitmiş, günümüz dünyasından uzakmış gibi algı var. Ancak şiire sadece bu açıdan bakmak onu azımsamak olur. İnsana ait temel meseleleri şiirden daha güçlü ve keskin bir kalıcılıkta aktarabilecek farklı bir edebi tür olduğunu sanmıyorum.
Kitabımın bölümleri için dizeler seçerken her bölümün ana duygusunu tanımladım önce. Yalnızlık, hayal kırıklığı, aşka düşme anı... Bu duygulara uygun dizeler seçtim. Hemen her bölümde farklı görüşler, farklı dönemler ve farklı akımlardan şairlere yer vermek istedim.
SP: Roman ve şiir türünde başucu yazarlarınız ve şairleriniz kimler, başucu kitaplarınız hangileri?
SG: Roman türünde günümüz yazarlarından Ayfer Tunç ve Hakan Günday’ı keyifle okuyorum. Tahsin Yücel, Sabahattin Ali, Peyami Safa, Orhan Kemal sevdiğim yazarlar. Ayn Rand, Amin Maalouf ve Stefan Zweig’ın romanlarını keyifle okurum. Edip Cansever, Cahit Zarifoğlu, Şükrü Erbaş, İsmet Özel, Haydar Ergülen ve Murathan Mungan’ın şiirlerinin ayrı bir tadı var benim için.
SP: Son olarak yöneticisi olduğunuz yayınevinizi sormak istiyorum. 2021 yılı nasıl geçti, hangi alanlarda ne gibi üretimleriniz oldu, 2022’den beklentileriniz neler?
SG: Karantinanın ilk yılı olan 2020 edebi ve sanatsal üretim anlamında verimli bir yıl olduğu için bunun meyvelerini 2021 yılında toplamaya başladık diyebilirim. Senarist Özlem Çadırcı’nın öykü kitabı Birtakım Fısıltılar’ı yayınladık geçtiğimiz yıl. Ardından köşe yazarı Sedat Palut’un öykü kitabı Günebakanlar geldi. Hindolog Didem Öztabak’ın eril ve dişil denge üzerine yazdığı Bilge Ay Cesur Güneş kitabımız yeni baskılar yaptı. Psikolog Mine Kayraklı Parlak’ın New York Stiliyle Çocuk Yetiştirmek kitabını ve yılın son kitabı olarak ilişkiler konusundaki yazılarıyla, sosyal medyada epey dikkat çeken Hüzün Tünel’in Vaktin Var isimli kitabını yayınladık.2022 yılı artan baskı maliyetleri yüzünden bizi korkutuyor açıkçası. Bu yıl yayınlarımız konusunda daha seçici olmak durumunda kalacağız gibi görünüyor.






