Oturduğu bankın arkasındaki ağaçtan bir kuş havalandı. Döne döne yere inerken birkaç tüy, Ömer, orman gözleriyle tüylerin düşüşünü izledi. Kalkarak en parlak olanı eline aldı, dönüp yerine oturdu ve dalgın bakışlarını yeniden denize doğru çevirdi. O sabah da açık hastane penceresinden giren mavi-siyah, yanardöner kuş tüyünü inceliyordu. Alakarga olmalı diye düşündü. Bütün dikkati tüyün hangi kuşa ait olduğundaydı. Ta ki Elif dalgın dalgın mırıldanana kadar:
– Dün gece amca yanımda çok kaldı.
Ömer, başını yavaşça kaldırıp önce Elif’e dikkatle baktı, sonra da Elif’in söylediklerini başka birinin duyup duymadığını anlamak için odadaki diğer çocuklara göz gezdirdi. Hastanede kahvaltı saatiydi, her günkü gibi çatal kaşık sesleri ve uğultular arasında çocuklar önlerindeki tepsilerden kahvaltılarını yapıyorlardı. Kireç duvarlı, karşılıklı beşer yatağın olduğu büyük pencereli odada, en büyükleri on iki en küçükleri altı yaşında on çocuk yatıyordu.
Zamanın bir anlığına durduğu hissine kapılan Ömer, yanındaki yatakta yatan kızın solgun yüzüne bakmadan:
– Ne dedin sen? dedi.
– Geceleri üstümüzü örten amca var ya… Dün gece yanımda uzun kaldı. İçimden sayıyorum yanımda yattığı geceler. Yüz olmadan giderdi hep, dün gitmedi.
– Başka geceler de geldi yani?
– Hı hı.
Ömer’in yüzü öfkeden kıpkırmızı kesilmişti. Gözlerini üst üste kırpıştırarak gözpınarlarında toplanan damlaların süzülmesini engelledi. Yumruk yaptığı sağ elinin tırnakları el ayasına batıyordu. Boğazında koca bir düğüm vardı. Ne Elif ne de Ömer tek lokma almadılar kahvaltılarından. Sarısının etrafı pişmekten yeşermiş yumurtayı, hemşirenin ısrarları sonucu çatalıyla didikleyip durduysa da bu yalnızca midesinin bulanmasını artırıyordu Ömer’in.
Gün, diğerleri için ne kadar sıradansa Ömer için o denli sıkıntılı geçti. Gece olup da yatma vakti geldiğinde tüm lambalar söndü. Ahşap kapının altından sızan, koridorun soğuk, acımtırak, beyaz ışığından başka tek bir ışık zerresi kalmamıştı. Çocukların soluk alışverişine karışan saatin tik takları duyuluyordu. Tik tak, tik tak…
Neden sonra odanın kapısı sessizce aralandı. Koridorun çiğ floresan beyazı içeri doldu. Hastabakıcının devasa bedeni kapıda belirdiğinde Ömer’in heyecandan kalbi durmak üzereydi. Adam, yataklara tek tek göz atarak Elif’in yanına geldi. Battaniyesini kaldırdı. Ömer, aralık göz kapaklarının altından, nefes dahi almadan olup biteni izliyordu. Hastabakıcı, Elif’e doğru eğildi, yanağını okşadı. Küçük kızın cenin pozisyonundaki bedeni, yatağın içinde büzüşmüş, minicik kalmıştı. Ömer’in korku ve öfkeden midesi bulanıyordu artık. Yatağında aniden doğrulup böğürmeye başladı. Hastabakıcı irkilerek Ömer’e döndü:
– Ömer uyumadın mı sen?
– Uyuyordum ama…
Hastabakıcı, öfkeli gözlerini Ömer’in gözlerine dikmiş, ne kadar zamandır uyanık olduğunu kestirmeye çalışıyordu. Çocuğun güvercin yüreği çatlamak üzereydi.
– Haydi, yat da üzerini örteyim, diyerek battaniyesini boylu boyunca örttü.
Oğlan, adamın sararmış bıyıkları arasından süzülen nefesten, tütün kokusunu alıyordu. Ömer, sabaha kadar gözünü yummadı. Günün ilk ışıkları, perdesiz pencerelerden odaya dolarken artık gözleri de sızlamaya başlamıştı. İçinden dönemin popüler şarkılarını kaçıncı keredir söylüyor, ayaklarıyla tempo tutuyordu. Ne zaman gözü kapanır gibi olsa, gündüzden kesik attığı yarasının üzerine bastırıp canını yakıyor böylece gözlerinin de fal taşı gibi açılmasını sağlıyordu.
Erkenci kuşların ilk cıvıldaşmalarıyla kendisini uykunun kollarına teslim etti.
Gün iyice aydınlanıp tüm çocuklar uyandığında, Ömer de yorgun ama gururla açtı gözlerini. Elif’in bakışlarındaki minnet onu dinçleştirmeye yetmişti yetmesine ama yalnızca birkaç saat için. Gün içinde her fırsatta kestirerek geceyi ettiğinde artık cin gibiydi. Vakit geçirmek için kafasından, yedekleriyle birlikte Galatasaray futbol takımını saymaya başladı: Eser, Haydar, Fettah, Ali, Kaptan Fatih Terim… Sonra Beşiktaş: Kalede Zafer, Samet, Kadir, Süleyman, Rıza… Ve maç başladı. İlk yarı bitmeden kapı aralandı. Bu kez uyuma numarası yapmadı Ömer. Yatağında dimdik oturmuş hastabakıcının yaklaşmasını bekliyordu. Zerre kadar korku yoktu içinde. Boyundan büyük cesareti sayesinde neleri değiştirebileceğini görmüştü. Hastabakıcı, birkaç adım atmış atmamıştı ki Ömer’in uyumak şöyle dursun, yatmamış bile olduğunu görünce odadan kaçarcasına çıktı. Ömer, hayali maçına çıktı. Ömer, hayali maçına geri döndü. Samet pası verdi, top Rıza’da ve GOLLLLL. Sabah ezanıyla birlikte artık uyuyabileceğine kanaat getirdi.
Sonraki gün, daha sonraki gün ve daha sonraki günler de aynı şekilde devam etti. Ömer gündüzleri uyuyor, geceleri nöbete duruyordu. Hastabakıcının ayağı bir süre sonra kesilmişti artık. Elif’in yanakları pembeleşmeye, gözleri ışıldamaya, sağlığı giderek düzelmeye başladı. Taburcu olma günü geldiğinde tüm çocuklarla tek tek vedalaştı. Ömer’in boynuna sarılarak:
– Ömer Abi sen benim kahramanımsın, dedi.
Ömer, elindeki kuş tüyü ile oturduğu banktan kalktı. Dudaklarında keyifli bir ıslık, elleri ceplerinde, ağaçlıklı yola doğru yürüdü.






