Bu romanla ilgili şunu söylemek gerekir önce, her şey olup bitmiş, üzerinden zaman geçmiş ve anlatıcımız geçmişin arkamızdan yavaş yavaş gelmesi gibi o geçmişe yavaş yavaş dönerek bize kim olduğunu, yaşamındaki bazı durakları işaret ederek anlatıyor.
Aynur Kulak: Biyografinizi okuduğumuzda edebiyatın her alanında ve türünde eserleriniz olduğunu görüyoruz. Bu yelpazenin oluşumunu edebiyatla olan bağınız üzerinden, sevginiz üzerinden konuşarak başlamak istiyorum sohbetimize. İlk günlerden bugünlere çizdiğiniz bu rotayı aşağı yukarı belirlemiş miydiniz?
Serkan Türk: Edebiyatçılar çocukluk dönemlerini sıklıkla hatırlarken kendilerini ya kitap okurken ya da günlüklerine notlar alırken görürler. Benimki de böyle başladı. Zihnimi ışıldatan sözcükler vardı ve ben onları bir araya getirmekten mutlu oluyordum. Bir süre sonra yaşam biçimime dönüştü yazmak. Gün içinde veya yatağa girdiğimde aklımda hikâye parçaları, şiir dizeleri olurdu. Yolculuğun başında böyle bir rota çizdiğimi söyleyemem, fakat bir gün kitaplarım olacak diye düşünmüyordum. İlk kitaplarım çıkmaya başladığında biri diğerine beni sürükledi. Sonunda geldiğimiz noktada farklı türlerde eserler ortaya çıktı. Kişisel yolculuğumda yazdıklarımla kendimi keşfederken edebiyatı derin bir sevgi ve tutkunun ötesinde hayatıma dönüştürdüğümü fark ettim.
AK: Trak, ikinci romanınız olarak okurlarla buluştu. Bu roman için sizi masanızın başına oturtan odak meseleniz veya sebepleriniz nelerdi?
ST: Bu romanı tasarlamam aslında bir oyun olarak başladı. Çok sevdiğim bir arkadaşım yıllar önce yurtdışında yaşarken ilk gençliğinden beri okuduğu ve onu etkileyen büyük bir yazarla tanışmak için epeyce çaba göstermişti. O yolculuğu ondan dinlerken hem etkilenmiş, hem de bu deneyimini mutlaka bir metne dönüştürülmesini istemiştim. Yıllar geçmesine rağmen yazmadı o günleri ama sıklıkla anlattı. Pandemi günlerinde şaka yapayım belki masa başına geçer diye romanın ilk bölümünü yazıp ona gönderdim. Sonra bir bölüm daha. Yazmaya başladığım andan itibaren onun yolculuğunu değil de başka bir şeyi yazdığımın farkındaydım. Bay Ferrante’yi, Bayan Zofia’yı, Rafal’ı, Josef’i, Nine Hala’yı ve Uğur’u başta olmak üzere kurgu içinde dünyama denk gelen bir şeyi simgelesin diye oluşturdum. Arkadaşımın hikâyesi ya da yolculuğu beni bu romanı tamamlamaya teşvik etti diyebilirim.

AK: İlk romanınız Ausgang’dan farkının ne olmasını istediniz Trak’ın? Burada daha çok açmak istediğim mevzu; duygularınızın veya düşüncelerinizin daha farkında olarak mı yazdınız Trak’ı mesela. Ya da belki de daha kendinizi bırakarak, akışta yazmak istediniz.
ST: İlk romanımı yazarken nelerle karşılaşacağımı az çok düşünmüş ve yola öyle çıkmıştım. Elbette yolun getirdiği sürprizlere de açıktım. Nihayetinde Hami Pazarlı, Onnik Efendi, Sıdıka ile roman kurgusu içinde bana ülkenin yakın tarihinde yaşanmışlıklara tarafsız bir gözle anlatma fırsatı verdi. Trak’ı yazarken elbette daha önce geçtiğim yollardan açık bilinçle, duygularımı farkında olarak ilerledim. Bu romanın diline, yapısına ve özgünlüğüne de yansıdı.
AK: Sadece kendi fikirlerinizin oluşumu, envanteri ve aktarımı değil, Trak’ı yazmak için masanıza oturduğunuz ana kadar konuştuğunuz kim varsa düşünce bazında sizi etkilemiş kişilerin fikirleri de hikâyeye girmiş sanki. Hayata, yaşama, ilişkilere, sanata ve edebiyata dair kazanımlarınızın, öğretilerinizin tamamını güzel bir çerçevenin içine yerleştirmişsiniz gibi geldi bana
ST: Kişisel ve düşünsel bir envantere ulaştırmaz mı bizi romanlar? Hangi an hangi ayrıntının ortaya çıkacağını bilemediğiniz sayısız fotoğraf biriktiriyoruz içimizde. Günü ve saati geldiğinde söze döküyor, yolculuğun parçası yapıyoruz o görüntüleri. Anlattığım her kimse onun kişiliğini bilerek, tanıyarak ve ona gerçekte yaşamda bir karşılık bularak örüyorum kurguyu. Bazı detayları daha net, bazılarını da daha silik bırakarak zihinde tamamlansın istiyorum anlattığım şey.
AK: İsimsiz bir anlatıcımız var ve bu isimsiz anlatıcımızın ikiziyle ilgili bir kaybı var. İkiz kaybı sonrası onun yalnız yaşamı için ikame bir hayat diyebilir miyiz? İçeri dönük yaşayan bir karakter olarak düşüncelerini, duygularını, bedenini keşfe çıkan anlatıcı ile ilk ne zaman ve nerede buluştunuz?
ST: Dört beş yaşlarında ikiz arkadaşlarım oldu. Bir giydirilen, bir yatırılan, ayrı düşünülemeyen. Ergenlik dönemine kadar sürdü iletişimimiz. İkisini ayrı ayrı dinliyor, bazen hangisi hangisidir diye anne babaları gibi karıştırıyordum. Biri evden gitse kalanı onun hayatını da yaşıyordu. Öyle bir yük gibi. Bu roman kurgusu içinde kendi yüklerimi, anlattığım insanların yüklerini düşündüm. Olana değil de olmayana verilen payeyi. Biraz bu belirliyor yaşamımızın seyrini. Mutsuz geçmiş bir çocukluğunuz varsa mutsuzluğu geleceğe de taşıyorsunuz. Sağlam bir ilişki kurmanız zorlaşıyor. Sizi sağaltan bir şeye tutunmamışsanız gelecek herkes için körleşiyor. El feneri gibi ışığı önüne tutmalı insan, kendi karanlığından çıkmak kolaylaşsın diye.

AK: Tek bedende iki kişi yaşayan anlatıcımızın yaşamına giren yazar Ferrante karakterini de atlamaksızın konuşmamız gerekiyor. Bu tek bedende iki kişi kimliğini tek zihinde bölünmüş iki kişi olarak algılayabilir miyiz ya da isimsiz anlatıcımız acaba Ferrante olabilir mi?
ST: Bu romanla ilgili şunu söylemek gerekir önce, her şey olup bitmiş, üzerinden zaman geçmiş ve anlatıcımız geçmişin arkamızdan yavaş yavaş gelmesi gibi o geçmişe yavaş yavaş dönerek bize kim olduğunu, yaşamındaki bazı durakları işaret ederek anlatıyor. Ferrante yaşlı ama yaşam enerjisi yüksek biri. Kendi duvarlarına hapsolmaktan korkmayan, aksine yazabilmek adına sıklıkla içine dönen biri. Yeni tanıştığımız birinde kendi dünyamıza ait şeyler bulmaya çalışırız. Bir yönümüze iyi gelecek, bakışımızı zenginleştirecek küçük bir detayın peşinden gideriz. Eğer bizi etkiliyorsa sohbetimiz üç beş cümleden ibaret kalmaz, büyür de büyür içimizde. Andan bağımsız tekrarlarla uzar gider. Okuduğumuz bazı romanlarda, izlediğimiz filmlerde yazarın veya yönetmenin bize sunduğu rotada kendimizle buluşuruz. Çağın tuzaklarından birisi de benliğimizi ve belleğimizin uzağına savrulmak değil mi? Bir sanat yapıtı, o içimizdeki en karanlık bölgeye ulaşır ve orayı açık eder. Bay Ferrante bunu kavramış bir yazar. Kurgusuyla, yaşamıyla, anlattıklarıyla göze ve ruha büyülü geliyor. Hatırlamak nimettir, diyordum Ausgang’ta, bazense unutmak.
AK: Trak aslında bir roman fakat dili şiirsel ve bölüm bölüm yazıldığı için de bende öyküler okuyormuşum hissi de yarattı. Tek potada edebiyata dair üç türün katman katman birbirini kucakladığını düşünürsek edebiyatta tür artık ortadan kalktı, bu konuya çok da takılmaksızın metinleri yazmak lazım diyebilir miyiz?
ST: Trak bir roman olsa da, dili şiirsellikten beslenen ve bölüm bölüm yazıldığı için öyküsel bir hissiyat da yaratıyor, doğru. Hafızamızdaki gibi bütün yaşamımızı düşündüğümüzde onu belli başlı olaylarla, fotoğraflarla var ediyoruz. Öykü parçacıkları da benzer biçimde bu romanın kurgusunu güçlendirerek, kahramanın geçmişiyle geleceği arasında dolaşma imkânımızı kolaylaştırıyor. Edebiyatta türler arasındaki sınırların giderek bulanıklaştığını düşünüyorum. Çağ bizi melez bir türe götürüyor. Ne yazıyorsak yazalım tanımlara çok takılmadan, içten ve özgür bir biçimde metnimizi ortaya koymalıyız.
AK: Hangi ülke edebiyatını daha çok seviyorsunuz bu soruyu da sormak istiyorum bu anlamda başucu kitaplarınız neler, merak ediyorum? Ve tabii çağdaş edebiyata eserlerinizle ve yaptığınız çalışmalarla çok katkı sağlayan bir yazar olarak sizi en çok besleyen çağdaş yazarlar kimler?
ST: Yıllardır kitaplarla dünyamı büyütmeyi sürdürüyorum. Farklı dillerden çevirilerle, uzağımdakini anlamlandırmak ve yazın coğrafyamı büyütme gayretindeyim. Latin Amerika, İngiliz, Norveç, Macar, Bulgar, Fransız, Alman, Polonya ve Rus edebiyatını daha çok okuduğumu söyleyebilirim. Annie Ernaux, Elias Canetti, Gabriel García Márquez, Jose Saramago, Olga Tokarczuk, Ian McEwan, Judith Hermann, Thomas Bernhard, Georgi Gospodinov, Per Petterson ilk aklıma gelenler. Her okuma ilham verici bir yolculuğu beraberinde getiriyor.






