Sevim Burak delileri sevdi, kenarda köşede kalanları, ötekileri, gözlerinde hep bir ötelenmişlik, dışlanmışlık barındıranları acıklı bir zarafetle işledi ince ince.
Yalçın Tosun
Öykü nedir diye düşündüğümü iç hatırlamıyorum. Edebiyat nedir, nasıl yazmalıdır insan? Bu gibi sorularla hiç ilgilenmedim. Okumayı çok sevdim sadece, kimi yazarlarıysa daha çok. O “kimi yazarlar” öykünün, has edebiyatın ne olduğuna dair sırları gizlice fısıldamış gibi gelir bana. Tek bir öykü tanımını, köşeleri ince hesaplarla çizilmiş belli bir sureti bulmak zor elbet ama şanslıyız ki büyük resmi gördüğümüz o an, içimizde geç açan bir çiçek gibi uyanan o gizli bilgiyi veren kitaplar ve Sevim Burak gibi yazarlar var.
O hep gizleri sevdi zaten. “Çocukluğundan beri dünyaya bir giz taşımak ödeviyle geldiğine” inanan bir insandan beklenebileceği gibi yaptı bunu da. Sonra delileri sevdi, kenarda köşede kalanları, ötekileri, gözlerinde hep bir ötelenmişlik, dışlanmışlık barındıranları acıklı bir zarafetle işledi ince ince.
“Pencere” öyküsünü anımsıyorum sıkça. “Afrika Dansı”nı, “Palyaço Ru-şen”i, Bilal Bey’i, Zembul’ü sonra. Tramvaylarda sarsılırken vücutta dolaşıp duran o iğnenin beni ne kadar etkilediğini. Ondan, karakterlerinin birbirine ve kendilerine duydukları o büyülü yabancılıktan yola çıkarak, ilham alarak, ona öykünerek yazdığım ve ona adadığım “Bir Bavul İçin Noktürn” adlı öykümü. Ne büyük bir delilik ve cesaretmiş aslında, bunca sevdiğiniz bir yazara öykünmek ve ona bir öykü adamak.
Yine de onun hakkında kitabi bir yazı yazmak gelmiyor içimden. Kafka’yı, Dostoyevski’yi, Beckett’i ne kadar sevdiğini, onların yazılarındaki izdüşümlerini, öykü türüne getirdiği eskimeyen yeni soluğu, tekrarları ve çarpıştırmalarıyla dili nasıl eğdiğini, büktüğünü, tüm metinlerinin edebiyat âşıkları için nasıl ufuk açıcı olduğunu... Bunları başkaları anlattı ve anlatıyor zaten. Ben, o yanımda olsaydı neler anlatırdım üzerine düşünmeyi seviyorum. O bunları şimdi, bu zamanda ve bu günden güne korkunçlaşan kentte yaşasaydı nasıl yazardı acaba?
Yeni delileri anlatmak istiyorum ona. Gözleri korkunç yaralar taşıyan sokak çocuklarını. Yerinden yurdundan sürülmüş mültecilerin ve azınlıkların acılarını. Anne babasının ölümüne şahit olmuş o gözlerin daha neler neler görmüş olabileceğini. Kırılmışlığın, parçalanmışlığın bu kadar ayyuka çıktığı bir zamanda onun kırdığı, böldüğü, birbirine iğnelediği sözcükleri nasıl bir değişim geçirirdi diye düşünmeyi seviyorum.
Onunla hep aynı yerlerde oturmuşuz. Buralardan zarif adımlarıyla uçarak geçmiş midir, aynı ağaçların gölgesinde biraz soluklanmış mıdır o da? Sonra içim burkuluyor, ağaçlar dışında aynı kalan bir şey olmuş mudur ki? Buralardaki kentsel dönüşüm çılgınlığını nasıl görürdü örneğin? Ford Mach I’de anlattığı Bağdat Caddesi’nin ve çevresinin dönüşerek aldığı yeni hali yazarken perdelerinde hangi canavarların gölgeleri canlanırdı?
Çalışma odamdaki resminin önüne geçerek gözlerine bakıyorum bazen. O gözlerde anlatılması zor bir şeyler var. Beni içine çeken bir delilik, kendi deliliğimi ehlileştiren, vahşiliğimi dizginleyen ve yeni perdeler, yeni iğneler, yeni cümleler çağırmamda bana güç veren bir şeyler var. Yolumu yönümü kaybettikçe kerteriz aldığım yakıcı, delici bir anlam, bir sır var.
Evet, Sevim Burak’ın gözleri, bunca sözün yanında ve bazen önünde en çok onlar var.






