“Otuzbeşlerde İzmir’de futbol patlama yapmıştı. Okullar boşalır boşalmaz kendilerini Balçova’da, Narlıdere’de boş arsalara atarlardı. Atarlardı ama futbol modası kadar arsalara apartman dikme modası da başlamıştı yavaş yavaş. Özene bezene düzenledikleri, kale direkleri diktikleri birkaç arsayı öyle kaptırmışlardı elinde ‘tapu’ diye bir kağıt parçası ile gelen birilerine”
İnsanların olduğu gibi toplumların kaderinde de karanlık dönemler mevcuttur. ‘Geldi boran, gitti tufan’ havasında geçen yahut onları yoran, yıpratan dönemler… Elbette bu coğrafyanın içinde bu tip zamanlara birçok örnekler verebiliriz. Ancak imparatorluk Osmanlı’sından Türkiye Cumhuriyeti’ne geçiş sancısının çekildiği zamanlar sanırım buna verilecek örnekler listesinin başını çeker. Üstelik her anlamda bir anomalinin aranması gereken bu tarihler, ülkenin yerel bazı dinamikleri gereği travmatik hâllerini, siyasî devrim sonrasında yaşayıp bitirememiştir. Çok partili siyasi döneme geçilirken de devam ettirmiştir bu durum kendisini. Söz konusu dinamiklerin en başında Mustafa Kemal döneminin bir uhrevi ambalajla her anlamda sarılıp korunuyor olması bulunur, keza rejimin gösterdiği reaksiyonların da aynı ambalajla korunuyor olması gibi. Bu durum ve buna ilişkin sorgulamalar ‘milli şef’ döneminde kısmen devam etse de çok partili hayata geçiş ile birlikte bir değişim geçirilecektir. Ülkede ‘demokrasi musluğunu’ istediği kadar açıp kapama yetkisine kayıtsız şartsız sahip olan İnönü, II. Dünya Savaşı sonrası konjonktürde ülke topraklarında kendi belirlediği muhalefet anlayışına rıza gösterse de şapkadan bu sefer de aynı topraklarda yarım asırdır mevzilenen sol dünya görüşünün çıktığı görülür. Ben o dönemin devlet reaksiyonlarını bu günün şartlarıyla paralel olarak okunabilir buluyorum.
Türkiye topraklarında münevverlerin gizli bir konsensüs ile hep sosyalist dünya görüşünü savunuyor olmasına karşın bunun avam içinde karşılık bulamamış olmasını kaderin nasıl bir cilvesi olarak okumalıyız? Bu durumu yoksa necip Türk milletinin gen bilimcilerine mi(!) havale etmeli!? Son çeyrek asırda yaşanan her türlü musibete rağmen seçmenlerin demokratik kararlarını, hep aynı kanaatlerin belirlemesi de ilginç bir durum değil mi? Hep aynı soruları sorup saç baş yolarken (bu arada da ülke rejimini değiştirmemiz gibi minik hadiseler cereyan ederken) bu mayıs ayında tazecik yayımlanan bir siyasî romanı okuma fırsatı buldum: Tahir Abacı’nın Bir Gün Yeniden isimli romanını. Abacı benim yabancısı olduğum bir kalem değil. Kendisinin pek çok şiirini de okumuştum. Buna ilişkin kanaatlerimi Yasakmeyve dergisinde paylaşmıştım. Tahir Abacı, beni çok şaşırtmış bir isim aynı zamanda. Sebebini soracak olursanız hemen izah edeyim. Birkaç sene evvel Akatalpa dergisinde sonradan müstear olduğunu öğrendiğim Ozan Genç ismiyle yazan ve şiir dünyasının yalan perdelerini alaşağı eden kişinin aslında Abacı’nın ta kendisi olduğunu öğrendiğimde şaşkınlıktan kendimi alamamıştım. Bu durum elbette küçük bir araştırmayla belki öğrenilebilirdi ama beni asıl şaşırtan, ilgiyle takip ettiğim Ozan Genç’e ilişkin zihnimde oluşan tespitlerin bambaşka bir profil çiziyor olmasıydı. Asıl nokta Tahir Abacı’nın isterse bambaşka biri olabiliyor olmasıydı yani. Çünkü dediğim gibi onun şiirlerini okumuştum. Hatta bazı tematik metinlerini ve başkaca yazılarını da… Gelgelelim tüm bunları okuduktan sonra ülkemiz şiir dünyasının o pembe panjurlu duvarlarının arkasındaki mutfakta yaşanan rezillikleri ve kir akıtan kanalizasyon şebekesini gözler önüne seren genç şövalyenin –ah şu zihnimin bana ettiği- o olabileceği hiç aklıma gelmemişti. Bu yazılar ilgili okuyucu için hemen belirtelim ki İkaros Yayınları tarafından içeriğine yaraşır bir adla Türk Şiirinin Bir Türlü Yükselemeyen Yıldızı: Ozan Genç olarak yayımlandı. Birçok platformda şiddetle tavsiye ettiğim gibi burada da aynen salık veriyorum. Tekrar Bir Gün Yeniden'e kapı aralarken, az önce belirttiğimiz ‘başkası olabilme’ meziyetinin sanattaki iş görme kudretine, sanat insanına vizyon kazandıran niteliğine tekrar vurgu yapmak istiyorum. Bir Gün Yeniden yukarıda dediğimiz gibi 2018 Mayıs ayında İkaros Yayınları’nın imzasıyla okurların beğenisine sunuldu. Onu siyasî roman olarak tanımlamak bir ölçüde doğru ancak yeterli de olmayacaktır. Döneminin toplumsal yapısını, cemiyetin dinamiklerini ve sanat çevrelerini anlatmadaki titiz çaba da göze çarpıyor. Öyle ki, yazar kitabın sonunda tarihsel gerçekliğe bağlı kaldığı yerlerde yararlandığı referanslar olarak birçok isim sıralamış. Romanı genel hatlarıyla biraz irdeledikten sonra bu konuda biraz daha durmakta fayda var.
Bir Gün Yeniden, Aralık 1946'da Sıkı Yönetim Komutanlığı’nın sosyalist partileri ve yayın organlarını kapatmasının ardından romanımızın kahramanı olan Ferhat Güneş’in İstanbul-İzmir ve sonunda yine İstanbul’a dönerek yaşadıklarını konu ediniyor. Devrimci mücadele gereği hem ödünsüz bir şekilde fikirlerini, değerlerini korumaya çalışan kahramanımız bir yandan da hayata tutunmaya çalışıyor. Roman, onun devrimci yoldaşları ile olan ilişkileri doğrultusunda ‘devrimci kimliği’ne de ışık tutmuş oluyor böylelikle. Buraya kadar saymış olduklarımız kurgusal katman içinde yer alan kısmı teşkil ediyor. Bir de bunu kuşatan toplumsal hayat (sosyal yapı, devlet-toplum ilişkisi, basın vs.) ile sanat-aydın cephesinin birleşiminden oluşan katman bulunuyor. İşte saydığımız bu iki katmanın eşsüremli ilerlemesi ile birlikte okuyucu, Ferhat Güneş’in merkezde olduğu yedi yılın anlatısına tanıklık etmiş oluyor. Roman ile ilgili bilgi verirken öncelikli amacım spoiler boyutuna geçmemek. Zira her okurun hakkına saygı göstermek gerektiğine inanıyorum. Olay örgüsünü bir tanıtım yahut eleştiri yazısında tümüyle okumak ne okuru ne de o esere imza atan kişiyi mutlu edecektir diye düşünüyorum. Ferhat Güneş, romanda doğrudan bilgi olarak verilmese de kurguda yer alan kronolojiye göre 1920 doğumlu birisi, önce Edirne Öğretmen Okulu’nda sonra da İstanbul Üniversitesi’nde edebiyat eğitimi almış. Orta düzey Fransızca biliyor. Eğin’den İzmir’e göç etmiş bir ailenin ferdi. Gençlik dönemlerinden itibaren sosyalist düşünceyle tanışıp kaynaşıyor. Siyasî anlamda üst düzey görevler üstlenen biri olmasa da dönemin dar çevresinde pek çok aydınla, önemli figürle dirsek teması, tanışıklık kurduğu anlaşılıyor. İleri Gençlik Birliği’nde ve alt kademe parti faaliyetlerindeki çalışmalarından dolayı polis tarafından mimlenmeden gözden kaybolmak için İzmir’e gidiyor. Sorunlu bir evlilik, kopuk aile ilişkileri mevcut. Roman boyunca onun bu kaçışını ve gizliden gizliye davasıyla olan ilişki biçimini izleme fırsatı buluyoruz. Burada, Ferhat Güneş’in hikâyesi bir nevi aracılık görevi görürken bizler aslında kırklı yılların sonu ile ellilerin başı ve de bu süreci hazırlayan siyasî gelişmelere mercek tutmuş oluyoruz. Eserin, belgesel roman kategorisine yaklaştığı yerlerde Abacı’nın yarattığı karakterin olumlu ve olumsuz taraflarına ait vurguları sayesinde asal amacın devrimcilik meselesinin neliği ve devrimci kişinin kimliği üzerinden insanı ve dönemi okumaya çalışan bir çabanın varsıllığı kendini belli ediyor. Bunun sağlamasını yazarın karaktere yüce bir mevki çizmeden ona objektif yaklaşmasından, onun olumlu sayılabilecek taraflarını gösterirken insana ait defo addedilebilecek yönlerini de sergilemekten kaçınmamasından anlayabiliyoruz. Bir Gün Yeniden kanımca sıradan insanın batının aydınlanma olarak tanımladığı olguyla ilişkisini sol cenahın gözüyle görebilmek ve bunu akılda tutarak Cumhuriyet Türkiye’sinin sosyal ve siyasal hayatına bakma şansı veriyor okuyucusuna. Bunun, görüşlerden bir görüş biçiminde değil de, Tahir Abacı’nın ifadesiyle "beş yüze yakın kaynağın ve birçok tanıklığın" içinden süzülerek yapılan analizler ve tespitler aracılığıyla yapılması da önem arz etmekte. Hayatı ve davası arasında gidiş gelişler yaşayan bir karakterden başlayarak çevresinde meydana gelen olaylar örgüsü bize bir dönemin ruhunu sunuyor. Yazarın bunu vermekteki estetik başarısına ilişkin nihaî karar okuyucuya ait olacaksa da buradaki satırlar buna hizmet etme arzusu taşıyor kuşkusuz. Forma dair söylenecek şeyler de muhakkak bulunacaktır. Şahsen, Bir Gün Yeniden'in yazılma motivasyonu düşünüldüğünde buna geçmeden önce söylenmesi gereken şeyler var. Bu nedenle önce buna ilişkin biraz konuşalım. Eserin daha iyi alımlanması, onun neden kaleme alındığından ziyade neden bu şekilde kaleme alındığı sorusunu akla getiriyor. Reel tarihsel bir akışın içine kurgusal bir zeminin oturtulmuş olması, az önce zikrettiğimiz bir dönemin karanlıkta kalmış tüm arka odalarına ışık tutma arzusuna işaret ediyor. Abacı’nın sevdiği bir yaklaşım türü bu. Diğer kitabında da Ozan Genç müstearına söylettiği şey de buna hizmet ediyordu. Karanlıkta hiçbir şey kalmasın, halının altındaki tüm tozlar ortaya çıksın düsturudur bu. İşte burada da karşımızda bir komünist devrimci bunuyor. Sonra devlet, sanat ehli ve siyasa… Bizi altmış küsur yıl geriye götüren kalem, tüm bunların ortasına bıraktığı okura ne vadediyor? Buna ışık tutmak adına bazı soruların bizlere yardımcı olabileceğini düşünüyorum:
1-) Romanın kahramanı Ferhat Güneş’in temel özellikleri, biyografik öğeleri, tavırları nasıl çizilmiştir?
2-) Ferhat Güneş’in çevresindeki insanlar olarak sunulan karakterlerin genel özellikleri ve aralarındaki analojiler nedir?
3-) Reel tarihsel olayların anlatıldığı bölümlerin verilmesi ve bunların bir üst kurgu olarak nihai durumu, romanda nasıl bir açılım ve fayda sağlamıştır?
Tüm bu veriler, yukarıda andığımız eşsüremli iki katmanın üzerine oturduğu üç ana halkadır aynı zamanda. İçten dışa doğru aynı trajik yazgıda bütünleşen halkalar… Bunlara dair ayrıntılar; romanın içinde bazen karmaşık hale gelen isimler, olaylar ve durumların üzerindeki sis bulutunu dağıtmaya yardımcı olacaktır. Yukarıda romanın ana karakteri hakkında verilen datalar ışığında okur, Abacı’nın elinden çıkan bu karaktere yaşattığı ve söylettiği kimi ayrıntılarda önce bir devrimciyi görür, sonra ise o zırhın soyulup altından insanın çıktığına şahitlik eder. Gelin bunu ayrıntılandıralım. Onun, doğu kökenli biri olması her ne kadar şehirde büyümüş ve yetişmiş biri olsa da hareketlerini şekillendiren genotipi ele veren önemli bir husustur. Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren Anadolu insanı, yığınsal bir tetiklenmeyle aydınlanma yaşamamıştır. Bir sınıf dayanışmasından doğan aydınlanma, ne kırsaldaki köylüler ne de şehirdeki proleterler ve burjuvazi için söz konusu değildir. Cumhuriyet aydınlanması buyurgandır ve üstten konuşur. Baldırı çıplaklara verilmiş bir son şans ve kurtarılmış yığınlara tekrar armağan edilen hayatları retoriğiyle hareket eder. Bunun muhatabı ve kazananları romanda siyasal ve toplumsal karşılıkları ile Ferhat Güneş’in içlerinde olmadığı karşı taraf olarak ikame edilir. Diğer yandan ‘mürekkep yalamış’ ve bazı doğrulara kendi çabaları ile ulaşmış tekil kimlikler olarak kahramanın bir şekilde yoluna çıkan, görüştüğü, buluştuğu tiplerdir. Onlar, Güneş’in uğruna mücadele verdiği yoldaşlarıdır. Ancak, bunlar, her ne kadar sınıf dayanışmasını esas aldıklarını beyan eden kimlikler olsalar da sonuç noktasında ‘her koyun kendi bacağından asılır’ şeklinde tepki veren, kişisel ikbal kaygısından sıyrılamamış profiller olarak karşımızda durur. Romanda verilen Fethi Gezgin, Mesut Güleken vs. gibi kurgusal karakterler buna uygun hareket ederler. Sosyalist davanın neferleri olduklarına kendi içlerinde inanmış bu kişilerin, devletin kriz addettiği durumlarda gösterdiği tepkiye karşılık olarak sınıf dayanışması içinde değil de tekil kimlikler olarak karşı durmaları, ağızlarından çıkan zihnî lafza ve kültürel donanımlarına uymayan daha doğrusu yakışmayan davranışlardır. Romanın ilerleyen kısımlarında bunun daha somut örnekleri ‘burjuva olmak’ korkusu ile edilen her sözde, yapılan her davranışta kendini ele veren saklı dürtülerde açığa çıkar. Karakterlerin ideolojik olarak temel referansları kolektif mücadele olmasına karşın tekil kimlikler yahut klikler, hücreler olarak kalmaları ya da en azından toplumun alt kademesinde bunun böyle olması onların kendi kendilerine ulaştığı bireysel aydınlanmalarında da bazı sıkıntılar olduğunu gösterir. Bir yarı aydınlanma halidir bu. Tahir Abacı’nın burada sol düşünce yol ve yoldaşlığına öz eleştiri oklarını yönelttiği açıktır. Bir Gün Yeniden bunu yerinde ve kararında okura sunmasını bilmiş bir öz eleştiri romanı olarak da karşımızda duruyor. Romanın gerek İstanbul gerek İzmir kısımlarında taşra-merkez karşıtlığından da güç alan ‘yarı aydın’ betimlemeleri ustalıkla çizilmiş. Romanda kısa ya da uzun biçimde yer alan pek çok kurgusal karakterin her biri bir yönüyle iş görmüş. Bunları tek tek sıralamaktansa aralarında bazı analojiler kurmak daha yerinde olacaktır. Ferhat Güneş’in ailesi olarak betimlenen tipolojiler aslında onun kendi kendine verdiği erginlenme mücadelesinin ne denli önemli olduğunu gözler önüne seriyor. İzmir’de diyaloğa girdiği abla, hala, konu komşu vs. kara cehalet ile kalakalma riskine de işaret ediyor. Küçük menfaatlerini her türlü ülkünün üstünde tutan yarı kasaba yarı şehir insanı olarak mahalle figürleri, Güneş’in o yıllarda sol gruplar için önemli olduğunu öğrendiğimiz ‘hücre kurma’ meselesine verdiği pasifist tepkiyle, halkın korkak ve sinik yapısını anlatmada uyumlu örnekler olarak sunulmuş. Korkak, tırsak insanların bir araya gelemezliği karşısında Ferhat Güneş’in yine de hep ‘hücre’ organize etme amacı ve yitirmediği inancı güzel bir karşıtlık yaratmış. Eserin içinde sayısı elliyi geçen isim ve tip yer alırken bunlardan bazıları kahramanın yakın temas halinde olduğu kişiler olarak önemli yer tutarken bazıları da bir şekilde uzak bazı ilişkilerle kurguya dâhil oluyorlar. Güneş’in hayatına bir şekilde müdahil olan bu kişilikler, Abacı tarafından bazı sosyal katmanlar dikkate alınarak kurgulanmışa benziyor. Bunlardan bazıları dost, edebiyat tayfasından şair kimlikler, gazete arkadaşları, sendikadan yoldaşlar, ajanlar… Bu tipler, Ferhat Güneş’in göz teması kurabildiği, sosyo kültürel anlamda hizasına sıraladığı kişilikler. Romanda buna ilaveten emekçi esnafları temsil eden kimlikler, –ki suya sabuna dokunmayan bir halde işlenmeleriyle dikkate değer- komprador olarak tanımlanabilecek yağlı tüccarlar ile basın patronajını temsil eden dergi sahipleri, ilginç bir profesör tiplemesiyle akademi ve aile efradı ile anlatılmak istenen halk tabakası da mevcut. Güneş’in aşk ilişkisi kurmaya giriştiği ve sonunda aralarından biriyle evlenmeyi başardığı üç kadın karakterin de ayrı sosyal tabakaları işaret eder bir şekilde romanda yer almaları dikkate değer başka bir nokta. Az önce dediğimiz gibi sayıları çok fazla olan kurgusal bu kişilere eklemlenen gerçek tarihsel şahsiyetler ile birlikte okurlar böylelikle kalabalık bir roman galaksisinin içine girmiş olduklarını rahatlıkla fark edeceklerdir. Ancak gerek Abacı’nın anlatı dili ve romanın akış biçimi; neyse ki bunun bir karmaşıklığa yol açmadan ilerlemesine olanak sağlamış.
Bir Gün Yeniden'de bir komünistin devletin tahakkümü altında düşünce özgürlüğünü korumak ve yaymak için verdiği mücadele içinde toplumsal hayatın Cumhuriyetin ilk yıllarının ardından vahşi kapitalizme entegre olmasının şehirlerde yaşattığı değişim, mülkiyet sorunsalı ile birlikte konu edinir (1). Bunun siyasî uzantılar olmadan gerçekleşmesi imkânsız olduğu için Amerika eksenli Sovyet karşıtı dönüşüm çabalarının Türkiye siyasetinde ne gibi hareketlenmeler yarattığı romanda yer verilen başka bir aralıktır (2):
“Otuzbeşlerde İzmir’de futbol patlama yapmıştı. Okullar boşalır boşalmaz kendilerini Balçova’da, Narlıdere’de boş arsalara atarlardı. Atarlardı ama futbol modası kadar arsalara apartman dikme modası da başlamıştı yavaş yavaş. Özene bezene düzenledikleri, kale direkleri diktikleri birkaç arsayı öyle kaptırmışlardı elinde ‘tapu’ diye bir kağıt parçası ile gelen birilerine” (*1) (s. 40-41).
“ [...] hem mülkiyet hırsızlıktır de, hem bir mülkten para gelecek diye sevin, ne karşıtlık ama.” (*1) (s. 79)
“İzmir’deki kiracıyı da sıkılamalı, kiraları düzenli göndersin artık. Tüh, mülk sahibi burjuvalar gibi. Ne yapalım, şartlar böyle. Biz de mülk sahiplerine mahkûm değil miyiz yani?” (*1) (s.184-185)
“Anlamadın mı hâlâ? Danışıklı dövüş partisi de ondan. Allah aşkına ne farkı var Celal Bayar takımının ötekilerden? Daha düne kadar Halk Partisi’nin kodamanları değiller miydi? Şimdi moda demokrasi oyunu” (*2) (s. 19)
“Paşa’nın pis işleri. Kızıla boyamak. Kim azıcık farklı ses çıkarsa komünist yapıp çıkıyorlar.” (*2) (s. 46)
“Truman verecek de, Demokratlar istemem kalsın mı diyecek?” (*2) (s. 101)
“Faşizm mağlup oldu bir bakıma, ortaklıklar bitti, maskeler çıkarılmakta. Öte yandan yaşanmış faşizm deneyi ve sınırları genişlemiş komünist blok var. Burjuvazi demokrasiye sarılmak ihtiyacı duyuyor ama kendi çıkarına bir demokrasiye, yalandan demokrasiye” (*2) (s. 236 – 237) [ek olarak bkz. 304 – 305]
Tüm bu soğuk savaş atmosferi ve hırçınlaşan kapitalizm heyulası arasında demokrasi ile demir yumruk arası bir kıvamda Türk solu içinde yaşanan hadiseler romanın ana aksında çok büyük yer tutar. Ta Mustafa Suphi’den başlayarak ülkede sol hareket namına gerek fikir gerek aksiyon icra etmiş Şefik Hüsnü, Hikmet Kıvılcımlı, Mihri Belli ve pek çok önemli şahsiyet arasında geçen tartışmalar, hizipler ve mücadele, romanda kurgusal kişilerin ağzından şifahen nakledilir. Bu anlatı modeli; işlerlik açısından verimli ve asal kurguda tıkanma yaratmayan bir yöntem olarak seçilmiş. Çünkü romanda kurgu bir anda kesilerek bir diyalog parçası ya da sorulan soruya verilen yanıt veyahut alıntılanan bir havadis biçiminde verilen bu reel datalar romanın her yerine serpiştirilmiş durumda. Ancak yine de bu kısımların nicelik olarak çokluğu, sol cereyanlar hakkında malumat sahibi olmayan kişiler için fazla gelebilir. Tarihsel olaylar arasında verilen Mehmet Ali Aybar kıssası da romanda özel bir yer tutuyor. Matbaa baskını, kapatılan gazete vs örnekler yanında Nazım Hikmet’in dışlanması ve tevkifiyle, Sabahattin Ali’nin öldürülmesi gibi bugün bile yoğun ilgi gören hadiselerin o günün basınında ve hareketin içinden gelen insanlar arasında nasıl karşılandığına ilişkin bölümler, Bir Gün Yeniden içinde Tahir Abacı’nın incelikle işlediğine tanık olacağınız bölümler (3):
“Gözümle gördüm Orak Çekiç gazetesini, sizin Doktor Şefik döktürmüş ‘Nâzım polis, Nâzım Troçkist, onu ve takımını attık’ diye yazmakta.” (*3) (s. 28)
“Ali Ertekin’in ifadesine göre, Sabahattin Ali, Bulgaristan’dan Moskova’ya gideceğini, orada örgütlenip Türkiye’ye döneceğini ve rejimi devirmeye çalışacağını anlatınca, ‘vatanperverâne hislerinin galeyana gelmesiyle’ onu öldürmüş ve cesedini de dereye atmış, lakin polis cinayetin ‘paraya tamaen’ ya da ‘gizli bir teşkilatın emri’ ile işlenip işlenmediğini araştırmakta imiş” (*3) (s. 151)
“‘Bugün bir haber geçtiler. Sabahattin Ali davası paydos beyler. Dört yıl ile yırttı adam!’ (…) Af kanunu, hafifletici sebepler, falan filan, dört yıl. Bugün yarın salarlar adamı, yeni bir cinayet işlesin diye. Ne memleket yahu!” (*3) (s. 241)
“ Tüm gazeteler Nâzım Hikmet’in yurtdışına kaçtığını, Romanya’da olduğunu birinci sayfadan duyuruyorlardı. (…) “Sabahattin Ali’nin öldürüldüğünün gazetelerde yer aldığı günden daha ağır bir hava bizi bekliyor, dostum. Nâzım için yayın yapanlar, imza verenler nasıl tedirginler.” (*3) (s. 257)
Devrimcilik konusu, burjuvazi karşıtlığı esas alınarak Ferhat Güneş’in yaptığı iç sorgulamalarında başarılı bir şekilde hissettirilebilmiş. Yaptığı fedakârlıkların anlaşılıp anlaşılmadığı, bunca emeğin yerini bulup bulmadığı hususunda hep bir sorgulama söz konusu. Ancak, Abacı bu karakteri çizerken sanırım devrimciler üzerinde yaptığı gözlemlerin de etkisiyle yer yer jakoben kibri ruhundan tam koparıp atamamış bir Ferhat Güneş’i de romanın kimi yerlerinde konuşturuyor. Devrimciliğin fedakârlık ve öz benliğin silinip atılması noktasında tam karşıya insan olma halini çıkarmış ve bundan bir çatışma doğurmuş. İnsana içkin kibri çekip çıkarmanın neredeyse imkânsızlığı gibi bir duygu durumuna romanda işaret edilmiş (4). Dolayısıyla bizler dört dörtlük bir idealizasyondan ziyade etten kemikten ibaret ve bizler gibi defoları olan bir karakterin hayat hikâyesini okumuş oluyoruz. Ruhunu doyuramadığı konularda güdülerinin hakimiyeti altına nasıl kolayca kapıldığını da… Buna ilişkin daha koyu biçimde altını çizeceğimiz hususların çıkardığı sesleri, Ferhat Güneş’in cinsellik ve kadınlar gibi onun politik kimliği için pek de tekin olmayan zeminlere ayağını bastığında daha iyi duyuyoruz (5):
“Proleterler de aynen burjuvalar gibi yahu, gayet pragmatik düşünüyorlar. Duygusallıkmış, şuymuş, buymuş, bizim gibi kokuşmuş küçük burjuvalara has. İyi de sen de pragmatik bakmıyor muydun o günden beri, ufukta aşk var diye değil de kadınsızlık bitti diye sevinmiyor muydun? Şimdi kaldın mı ortada, haydi buna bir çare. (*4-5) (s. 93 – 94)
“Bir zamanlar sanatçıları, şairleri küçümserdiniz, bakıyorum şimdi onların mekânlarına tenezzül ediyorsunuz inkılapçılar! dedi Kadri Çörekçi” (*4) (s. 134)
“Ayak altı yerde, üstelik düzgünce ev tutmamı bekliyorlarmış hepsi. ‘Evet’ demek partili kolektif ruhun bir gereği, ‘hayır’ demek küçük burjuvalıkmış! Hem çöplenecekler, hem küçük burjuvalık diyecekler. (…) Başı darda bir yoldaşı mı yatıracak? Hayır, karı bulmuş, onu atacakmış. Komşuların imâlı davranışlarını anımsayıp yok demem ise küçük burjuvalıkmış.” (*4) (s. 246)
“[...] biz ne komünistler gördük derken sahi kendini bir komüniste becertmiş olmasın? Acaba sahiden beli geldi mi ki? Geldi ki, gevşedi sonra. Görmedin mi, o konuda her bir boktan haberli karı. (…) Kim bilir neden üzgün burcuva karısı. Bir elleri yağda, bir elleri balda yine de hüzünlüdürler. Can sıkıntısındandır, ne olacak. Denk düşse, tanışsak bir yerlerde, eğlendirsek biraz şu karıyı. Bırak be, burcuva karısı işte. Sanki proleter karı ile iyi gidiyoruz da. (*5) (s. 89 – 90 / yazılış biçimi yazarın tercihidir)
“Evli çocukları var. Kocayı sevmiyor. İlgiye muhtaç. Ama hangi sınıra kadar. Yok canım, başıma belâ almanın gereği yok. Kadınsızlık da kötü. Arada bir gelse fena mı? Hangi kadın arada bire razı olur ki, hep ötesini, kalıcı olanı isterler ama. Dur bakalım!” (*5) (s. 160)
“Bay baymış. Akıllı Ferhat. Bir burjuva yosması için vazgeçtin emekçi kızından. Esmer güzelinden. Âşık olunacak kız varken evlenilecek kızı neyleyim demiştin. Al sana âşık olunacak kız! Bay bay.” (*4-5) (s. 199)
Roman, o dönemin edebiyat yaşantısında aktüel gelişmeleri de masaya yatırıyor. Şiir tarihimizde önemli bir dönemeç olan Birinci Yeni, serpilip kabul görürken dönemin edebiyat çevrelerinde yaşanan tartışmalar ve dönemin ünlü edebiyat ortamları konu ediniyor. Çıkan dergiler ve dergicilik zaten bu minvalde olan roman kahramanımız etrafında çeşitli anlatım olanaklarına dökülüyor. Elbette sol cenahın karşı cepheye nasıl baktığı da es geçilmeden (6):
“Düşündükleri anımsatmış gibi, Birinci Beyler Caddesi’nin başındaki bayiden, cebinde artık para olmasının rahatlığıyla edebiyat dergileri satın aldı. Varlık, Yücel, Fikirler. Sonra birkaç eski kitap satıcısını dolaştı (…) En sosyalist şairlerde bile Garip şiirine özenme havası sürüp gidiyor. Canı sıkıldı.” (*6) (s. 91 – 92)
“Orhan Veli’nin sayfanın en altın yerleştirilmiş, kırmızı çerçeveye alınmış üç dizelik ‘Ahmetler’ şiirini okudu –Bu da iyice kolayına kaçmış. Yine numarasını da çekmiş, kalın ve büyük puntolarla dizdirmiş. Salâh anlattıydı, şiir isteyen dergilere koşarmış, ön sayfada ve iri punto ile yayımlayacaksanız veririm diye. Uyanık.” (*6) (s. 163) [ek olarak bkz. 174 – 175]
“Burayı bilirsiniz herhalde dedi Ferhat Güneş, ‘Meşhur Küllük, bizim edebiyatçı tayfasının hayalhanesi” (*6) (s. 188)
“Bilmez misin, Dinamo’nun Yahya Kemal ile ahbaplığı vardır. Daha doğrusu, Asaf Halet ile ahbab olmuş, Ses dergisi zamanında. Onunla Kanlıca’ya, Mihrabat’a giderlermiş. Dinamo ‘Mihrabat’ta Bir Gezinti’ şiirini o sıra yayımlamıştı, hani Yahya Kemal’den de söz eden. Üstadın bir hoşuna gitmiş, bir hoşuna gitmiş. Dinamo’yu merak edip dururmuş. Nurarullah Ataç tanıştırmış Küllük’te.” (*6) (s. 128)
“Hem Attilâ gibi hanım evlatlarının ne farkı var? CHP’nin şiir ödülünü almış adamın? Neymiş, Paris’te imiş. Sen ben niye Paris’te olamıyoruz?” (*6) (s. 197)
“Senin Attilâ İlhan, havaya girdi ya, atılmış hemen, (…) Attilâ bu! Gerçek’te, Orhan Veli’nin ölümünün ardından yazdığı yazıda da ‘mıymıntı burjuva küçük şair’ diyordu ona.” (*6) (s. 240)
“Düşünsene, üstüme vazife mi demiyor da dertleniyor Nâzım. Bir de Necip Fazıl’ı düşün. Yanına azıcık sokulan herkesi haraca bağlamayı sever üstad. Kutlu davanın başı ya, herkes ona boşaltacak cebini. Devlet dahil! Dergi çıkarır, gider reklam parası koparır devlet bankalarından, zoraki. Aynı şiiri iki yere birden satıp, avans kopardığını duymuşumdur.” (*6) (syf: 250)
Tahir Abacı romanın içinde sade anlaşılır bir dil kullanmaya özen göstermiş. Romanın başında sol jargon içinde kullanılan ve bugünün okuyucusuna uzak gelecek bazı terimsel ifadelere neden yer verdiğine dair açıklamada bulunuyor. Romanın geneli itibariyle bazı cümle kullanımlarında tanımlama, betimleme şeklinde anlatıcı sesini tercih eden yazar, diğer yerlerde yazar sesi olarak ifade edebileceğimiz klasikleşen tarzı benimsemiş. Biçimle alakalı sıkıntılı bir nokta göze çarpmıyor. Roman, ay/yıl gibi bölümlendirilmelere gidilerek sıralandırılmış ve yukarıda belirttiğimiz gibi yaklaşık yedi yıllık bir serimi içeriyor. Okurların nezdinde konu ve işlenişi elbette kişiden kişiye değişecek beğenilere açıktır. Ancak herkesin aynı beğeniyi sunacağından emin olduğum bir husus şu ki tarihsel gerçekliklere ait metinler ve tanıklıklar yoğun mesai harcanarak metne yedirildiği için okurların bu romanın takip ettiği izleği beğeneceği yönündedir. Kitap, verimli bir okuma vadediyor. Son olarak görsellerdeki renk seçiminin ve kapak fotoğrafının ‘yakışıklı’ durduğunu da belirtmek gerek.
Bir dönemin sert lodosunu ve sanat, siyaset, hayat hattında bir insanın ve yoldaşlarının mücadelesini okumak isteyenlerin, Tahir Abacı’nın bu romanına bakmaları gerekiyor.






