Dizlerinin aşağısındaki berbat kaşıntı bu kez kollarında türedi. Yarım saat sonra işçilerin servis arabasına koşturmaları başlayacaktı. Sabah alacasının içinde pat pat patlayacaktı ayak sesleri. Boş arsanın dibine yapılan binanın kıyısından camına minicik gün ışığı sızacak, uyanmak zorunda kalacaktı.
Işığı yaktı. Çatıdan çektiği anten kablosunun deliğinden askeri birlik gibi inen siyah böcekleri görünce ürperdi. Eline aldı bir tanesini. Çıtlattı. Kokladı. İçten içe gülmeye başladı. Katılmaya dönüştü gülmesi, sonra gece değilmiş gibi, ayaklarını yiyen böcekler halen duvarda değilmiş gibi, yara olan bacaklar kendisinin değilmiş gibi kahkahalar attı.
Berbat bir koku, hiç yeri değilken zihinde komik bir görüntüye dönüşebilir işte. Şimdiymiş gibi kulağında çınladı annesinin otuz yıl önceki sesi. Odasının ışığını açmış, elindeki su bardağını Cihan’a uzatırken duvardan aşağı inen kurum gibi noktaları görmüştü. Elindeki bardağı yere düşürüp bağırmaya başlamıştı. Tahtakurusu bu, ay annem bunlar tahtakurusu. Cihan tahtakurusu bunlar! Hırkasını sırtına geçirip salondan koşa koşa mutfağa kaçmıştı. Bak gördün mü Tayyar, çatıdan iniyormuş tahtakuruları. Demiştim ben sana ama nerde, nerde sözümü dinleyecek akıllı adam diye mutfaktan bağırmıştı. Babası ertesi sabah erkenden çarşıya gitmiş, getirdiği ilacı çatıya bir güzel sıkmıştı. Tahtakuruları bir daha eve uğramamıştı. Gülmesi durunca yataktan doğruldu Cihan. Çabucak gidip iki şişe ilaç almalıydı. Babası da böyle gün ağarmadan giyinmişti üstünü. Sabahtan çıkmıştı yola, annesinin hışmına uğramamak için.
Perdeyi araladı. Karşıdaki boşluğun arkası aydınlanmaya başladı ve hızlı ayaklar caddeden geçmeye. Yatak giysilerini soyunurken apartmandaki tuhaf kadın gözünün önüne geldi. Niye geldiyse işte, bir şey olduğundan değil. Birkaç aydır Cihan’a tebelleş olmuştu. Bunca yıl kendisiyle her şeyi paylaşan, her yeni yılı kendisi karşılayan, özel günlerin bir şey ifade etmediği bu ruhsuz adam için böylesine bir belaya uğramak ölmek gibi bir şeydi. Kadın çirkin değildi aslında. Ama olmazdı. Yalnızlığını paylaşmazdı bu saatten sonra. Dahası, kendisi gibi evde kalmış bir kadına tav olmaktan, yalnızlığının ağırlığını daha fazla taşıyamamaktan korkuyordu. Bela geliyorum demezdi yine de. Temkinli olmalıydı. Üzerini hızla giyindi. Kapıyı sessizce çekip çıktı evden. Ayakkabılarının ucuna basarak, ölü sessizliğiyle indi merdivenlerden aşağı. Tuhaf kadın, giriş kattaki evinin kapısın açmıştı ki Cihan koşarak apartmandan çıktı. Akşama meyhane pilavı yapacağım diye bağırdı kadın, çok güzel yaparım, vallahi, diye bağırdı. Cihan arabasının kilidini açıp, arkasında egzoz dumanını bırakarak toz oldu.
İki günde bir kapısında bitiyordu tuhaf kadın. Zili çalıp çalıp, mercimek, şeker, yumurta, hatta kaymak bile istediği oluyordu. Evinden gelen yemek kokusuna göre Cihan’ın ne yemek yaptığını biliyor olmalıydı ki bir akşam helva dolu tabakla kapıya gelip, balıktan sonra helva iyi gider diyerek tabağı tutuşturmuştu eline. Cihan gülümseyip tabağı almıştı ve kapıyı kapattıktan sonra kadının sesi gelmişti arkadan. İnsan bir teşekkür eder Cihan bey, vallahi çok kırıldım. Cevap vermemişti sese.
Az ileride durup internetten böcek ilaçlama şirketlerinin adreslerine baktı. Çevre yolundan otogara giden istikamette bir tane buldu. Oraya gitmeye karar verdi. Uzaktı ya, daha iyiydi. Sabahçı çorbacısında bir işkembe içer, sonra da ilacı almaya giderdi. Çorbacı olup olmadığını bilmiyordu orada, ama sanayilerde olur mutlaka diye geçirdi içinden, hem de yemeklerin en lezzetlisi oralarda olur.
Sanayinin yolundan içeriye saptı. Az ilerledi. On yaşlarında bir çocuk tek katlı dükkânın dışına sandalye taşıyordu, “Bahtıaçık Çorba Izgara” tabelasının altında. Çok kazanıyor herhalde, diye düşündü Cihan, Bahtıaçık olduğuna göre çok kazanıyordur, belki de ismine uyup adamın bahtı açılır diye koymuştur bu ismi diye düşündü. Lokantanın önüne yanaştırdı arabasını. Gel gel gel, diye bağırdı çocuk arabanın arkasından. Sağ sağ sağ, topla, hooop. Güldü Cihan. Arabayı park edip indi. Çocuk koşarak yanına geldi, diken diken saçılarını okşadı çocuğun, bahşişini verip lokantaya girdi.
Kasanın başında, dışarıdaki çocuğun mizacına hiç uymayan, gür siyah saçlı, iri yarı bir adam oturuyordu. Masadaki faturalara bakıp hesap yapıyordu. Kafasını kaldırmadı. Cihan boş masalardan birine yöneldi. Hoş geldin hemşerim, dedi adam. Hoş bulduk dedi Cihan, sandalyeye oturdu. İçeride etin geceden kalma sası kokusu vardı. Umursamadı bunu, yemekleri güzeldir nasılsa diye düşündü. Cılız, esmer bir kadın masaya geldi. Çorba mı içersiniz, dedi. Evet dedi, işkembe var mı? Var, dedi kadın. Mutfağa yöneldi. Sanayinin değil hemşerim, bu şehrin en iyi işkembecisinde olduğunu bilesin ha, dedi adam. Eyvallah dedi Cihan. Kadın, elinde dumanlı bir işkembe çorbasıyla geldi. Küçük çocuk masaya kaymak, bal, zeytin, peynir, maydanoz dizdi. Önce kahvaltılıklardan başladı yemeye. Masada ne var ne yoksa yedi. Kadın köşede durmuş, göz ucuyla Cihan’a bakıyordu. Çocuk da içerideki masaları silerken gözlüyordu onu. Afiyet olsun hemşerim, ben sana dediydim diye seslendi adam. Cihan gülümsedi, buralarda bir ilaçlama şirketi varmış, ona geldim aslında dedi. Var var, az ileride solda, hayırdır evi böcek mi bastı? Tahtakurusu türedi evde nasıl olduysa, bu devirde de olsun işte. Ooo çok pis haşlarlar adamı, eskiden bizim oralarda çok olurdu, Ne olmazdı ki, akrep, çiyan, ne ararsan vardı işte, damda yatamazdık bunların korkusundan. Ben kalkayım artık dedi Cihan. Hemşerim otogardan geçecek misin eve dönerken? Ne vardı ki, yolumun üzeri, elbette geçerim. Bizim hanımın kız kardeşi İstanbul’dan geçecekmiş, otobüs otogarda durunca şu koliyi ona verir misin? Kadın elinde küçük bir kutuyla koşarak geldi. Cihan’a uzattı. Kutuyu aldı Cihan. Bir şey diyemedi. Kutuyu vereceği kadının adını, otobüs firmasını ve geliş saatini öğrenip lokantadan çıktı. Ablası da tipini tarif etti kardeşinin, tarif ederken de iyice övdü. Cihan bu övmenin manasını anlamaya çalıştı. Aklı ermedi. Adam da bekar olup olmadığını sordu Cihan’a. Soruya alışkın olduğu için sinirlenmeden çıktı lokantadan.
Arabayla yüz metre gittikten sonra ilaçlama şirketine vardı. İki şişe tahtakurusu ilacı aldı. Otogara doğru yola koyuldu, içine giren vesvese de onunla beraber. Kendine söylendi yol boyunca. Hayır diyememek, insanlara güvenmemek, kaç kere tembihlemişti kendini bunlar için. Elindeki kutuda ne vardı, bu kadar aptal olunmazdı ki. Akıllı insan işi değil bunu otogara götürmek. Sonra kadını gerçekten tanıyor muydu lokantadakiler. Daha fazla dayanamadı. Arabayı durdurdu. Kutunun bantlanmış yerlerini anahtarla sıyırıp açtı. Beyaz zarfın içinde birkaç tane yüzlük görünüyordu. Diğer zarf gri renkliydi, dikdörtgen ve sert bir şey vardı içinde. Ne olduğunu anlamadı. Gri zarfı açmadan kutuya attı, diğerini de. Kutunun bandını söküp çıkardı, kanatlarını çaprazlayıp kapattı. Saat öğlene yaklaşmıştı.
Otogar hınca hınç doluydu. Asker uğurlamasındaki gençler asker çocuğu havalara atıp tutuyordu, halaylar çekiliyordu. Analar ağlıyor, babalar gururlanıyor, gençler kendilerine de bir gün bu eğlencenin düzenleneceğini düşünerek daha da yükseğe atıyordu bıyıkları yeni bitmiş askeri. Birçok grup vardı bunlar gibi. Geri kalanlar da otobüslerden inenlere sarılıp gülüyor, bazıları muavinin başında valizini almaya çalışıyor, kimileri de otogardaki doluluğu kınayıp duruyordu.
Cihan, beklediği kadının geleceği otobüsün peronunu sormak için yazıhaneye girdi. Adam Cihan’ın yüzüne bakmadan otobüsün arıza yaptığını, birkaç saat gecikebileceğini, asker uğurlamaları olduğu için trafiğin sıkıştığını, gelmesinin akşamı bulabileceğini söyledi.
Yine o tahtakurularıyla uyumak zorunda kalacağını düşündü. Eve gidene kadar marangoz kapanırdı elbette. Adamın böceklerden haberi bile yoktu. Bahtıaçık Çorbacısı’nın nasıl da bahtını kararttığını düşündü. Akşama kadar hiç tanımadığı insanların, hiç tanımadığı akrabasını bekleyecekti. Belki de bir oyunun içindeydi. Kendini iyice suçladı, yerin dibine soktu. Büfeden bulmaca dergisi alıp yazıhaneye geldi. Yarısına kadar geldi çözerken. Saatin nasıl geçtiğini anlamadı. Dünyada ne kadar kelime varsa öğrenmiş de beyninde tek bir söz alacak yer kalmamış gibi hissetti. Senin otobüs geldi beyefendi, dedi yazıhanedeki adam, yirminci peronda. Cihan koşarak perona gitti. Otobüs gitmiştir de kızı kaçırmış mıyımdır diye düşünürken kolundaki mavi çantayla küllü sarı saçlı, kalın kaşlı, yeşil gözlü bir kız indi otobüsten. Kız, lokantadaki ablasının tarifine uyuyordu. Orta boylardaydı. Hafif etine dolgundu. Sağa sola bakıyordu. Yolcular dağıldıktan sonra muavinin yanına geçti. Siyah, küçük bir valizi eline aldı. Otobüsün arkasına doğru yürüdü. İki otobüsün oluşturduğu tünelde durup sigara yaktı. Telefonla konuşuyordu. Konuşurken yüzünde endişeli bir gülümseme belirip yok oluyordu. Otobüslerin arasında, arkada ve önde oluşan boşluklara bakıyordu durmadan, birinden kaçıyor gibi. Bu o dedi Cihan, bu Firkat. Kızın yanına giderken ne diyeceğini düşündü. Affedersiniz bayan, hanım, genç kadın, madam, sarı kız, papatya… Birden acayip bir kahkaha koptu içinden, gülmeden yuttu onu. Ağzını düzeltti. Affedersiniz dedi, kızın omzuna dokundu. Kız birden hopladı. Elindeki telefonu düşürdü. Telefonun diğer ucundan Firkat diye bir çığlık yayıldı otobüs tüneline. Kız çabucak telefonu aldı yerden. Yok yok abla, bir şey yok, telefonu düşürdüm, iyiyim, dedi. Devamında Kürtçe bir şeyler söylediğini anladı fakat dili bilmediğinden çeviremedi Cihan. Sizi ablam mı gönderdi, dedi kız. Evet, bir emanet vereceğim size, arabada unutmuşum, alıp hemen geliyorum, otobüsü kaçırmazsınız, muavine söylerim kaçırmazsınız. Yok yok, zahmet etmeyin siz, ben arabaya kadar gelirim, hem ablam size yanlış söylemiş, İstanbul’a iş aramaya geldim ben, sizin bildiğiniz bir yer var mı çalışabileceğim? Ya da ne iş olsa yaparım ben, elimden her iş gelir. Kızın kaşları havada asılı kalmış, gözleri yuvarlak ve yeşil bir ip çilesine benzemişti, dudaklarını ifadesiz tutmaya çalışırken titredi. Cihan kızın yüzündeki çaresizliği fark edince hiçbir şey demeden çekip gitmeyi düşündü. Ama kız bırakıp gidilemeyecek kadar güzel bakıyordu, bir çift göz ne kadar güzel ve çaresiz bakarsa öyle. Bir tanıdığım var dedi Cihan. Hem hava karardı, sizi bir otele bırakayım önce, yarın olsun bakarız. Yok yok, benim arkadaşımın evi var, orada kalırım, sizin ev ne taraftaydı? Buraya çok uzak değil dedi Cihan. Kız biraz sustu. Arkadaşımın evi de buraya çok uzak değil, ben size arabada tarif ederim dedi sonunda.
Kızın valizini aldı. Otogarın çıkışına yürüdüler birlikte. Otomatik kapı açıldı. Herhangi bir kapıdan güzel bir kadınla geçmenin sevincini yaşıyordu Cihan. Kız sürekli etrafını gözlüyordu. Cihan’dan birkaç adım öne geçti yürürken, bir şeylerden kaçıp kurtulmak ister gibi. Arabaya bindiler. Arka koltuktaki kutuyu kıza verdi. Kız kutuyu açmadı. Yolda birkaç yer sordu Cihan, kız sürekli başka yolları tarif ediyor, bir türlü gideceği yeri anlatamıyordu. Arkadaşını arayamadığını, telefonunun otogarda düşünce arızalandığını söyledi. En sonunda pes etti Cihan, bana gidelim dedi. Delice bir yağmur başlamıştı onlar sokak sokak gezerken. Silecek yetişmiyordu. Eve birkaç yüz metre kala ışıklarda durunca bir daha çalıştıramadı arabayı. Zaman Cihan’a düşman, kıza dost olmuştu. Saat geceye yaklaşmıştı. Arabadan inip birkaç yerini kontrol etti ama çalıştıramadı. Kız da arabadan indi. İkisi birlikte arabayı yolun kenarına ittiler. Sırılsıklam olmuşlardı. Kız titremeye başlayınca Cihan arabayı yol kenarında bırakıp taksi çağırdı. Evin önünde indiler. Cihan önde, kız arkada apartmana girdiler. Giriş kattaki evin kapısı açıldı. Tuhaf kadın kafasını uzatıp Cihan ve Firkat’a baktı. Kapıyı güm diye çarptı.
Eve girer girmez Cihan yatak odasına gitti. Kızın varlığını unuttu birden, koridorda öylece bıraktı. Saçlarını havluyla kuruladı. Üzerindekileri çıkarıp kapının dışına attı. Boşnak, kafesin içinden ona bakıyordu, kımıldamadan. Kafesin kapağı açıktı ama dışarı çıkmadı. Cihan işaret parmağıyla kafesin aralığından başını sevdi. Niye ben, dedi. Dünyada başka adam mı yok? Akşamın vaktinde otogarda, tanımadığın bir kıza, ne olduğunu bilmediğin bir kutuyu vermek için saatlerce bekle. Sonra o kız gelsin. Neyin nesidir, kimin fesidir? İş aradığını söylesin. Kızı alıp yola çık. Yolda araban bozulsun. Taksi bulmaya çalış. Kıza rezil ol. Birlikte donuna kadar ıslan. Sonra kızı eve getir. Bunlardan kaçmadım mı hep, söyle Boşnak hanım, başım belaya girmesin diye uzak durmadım mı kadınlardan? Boşnak ses çıkarmadan dinledi Cihan’ı. Kımıldamadan.
Üzerine siyah boğazlı kazağını giydi. Eski, püskü. Sol göğsünün üzerine kırmızıyla işlenmiş, yüzleri birbirine dönük iki tane karaca. Zamandan ağarmış suratları. Ama ayakları olduğu gibi duruyor. Koşmaktan yorulmamışlar. Sanırsın Cihan’ın ölmüş anası oğlunu hiç sevmemiş de karacaları ondan kazağa kondurmuş. Ömrü az olur ya karacanın, çok olsa da az olur, kime görünse alımlıdır karaca. Avcı kapmasa domuz kapar. Köy kadını bilmez mi ki? Ya da anası kocasını çok sevmiş de ikisini bir işlemiş kazağa.
Dolaptaki tek kadın elbisesini de alıp yatak odasından çıktı Cihan. Elinden aşağı süzülen eflatun elbiseyi kadına uzattı. Birazdan bedene bürüneceğini, eti kemiği olacağını düşündü, kızın balıketi vücudunda güzel duracağını. Sonra geri aldı düşüncesini. Kendine yakıştırmadı.
Firkat elbiseyi iki eliyle üzerine tuttu. Onun da benim gibi eskileri atacağı yok, dedi. Cihan güldü, bana ben diye söyle ne diyeceksen dedi. Yok dedi Firkat, ondan değil. Yani o deyince sen anla işte, o dediğim de sensin anla, daha seni tanımıyorum. Tanıştık ya dedi Cihan, çok olmadı ama tanıştık, ben diye söyle ne diyeceksen. Tamam dedi Firkat, senin de benim gibi eskileri atacağın yok. Eski değil bu, hiç giyilmedi, üzerine takıver, bu havluyla da saçını kurut, iyice ıslanmışsın. Firkat elini Cihan’ın ıslak, simsiyah saçlarına uzattı. Daha dokunmadan geri çekti. Sanki benden aşağısın sen, dedi, yere baktı gülümserken. Cihan’ın karaca gözleri de yere indi.
Elindeki eflatun elbise beyaz çiçekliydi, yeni, kırışmamış. Giyilmemiş elbisenin içinden çıkılmaz, dedi Firkat, kime niyet aldıysa artık, ne irdeliyorsun giy işte, elbise elbisedir. İçinden söyledi bunu. Masanın üzerindeki kocaman, rengârenk palete baktı. Şövalenin üzeri boştu. Odaya göz gezdirdi. Bir tanık aradı Cihan’a dair. Onu kendisine anlatacak bir resim, bir eşya, herhangi bir ayrıntı. Masanın üzeri ne kadar renkliyse, oda da o kadar kederliydi, eşyasızdı.
Daha on dakika önce, binanın önünde durup Cihan’ın evine, teras kata bakmıştı Firkat. Yukarı çıkmak akıl işi değil diye düşünmüştü. Tanıyalı gün olmamış adamın evine çıkmak, evse, akıl işi değil. Yağmur hızlanmasa, ayağı biriken su çukuruna girmese çıkmazdı eve. Haydi demeseydi adam, simsiyah saçlarının ucundan burnuna süzülen damlalar, bebeği akıyla birleşmiş gözlerinin kısıklığı, gecenin ucunda parlayan dişleri olmasa vazgeçerdi. Taksiden indikten sonra şoför su çukuruna girip başından aşağı ıslatmasaydı onu, eve çıkmaz, o taksiyle başka bir yere giderdi. Gidecek yeri olsaydı.
Firkat, on altı yaşında Elazığ’dan, ağabeylerinin, babasının, sesi çıkmayan annesinin evinden kaçıp gelmişti İstanbul’a. Önce İstanbul’a değil tabii. Diyarbakır, Babaeski, Yenikaradona ve Ayvacık’taki yurtları dolaşmıştı. Haber almıştı ablası Esme’den. Çoktan peşine düşmüşlerdi. Arayıp bulacaklar, kanını sonuna kadar içeceklerdi ağabeyleri. Tam dört yılı kaça kaça, korka korka geçirdi. Sonra cesaretini toplayıp, büyükşehirde boğulayım diye düşündü, bir gece yarısı otobüse binip İstanbul’a geldi. Büyükşehirde boğulayım da ölümü bile bulamasınlar. Kimsesizler mezarlığına yatırsınlar beni diyerek.
Ne bakıyorsun, odadan çık da giyeyim elbiseyi, dedi Firkat. Çayır çimendi gözleri. Köyünün yeşili. Fırat’a eğilmiş ağaçların yeşili. Harelerinin siyahlığı kendi isminden işlenmiş olmalıydı. Allah yaratınca yaratıyor işte. Sorulmaz. Ağzı minicik, hokkacık burnu, sarı saçları da omuzlarından delirmiş ırmak gibi akıyordu.
Cihan odadan çıktı. Firkat eflatun elbiseyi giyerken gözleri odayı taradı. Yerde bir göz tablosu vardı. Gözün içinde gözler. Belki yüz tane. Gözler denizin içinde yüzüyor. Küçüklü büyüklü. Siyah gözler. Üst tarafta bir tepe. Tepede gece olmuş. Bir adam teleskopla denizde yüzen gözleri izliyor. Ürktü. Çıplak üzerini kapattı kollarıyla. Öyle sahiciydi gözler. Sonra sobanın yanındaki sandalyeye oturdu. Kışı düşündü. Düşünürken üşüdü iyice, üzerine geçirdi elbiseyi. Soba yanmıyordu ya, dibine kıvrıldığının hayalini kurdu, çıtır çıtır kestaneler, üzerindeki mandalina kabuklarından yayılan koku, tavanı tutuşturan alev. Öyle ne kadar kaldı otururken. Anlamadı. Giyindin mi dedi Cihan, kapının dışından. Toparlandı kız. Giyindiğini kontrol etti. Giyindim, amma da acelecisin. Cihan kapıyı açınca, açınca benzeri görülmemiş bir resme bakar gibi baktı. Kendisinin keşfettiği bir doğa harikasına bakar gibi, gözlerini yere dikti sonra, tam olmuş diyebildi. Başka söz değil. Ne diyebilirdi? Başka bir kadına söylenmemiş ne diyebilirdi? Böylesine büyük bir şehirde hiç görmediği bir gece, sırtı utanıp kamburlaşmış, ellerini eteğinin üzerine yumruk yapmış, elleri gündüz, gözleri odayı aydınlatmış. Otogardan eve gelene kadar bakmamıştı yüzüne Cihan. Zaten kapalıydı kadınlara. Görmezdi. Hangi güzel olursa, yanından geçerse görmezdi.
Niye geldin İstanbul’a? Anlat bakalım ne işi arıyorsun? İnsan, insan yoluna ilk çıkana iş arıyorum der mi? Konuşmasan, şöyle uzaktan bakınca akıllı sanılırsın. Öyle iş arıyorum diye otogarda ilk gördüğün insanın yanına gelinir mi? Hem ne iş gelir elinden, söyle bakalım. Terziliğin mi var, sesin mi güzel, berberlik var mı? İlk gördüğüm insan, dedi Firkat içinden, ilk gördüğüm insan sen değilsin. Sessizlik oldu. Sesiyle başlattı duran zamanı Cihan, neden sustun diye sordu kıza. Susmadım ki, düşündüm, sen niye geldiydin otogara Cihan bey? Nereden geliyordun? Bir suç işlemiştin belki de, birinden kaçıyordun. Yoksa sen de birilerini mi arıyordun orada, kaçan birini mi arıyordun? Çok bildiğin insandan yanlış görmedin mi sen, ilk gördüğünle çok gördüğün arasındaki farkı anlamamışsın demek ki, ben çok insan tanıdım, ona söyleyin, çok insan tanıdım ben, dedi Firkat. Ona söyleme artık, tanıştık biz seninle, birkaç saat önce de olsa tanıştık dedim ya, bana söyle ne diyeceksen dedi Cihan. Tamam, dedi kız, çok insan tanıdım ben, şöyle bozkırdan başla, ırmağa, denize, haritada neresi varsa, her yerden insan tanıdım. Üstelik bunlarla aynı kederi paylaştım. Yani Firkat hanım, diyorsunuz ki, sen ne bilirsin İstanbul beyefendisi, ne bilirsin dünyanın kaç bucak olduğunu? Yoo hayır, öyle demedim, nereden çıkardın sen şimdi bunu, dedi Firkat. Gel benimle dedi Cihan. Resim odasından çıkıp terasa yürüdüler. Köşede bir yılbaşı çiçeği, açmamış daha. Çatıların arasından, simsiyah denizin üzerinde ışıl ışıl parlıyor boğazın ucu, diğer ucu görünmüyor. Hemen aşağıda gecekondudan bozma evler. Bak dedi Cihan, sonradan beyefendi oldum ben, tütün dizdim, pamuk topladım, kötü kokan pavyonlardan midem bulanarak geçtim, sen ne biliyorsan fazlasını biliyorum, küçümseme beni... Firkat böyle birini ilk kez tanıdığını, böyle temiz bir erkeği ilk kez tanıdığını söylemedi. Küçümsemek. Ne sandı beni bu adam, ne sandı da küçümseme dedi. Ben neyim de onu küçümseyeyim. Cihana değer bu adam, cihana değer. İçinden söyledi bunları. Sonra olur dedi, küçümsemem, ama bunlar meziyet değil. Mutlu bir ailede büyüdüysen bunlar övünülecek şeyler değil…
İkisi de sustu. Boğazdan geçen ışıltılı gemiler olmasa köyünün tarlalarına benzetecekti denizi Firkat. Gece olunca, nasılsa yer gök bir oluyor, toprak da deniz de gecenin rengini alıyor. Yılbaşı çiçeğinin yanına yürüdü, ne zaman açar bu, dedi kız. Çok kalmaz, bir aya şenlenir dedi Cihan, sen çok kalırsan belki daha erken şenlenir. Bak Firkat. Soru sorup durduğuma bakma. İstediğin kadar burada kalabilirsin. Bunu söylemem seni rahatlatır mı bilmem ama. Bana güvenebilirsin. Bazen olur böyle şeyler. Hikâyelerde de olsa olur. Cihan bunları söylerken Firkat binaların arasından gökyüzüne bakıyordu. Üşüdüm, dedi sessizce. İçeri girdiler. Bir şeyler yiyelim mi, sormayı unuttum. Acıkmadım, dedi Firkat, teras kapısına doğru yürüdü.
İçeri girdiklerinde Cihan bütün cümleleri tükettiğini düşündü. Babasını hatırladı. Böyle zamanlarda azı çoğaltmak için, küstüklerinde sessizliği bastırmak için annesine söylediği cümleyi. Mısır patlatır mısın, dedi Firkat’a. Hazırlıksız çıktı bu soru ağzından, ne söylediğini bilmeden çıktı. Güldü kız. Mısır mı? Bilmem ben, ama öğrenirim.
Mutfağa gittiler. Şimdi şöyle dedi Cihan, mısır berekettir. Hani tencerenin dibinde bir avuçtur, sonra çoğalır, çoğalan mısır gibi görünür de mutluluktur aslında. Mutluluk bütün eve yayılır. Nasıl oluyormuş o, dedi Firkat. Bak göreceksin, nasıl değişecek evin havası dedi Cihan tek tek anlattı nasıl olacağını. Bütün söylediklerini yaptı Firkat, fazlasıyla yaptı. Mutluluk çoğalsın diye bir avuç yerine iki avuç mısır attı tencereye. Çoğaldı. Işığı kapattılar. Mumun ışığında çıtır çıtır, avuçlayarak yediler mısır patlağını. Yavaş ye, dedi Firkat, senin elin de büyük ağzın da, bana kalmayacak. Cihan gülmeye başladı. Firkat katıldı ona. Aralarındaki mesafe azaldı. Azalınca başını Cihan’ın kucağında buldu Firkat. Tavanı izleyerek anlattı, bütün hayatı oraya yazılmış da okuyormuş gibi. Durmadan. Dağ lalelerini, kekik kokularını, karın kapı boyuna vardığını. Firkat bunları anlatırken Boşnak kuşu rahat durmadı. Cihan’a kendinden fazla sevdirmedi Firkat’ı. Mumun ışığında otururlarken, kızın köyünden bahsederlerken, daha Firkat yaralarını açmadan Boşnak kuşu yatak odasından, kafesinden fırlayıp salona uçtu. Deli gibi dönmeye başladı mumun etrafında. Kız çığlık çığlığa kendini yere attı. Büyük ablasına tüfeği doğrultup öldüren üvey ağabeyini hatırladı. Herkesin işe güce gönderilip, aile meclisinin kararıyla ablasının ölüme terk edildiği günü. Akşam sütü sağmaya gittikleri ahırda ablasının, üvey ağabeyinin elindeki tüfekle kana bulanmasını hatırladı. Ağabeyinin ahırda tuttuğu güvercinlerin delirmiş gibi uçtuklarını, Firkat’ın yüzüne gözüne çarparak ahırın camından akşamın karanlığına uçup gittiklerini hatırladı.
Sabahı zor etti Firkat. Cihan onu uçsuz bucaksız sarsmış olsa da, sabaha kadar ellerini tutmuş olsa da, bütün yaralarını öpmüş olsa da gidecekti. Zil çaldı. Cihan banyoda yüzünü tıraş köpüğüne bulamıştı. Firkat kapıyı açtı. Tuhaf kadın elindeki yaş pastayla kıza baktı. Sizi bugün mü çağırmıştı Cihan? Aslında yarın çağırırsın demiştim ama neyse… Kusura bakmazsanız sizin bugünkü paranızı ödeyeyim ben, yarın gelip evi temizlersiniz. Şimdi eve ineyim de sürpriz bozulmasın. Bugün Cihan’ın doğum günü, hem de tanışma yıldönümümüz, siz gittikten sonra kutlamaya gelirim. Ama aramızda kalsın bu mesele, sakın Cihan’a söylemeyin. Firkat, tuhaf kadının merdivenden inişini izleyip kapıyı kapattı. Banyodaki su sesine karışmıştı Cihan’ın söylediği türkü. -İncir ağacısın, gam götürensin…- Ablasının gönderdiği kutudaki beyaz zarftan parayı alıp cebine koydu. Gri zarftaki kimliği çıkarıp dış kapının yanındaki aynaya baktı. Başka biriyim artık, adım Güneş. Sessizce açtı dış kapıyı Firkat. Merdivenlerden aşağı sessizce indi. Yalnızca tuhaf kadın gördü gittiğini.
Cihan o gün evi ilaçlamadı, sonraki gün ve diğer günlerde de… Firkat’ı getiren tahtakuruları yaşasın diye, belki yine onu getirirler diye ilaçlamadı.






