Tatilden Dönüş Sendromu
10 Eylül 2018 Öykü

Tatilden Dönüş Sendromu


Twitter'da Paylaş
0

Her tatil dönüşü eve girdiğim o an aynı his, aynı bakış. Yine geldik'le olsun ya gene de iyidir iyi düşüncesi içinde kapının kilidini çevirdiğim o an elimde kolumda taşıdığım bavulları ve çantaları lönk diye yere attıktan sonra yorgunlukla çıkan sonunda sözcüğü. Biraz hüzün, biraz da güvende olduğum, daha doğrusu her ayrıntısını bildiğim bir yere dönmenin rahatlığı çöküyor üzerime. Önce her eve has olan o koku çarpar yüzüne, sonra annenin “evin gibisi yok vallahi” cümlesi çınlar kulaklarında, otobüs ile gelinilmişse önce kendini yatağa bırakır sonra sessizliği dinler havada uçuşan tozları izlersin. Uçak ile gelinmişse bavulu açar, kirlilileri makineye atar, sonra tekrar uzanırsın. Sahilden getirdiğin kum taneciklerine uzun uzun bakar, buraya kadar eşlik ettikleri için teşekkür edip onları şehrin kanalizasyon kanallarına uğurlarsın. Denizden topladığın çakıl taşlarını ve deniz kabuklarını diğerlerinin yanına eklersin. Yola çıkarken özenle hazırladığın kıyafetler, yolda dinlenecek şarkılar, gezilecek yerler ve tarihi, nerde ne yenir-içilir tavsiye notlarının hepsi şimdi bir anı olmak için sıraya girdiler. Bekleyen faturalar, sulanacak çiçekler, havalanması gereken odalar, ütülenmesi gereken elbiseler, “vardım ben iyiyim” diye aranması gereken kişiler ile şemsiyeli sokak, çilingir sofrasında ki kabak çiçeği dolması, pansiyonun pofuduk kedileri, sahilde oynayan çocuklar... Hepsi ama hepsi birbirine karışır. Tatil ile gerçeklik arasında ki serapla mayışırsın.

Ara vermek için uzaklaştığınız sorunlu yıpratıcı ilişkinize geri dönmek gibi yaşadığınız şehre dönmek. Dönülen yer denizsiz bir şehirse özellikle. Rüzgârın ve güneşin vurduğu teninde uçuşan sarı tüylerine baktıkça masmavi denizi, anason ve kahve kokan daracık arnavut kaldırımlı sokakları hatırlarsın. Artık şehir hayatına senkronize olmanın vaktinin geldiğini bilirsin. Bir hüzün mevsimi olan sonbaharın arkasından gelmesi de cabası. Kafada tek soru olur genelde. Buradaki mı gerçek benim, yoksa orada iskelede ayaklarını sallayarak küçük çocuklar gibi gülümseyerek bıraktığım mı? Denize düşen mehtabın gölgesiyle konuşup, pansiyonun sallanan kırmızı sandalyesinde göğsünde kitapla uykuya daldığın o rahatlık burada var mı? Sahi en son ne zaman kafandaki tüm sorunlardan sıyrılıp sandalyede elinde kitapla uykuya daldın? Şimdi istemeyerek geldiğin kalabalıklar arasında bir süreliğine dolaba bıraktığın maskeyi gönülsüz olarak takma sırası. Bu şehirde insan olacağıma bu sahil kasabasında kedi olsaydım ya. Martıların bir çipura başı için çığlık çığlığa olan yemek yarışı yüzümü gülümsetmeye yetiyorken şimdi ofis masasında duran, aynaya yapıştırdığım “gülümse hadi!” postitini görmezden geliyorum.

“Şu beyaz panjurlu mavi kapılı ev kimin acaba? Pek de havalı ama. Kiminse kimin canım öğrensen ne olacak? Ne şanslı insanlar ama! Aman sürekli de yaşanmaz ki burada sıkılır insan” düşünceleri iye kendimi kandırmanın tesellisiyle omuz silkiyorum. Hayalini kurduğumuz şeylerin diğer insanlar tarafından kolaylıkla yapılışını, hatta yaşandığını görmek biraz canımı sıkıyor belki de bilemiyorum. Şehir hayatındaki ufak başarılarımız buralarda pek bir şey ifade etmiyor gibi. Bir de tatile çıkmadan evvel efendi efendi bavula sığan kıyafetlerin dönüşte havaalanında tartılırken fazla gelmesi niye? Ben ruhumun tortularını atmaya çalışırken kıyafetlerimin isyan çıkarması neden? "Onlara bile ağır geliyorsa işte dönmek” deyişimi anlamsız bir surat ifadesi ve zoraki gülümsemesiyle savuşturmaya çalışan uçuş personeli, seni de anlıyorum. Tatilden döndükten sonraki ilk pazartesi adaptasyon sorunu yaşanacak şimdiden belli. Ulusal yas gibi bir şey ilan edilmeli yahu, diye söyleniyorum kendi kendime. Geceden isteksiz isteksiz de olsa alarmı kuruyorum. Zorla uyumaya çalışıyorum ama nafile bozulan uyku düzeni durumu kabullenemiyor. Bedenim sabah uyanmak için hırçınlıkla kahvesini karıştırırken ruhum teknenin üstünde yastıkla yüzümün arasında bir yerlere sıkışmış durumda, farkındayım. O gün içinde birçok kez kulağıma dalga sesleri çalınıyor. Çok su kaçırdım galiba ondandır diyorum. Kaçamadığımız yerlere seferler düzenliyor hayallerimiz işte. Güneş düşer elbet yoluma diye umut ederek günlerimizi solduruyoruz bu gri kentlerde. Umut etmek işkence halini alıyor yavaştan. Ufak yeşillikler, minik su birikintileri arasında suni mutluluklarımızı fotoğraflandırıyoruz buralarda.

Düşündüm de, gittiğimiz yerlerde daha bir cesaretleniyoruz sanki. Söylemeye çekindiklerimiz, itiraflarımız, aşk acılarımız daha hoyratça çıkıyor ağzımızdan. Kelimelere daha bir can veriyor gibiyiz, yazılar yazıyor, şarkılara en içten ses tonumuzla eşlik ediyor, ağız dolusu sövmek istediklerimize kırık bir gülümsemeyle “aman boş ver be adam” diyebiliyoruz. Daha bir hoyratlaşıyor sevgimiz, rahatça dile getiriyoruz istediklerimizi. Üç günlük dünya be metaforu daha güçleniyor oralarda.. Yaşadığımızı mı hissediyoruz nedir? Giderken her şey bıraktığın gibiyse mi daha iyi, bir şeyler değiştiyse mi daha iyi? Karar veremiyorum. Bir süre sonra kısa bir tatilden; yılların yapamadığını beklediğim için hafif bir aptallık seziyorum kendimde. Aslında kafanın rahatladığı falan da yok; her şeyi beraberinde getirmişsin, dönerken de sırtında taşıyacaksın bunu çok iyi biliyorsun. Kişisel sorunlar bir kenara bir gün bile haberlere bakmadın mı ikinci gün dayanamaz bakarsın biliyorsun. Sokak ortasında sürüklenen bir cumartesi annesinin fotoğrafı çarpıyor mesela hemen suratına. İnsanoğlu ne garip. Bu ülkede yaşadığını sen hemen unutursun ama bu ülke unutturmaz. O zaman anlarsın bu sahil de, bu şehir de, hatta Afrika da dahil bu acıklı şiire. Canım sıkıla sıkıla erkenden demlenmeye başlıyorum. Ne olacak bu ülkenin hali diyen yaşlı amcaların ruh hali içerisindeyim geziden bu yana. Bütün sokağın dinleyeceği şekilde haberleri izleyen yaşlı teyzenin televizyonuna kulak veriyorum. Birkaç gün kötü haberlerden uzak durma isteğini başarıyla yerine getiremiyorum. Ülkenin bitik hali sanki buralarda yok gibi. 

Buradaki “bazı insanlar” süslü spiker kadının söylediği birkaç ağdalı yalana hemen tavlar. Balkondaki yaşlı teyze mesela anlatılanlara ânında inandı ve asla sorgulamadı. Ve ülkenin bölünmemesi için temennide bulundu televizyonu kapatıp balkondaki çiçeklerini suladı. Artık yarın sabahki sahil yürüyüşünde arkadaşlarına gündem haberlerini kendinden emin bir şekilde verebilir. Balkondaki çiçekleri her şeyden daha önemli çünkü. Küçük bir kınamayı bile hak etmiyor bu sistem yaşlı teyzenin nazarında. Bir çiçeğin tomurcuğu kadar değerli değil ölenler, yaralananlar, işsiz kalanlar. Bu uçurum hep mi vardı acaba, diye derin düşüncelere dalıyorum. Sorgulamamak ve biat etmek, yaşadığım bu muhteşem coğrafyanın en belirgin iki özelliği. Bunları ve daha fazla kötü haberlerin hepsini okumak ve izlemek için gri dükkânıma dönmek üzere havalanıyoruz bu mavi diyardan. Uçağın adını uyku uçağı koyuyorum. Ne vakit Ege’den Ankara’ya uçsam acayip uykum gelir. Başka hiçbir uçuşta gelmeyen uykum bu şehirler üzerinde gelir. Aslında benim uykum hep gelir. Bir ara kendime uygun bir bulut seçiyorum ve “müsait bir yerde inebilir miyim?” diyorum pilota. Ne pilot duyuyor ne de başka biri, zaten sonra tekrar dalıyorum. Kar beyazı yumuşacık olduğunu hayal ettiğim bulut içinde bir kedinin kendine yer yapması gibi yer arıyorum ve kalan uykuma orda devam etmeye karar veriyorum. İnsanlardan uzak bulutlara yakın. Az insan, az eşya, az sorun, çok kedi, çok köpek, çok kitap, çok deniz, çok gülüş ve özgürlük. Sorumluluklarımı sıfırlayıp bu buluta taşınmak istiyorum efendim. Arz ederim.

Yukarıdaki resim: Vladimir Nikulin


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR