Ters Giden
29 Mart 2019 Öykü

Ters Giden


Twitter'da Paylaş
0

Ters gittiğini fark ettiğimde yine aynı tepkiyi verdim. Daha doğrusu bir tepkisizlikti bu. İstanbul’da oturmama ve ayda en az iki kere Beşiktaş’tan Kadıköy’e gidip gelmeme rağmen vapurun tersini düzünü bir türlü öğrenememiştim. Ne yapmalıydım? Girerken görevliye sorsam olmaz, vapur hareket edince kalkıp önümdeki koltuğa otursam hiç olmaz, İstanbul’a yeni gelmiş bir turist sanırlar. Yakışır mıydı bana? İstanbul’a ayak uydurmuştum ben. Oturup makus talihime boyun eğecek ve yine ters gidecektim. İstanbul’un yenisi değildim.

Sahi ben İstanbul’a ne zaman gelmiştim? Topu topu iki yıl oldu aslında. Yazar olma hevesiyle çıkıp gelmiştim. O kapı senin bu kapı benim derken Ankara’da olmuyordu. Hem İstanbul’a geleli yirmi yıl olsa ne olacaktı ki? Vapurun kıçını başını öğrenince İstanbul’a uyum sağlamış mı oluyordum? Karşımdaki adam da ters gidiyor. İstanbul’un eski günlerini görmüş, doğma büyüme bir İstanbul beyefendisi olmalı. Hem bak, ters otururken Haydarpaşa’yı daha uzun süre görebiliyorum. Daha ne isteyeyim? Can Haydarpaşa, içinde geçmiş zamanın hayaletleri dolaşıyor. Merdivenlerinde kim bilir ne buluşmalar, ne ayrılıklar yaşanmıştı. Nasıl kıydılar sana?

Güneş batıyor. Beşiktaş’a varmadan hava kararmış olur. Vapurdaki boşluğu bir ses dolduruyor. “Çok yorgunum,” diyor gençten bir adam. “Beni bekleme kaptan.” Nâzım Hikmet yazıyor, Cem Karaca okuyor, bir konservatuvar öğrencisiyse karın tokluğuna yorumluyor. Hep merak etmişimdir, vapurdaki bu müzisyenler günde acaba ne kadar kazanıyor? Bereket, kazançlarında gözüm yok ama karnı doyuyor mu, kirasını ödeyebiliyor mu? Bu sefer havadan sudan bir sohbet açıp soracağım.

İstanbul beyefendisinin karısı, “Bak Erkan,” diyor. “Ne iyi ettik de geldik çocuğu görmeye, geleceği yoktu haytanın.” “Evet hanım,” diye karşılık veriyor. “Gelmeyeli on yıl olmuştur.” Bu adam bir İstanbul beyefendisi falan değil. Naif ve iyi bir adam olduğu her halinden belli ama İstanbul’da doğup büyüdüğü ve bu şehri bildiği yok. Buradan benim de bilmediğim yönünde bir sonuç çıkıyor. Demek ki iki yıl İstanbul’u tanımak, İstanbul’a tutunmak için yeterli değil. Heyhat! Ama bazen vapura bindiğimde vapurun gideceği yönün farkında olarak doğru yöne otururdum. İşte o yolculuk boyunca tarifsiz bir huzura kavuşur, İstanbul’a alıştığımı, burada tutunduğumu düşünür, bu iç tatminle birlikte belli belirsiz sırıtırdım. O an benden iyisi yoktu. Ta ki bir sonraki sefere kadar. İki hafta sonraki binişimde kafamda bir esriklik, yine bir Kadıköy dönüşünde kartımı cihaza okutur, yan cihazdan “yetersiz bakiye” uyarısı gelirken kendi kartımda bakiye olmasının gereksiz gururuyla kendimi vapurda bulur, bu sefer doğru yöne oturduğumu, İstanbul’a alıştığımı, tutunduğumu sanırdım. Sonra vapur yine ters gitmeye başlardı. O hafta bütün işlerim de ters giderdi. Ya işsiz kalırdım ya da banyonun tavanı akmaya başlardı. Şans perilerinin o anki keyfine göre her ikisi birden de olabilirdi. İşte o zaman bir sonraki vapur yolculuğumda bu hatayı tekrarlamayacağıma ant içer ama neredeyse her seferinde yine aynı hatayı yapardım. 

Ben geçmiş yolculuklarıma dalıp giderken vapur iskeleye yanaştı. Her zamanki gibi kalabalığın azalmasını bekleyip kapıya yöneldim. Konservatuvar öğrencisine bırakın kazancını sormayı, emeğine sağlık bile diyemeden cebimdeki bozuklukları önündeki keseye bırakıp Beşiktaş’a adım attım. Hava kararmıştı. Kendime kızıyordum. Hadi iskeleyle sancağın ne taraf olduğunu bilmiyorsun, kıçla başın nerede olduğuna bir bakıp öyle otursana be adam. Yok. Ters gitmek midemi bulandırsa da kaderime boyun eğecek ve her seferinde ters gidecektim. Sanki ters gitmek ayıpmış da bunu saklamam gerekirmiş gibi yine gözlerimi doğru yönde oturan insanlardan koruyacak bir yer arayacaktım. Neyse ki gözlerimi saklayacağım yeri biliyordum. Çantamdaki kitap... Açtığım sayfalar her seferinde aynı hikâyeyi anlatacaktı. İstanbul’da tutunamayan bir adamın hikâyesini. 


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR