Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

18 Ocak 2023

Öykü

Türkân

Yasemin Seven Erangin

Paylaş

1

0


Yaz mevsiminin sabahını ayrı severim. Her mevsimin sabahı başka güzeldir ama yaz mevsiminin sabahı bambaşka güzeldir. Hava ılık, yanağıma değen rüzgârdan anlıyorum bunu. Gözlerimi henüz aralamamışken bunların aklımdan geçmesi tuhaf ama benim de tuhaf olduğum söylenir zaten. Aralıyorum gözümü. Güneşin cılız ışıkları kirpiklerimin arasını dolduruyor. Saate bakıyorum, sekiz on beş henüz. Kalkıyorum yataktan. Oturuyorum. Salondan gelen televizyon sesi, odamın başköşesine kurulmuş. Şaşırmıyorum buna. Anlıyorum ki babam kahvaltı etmeye hazırlanıyor.

Babam için sesler önemlidir. Babam o seslerde nefes alır sanki, hayatını şekillendirir, ruhunu aydınlatır, hüzne bulaştırır. O seslerimin içinde yaşar. Tabii her ses için bu söylenemez ama genelde böyledir. Dinlediği müzik, izlediği program, dinlediği spor yorumları, ağzında çiğnediği lokmanın sesi bile önemlidir.

Annem, babam evde iken adeta kaçar bu evden. O da sessizliğe sevdalıdır. Annem evdeyse sesler kilitlidir, sesleri esir etmeye bayılır. Hatta zamanı biler durdurur. Evdeki saatlerin pillerini söker, en tahammül edemediği sestir saat sesi. Annem kendi sesini dinlemekten yanadır oldum olası. Her işini sessizliğin içinde yapar, o hayatını sessizliğin içine inşa etmiştir denebilir. Gündüz gider evin arka bahçesinde oturur, sokak sakinse merdivenlerde oturur, bazen arkadaşlarını kâğıt oynamaya bahçeye çağırır. Arkadaşları da onun huyunu bilir, en çekişmeli oyunu bile derin bir sessizlik içinde oynarlar.

Yeniden yatağıma yatıyorum, ılık rüzgâr hâlâ içeride. Ses yükselerek gelmeye devam ediyor. Türkân Şoray ağlıyor, yalnız, sokak ortasında kalmış, hüzün dolu. Babam da onunla ağlıyor… Hayatının uzun bir dönemi setlerde geçmiş biri için bu filmleri, bu sahneleri bu kadar yoğun hissetmesi doğal. Doğal olmayan şey babamın çıldırtıcı aşkı... Bu evde aslında dört kişi yaşıyoruz, annem, babam, ben ve Türkân.

Babam bu mahallenin yerlisi, burada doğmuş, burada büyümüş. Annemle burada evlenmiş. Hatta bu mahallede keşfedilmiş, on iki yaşında. Yeşilçam oyuncularının vakit geçirmek için sıklıkla geldiği bir kahvehanede çırak olarak çalışıyormuş o sıralar. Yeşilçam figüranlarından biri onun karakter yüzü olduğunu söylemiş, onun yalancısıyım ben. Başlamış figüranlık yapmaya. İrili ufaklı rollerden sonra diyaloglu rollere geçmiş. Kalbini fena halde kaptırmış bu işe. Çok uğraşmış, çok ağlamış, çok çalışmış, çok kıvranmış, zaman zaman vazgeçmeye çalışmış ama olmamış. Hayatının aşkı olmuş bu iş. Setteki koşuşturmaya, ışıklara, sahne çalışmalarına, sufle verenlere, yönetmenlere, oyunun içine giren oyunculara, kameraların arızlarına bile hayranmış. Bir gün Biryantin Kemal’le tanışmış. Setlerin aranan yüzüymüş Kemal. Babamla yakın arkadaş olmuşlar ve Kemal gittiği her sete bonus olarak babamı da götürür olmuş. İkisi de çok sevilen, çalışmak istenilen figüranlar olarak güzel paralar kazanmışlar. O zamanlar bu zamanlar gibi değilmiş, figüran dediğin önemliymiş. Dedem olacak hayal ezici bu duruma müdahale edinceye kadar babam hayallerinin yaşamış setlerde. Babamı zorla askere yollamış. Hatta kaçak diye kendi oğlunu ihbar etmiş. Yirmi bir yaşında askere gitmek zorunda kalmış babam. Dedemin amacı asker dönüşünde babama bir iş kurup onu evlendirmekmiş, öyle de olmuş.

Uzun bir süre uzak kalmış babam setlerden, döndüğünde annesinin ona uygun gördüğü mahalleli bir kızla evlenmiş. Annemle. İki aile, uzun yıllar komşuluk yaptığı için aileler arasında hiçbir sorun yaşanmadan evlenmiş bizimkiler. Babam ve annem çocukluktan beri birbirlerini tanıyorlarmış, doğal olarak birbirlerini çok yaralamış, çok ağlatmışlar. Düğünleri üç gün üç gece sürmüş. Neticede kapı gıcırtısına oynayan bir ırkın mensubu olmak kolay değil. Babam, bir bankada güvenlik görevlisi olarak işe başlamış Biryantin Kemal setlere gitmeye devam ediyormuş ve babam bunu duydukça öfkesinden deliriyormuş. Aklı hep oradaymış ama sadece setlere gidememesi değilmiş onu delirten, bir de aşkı varmış. On beş yaşındayken Türkân Şoray'la bir filmde oynamış. Öyle figüran olarak değil. Başkahramanın arkadaşı olarak. Öyle bir âşık olmuş ki babam, erimiş resmen. Öyle diyor anlatanlar.

Bankada güvenlik görevlisi olarak çalışmak babamın gücüne gidiyormuş. Özlemiş hem seti hem de Türkân'ı. Babam yirmi altı yaşındayken ben doğmuşum, annem henüz yirmi dört yaşındaymış. Adım “Türkân” olmuş, ufak tefek çirkin bir bebeğe verilecek en son isim bir aşktan sebep, bana verilmiş. Ben doğduktan birkaç ay sonra bankanın iflas etmesi sebebi ile babam işten çıkarılmış. İçten içe sevinmiş bu duruma, iş aramak için evden çıktığı her gün aslında setlere gidiyormuş. Annemin bunu fark etmediğini sanarak rahat rahat geziyormuş setten sete. Annem, yalnızca ses etmiyormuş, kırılsın, dağılsın, parçalansın istiyormuş. Annem ses etmedikçe babam setlere gitmeye devam etmiş, iyi de para kazanıyormuş. O beklediği gün gelmiş babamın, Türkân Şoray'a olan aşkı, onları aynı sette buluşturmuş. Türkân Şoray'a aşkını ilan etmiş babam, öyle cesurca, öyle gözü kara, öyle umursamaz. Sette herkesin ortasında, herkes ona bakarken. Türkân Şoray incitmemiş elbette onu, rencide etmemiş, aşağılamamış yalnızca reddetmiş. İşte o ret babamı içine gömmüş. O setten sonra babam setlerle olan bütün bağını koparmış. Başka bir bankada güvenlik görevlisi olarak çalışmaya başlamış. Set hayatına nokta koymuş, aşkını da kalbine kilitlemiş.

Annem babamın Türkân'a olan aşkını hiç kıskanmamış, herhalde erişebilir olmadığını bildiğinden. Tuhaftır annem zaten, dokuz yaşındayken, tam da yurt değiştirirken ateşli bir hastalık geçirmiş… Üç gün düşmemiş ateşi. “Ateş beyninde saklanmış, o günden beri tuhaftır senin anan," der anneannem. Babam Türkân'a âşıktır, annem ise sessizliğine.

Yastığımın altına sakladığım kitabımı alıyorum elime ama okumak gelmiyor içimden. Pikeyi suratıma kadar çekiyorum. Ses gittikçe yükseliyor. Babam yine aşkını avucuna almış. Kumandanın tuşu ile paylaşıyor acısını. Yükselttikçe yükseltiyor sesi. Kendimi yataktan kazırken onun buğulu sesi kulaklarımda yankılanıyor. Yataktan kalkıp salona geçiyorum. Babam dağınık yatağında, eğreti şekilde oturuyor. Kahvaltı sofrası masada.  Günaydın dememe fırsat tanımadan sataşıyor babam.

“Nereye Türkân?”

“Sana da günaydın baba.”

“Günaydın evladım, nereye gidiyorsun?”

“İşe baba… Nereye olacak?”

“İşin rast gelsin evladım.”

Annem yine evde yok, Eco ile birlikte kapıda oturuyor. Minderleri yan yana koymuşlar, ikinci basamakta fısır fısır konuşuyorlar. Annem ne zaman Eco'ya fal baktırsa bir sorun var demek oluyor. İnsan yalnızca meraklı olduğu için değil umut aradığı için de fal baktırır ya anneminki de o hesap. Kapının eşiğine dayanıp onları dinliyorum, Eco beni fark edince sol gözünü kırpıp gülümsüyor. Bu gülümsemenin ne anlama geldiğini biliyorum. “Kurtar beni Türkân!” Ben de ona göz kırpıyorum. Eco, bizim mahallenin falcı eşcinseli. Fal bakışıyla nam salmış, kendini satmaktan bu fallar sayesinde kurtulmuş, hayatına bu fallar sayesinde çeki düzen verebilmiş.  Uzun boylu, çelimsiz, yakışıklı bir çocuktur Eco. Ailesi onu evden kovduğundan beri bu mahallede yaşar, bu mahalleye yabancı olanlar ona “ibne” dese de o mahallenin en sevilen kişilerinden biridir. Küçük bir yalanla annemin eve girmesini sağlayıp Eco'yu kurtarıyorum. Bana dair birçok şeyi biliyor Eco… En bilinen tabirle sırdaşım. Eco, sigarasını ve minderini alıp hızlıca vınlıyor eve. Annem eve girdiği anda yalanımla karşılaşıyor muhtemelen, merdivenlerin ilk basamağına koşup bağırıyor ardımdan.

“Türkân, Allah cezanı versin senin!“

Evin sokağını bitirirken duyuyorum annemin sesini. Bu sokaklarda büyümüş olmanın rahatlığı ile geçiyorum evlerin önünden, çok uzağa gitmiyorum zaten. İki sokak aşağı iniyorum. Kapı önlerine serilmiş kilimlerin üzerinde evcilik oynuyor kızlar, oğlanlar ise ellerinde misketleri sağa sola koşuyorlar. Bu sokakları seviyorum, dokusunu, kokusunu, patırtısını, aşklarını. Hatta terliksiz gezen çocukların kirli topuklarını bile seviyorum.  

Sokağın başındaki kırmızı eve bakarken rüyamı anımsıyorum. Tebessümün yüzümde dağıldığını hissediyorum. Dükkâna varmama birkaç adım kala, karşıdan gelen kişinin Göksel olduğunu görmek ruhumu titretiyor. Göksel mavi, tiril tiril gömleği, ahenkli siyah saçları ve koyu yeşil gözleriyle yaklaşıyor, kalbimde fırtınalı bir dalga, bir saz sesi yükseliyor. Göksel,  ağustos sıcağı gibi içimi kavuruyor. Yaklaştıkça yanaklarımın titrediğini, üçe vurulmuş saç diplerimin sızladığını hissediyorum. Aşkın ritmik işkencesini yaşıyorum. Göksel'le aynı lisede okuduk, art arda sıralarda oturur, birlikte top oynar, birlikte dönerdik eve. O zaman da âşıktım ona. Ben ona âşık doğmuştum sanki. Başkadır Göksel, bu dünyaya ait değildir. Öyle temiz kalbi vardır ki onu dışardan görenler kalbine bakar sanki. Devrimcidir bir de. Eylemlerden geri durmaz, sesi hep kısıktır. Hayatı ciddiye alan yegâne çingenedir. Yanımdan geçerken yavaşlıyor, gözlerini kısıyor, inci dişleri görünüyor.

“Nasılsın Türkân?”

“Ne olsun hep aynı, işe gidiyorum. Sen nasılsın?”

“Farklılık yok derse gidiyorum, iyiyim ama.”

“Bizim çocuklarla mi dersin?”

“Evet matematik dersimiz var.”

“Ne güzel.”

“Bir gün sen de gelsene derse, çıkışta bir şeyler yaparız.”

“Ne gibi mesela, eyleme gitmek gibi mi?”

“Of Türkân, söylemedim varsay.”

Konuşmamızın son cümlesi bu oluyor. Allah cezanı versin Türkân! Espri yapmak kim sen kim, gerzek. Göksel sırtını döğüp gidiyor. Ben öylece kalıyorum, sırtımda bir ton aşk yükü. Arkama bakamıyorum, yürümeye başlıyorum. Gözlerimde nem, kamburumu çıkararak giriyorum dükkâna. Kâmil, dükkânın ortasında uyuyor. Topal kedi Kâmil, beni fark ettiği anda içecek dolabının kenarında devam ediyor uykusuna. Etrafa çekidüzen vermek için kolları sıvıyorum hemen ama Göksel çıkmıyor aklımdan. Yaptığım boktan espriyi hatırladıkça öfkeleniyorum kendime. Süpürgeyi almak için davranıyorum ki, aynada kendimle karşılaşıyorum. Elimde siyah bir tespih olduğunu fark ediyorum önce, sonra siyah geniş tişörtümün altındaki memelerimi fark ediyorum, elimi saçıma götürüyorum, saç diplerim terlemiş. Kısacık saçlarım var. Yüzümde çapaklar. Ne olduğu, nasıl hissettiği, nasıl yaşadığı belli olmayan, ortaya karışık bir tip olmak korkunç geliyor. Dönüp tespihi fırlatmak istiyorum, yapamıyorum. Dükkânı süpürüyorum. Aklımdan geçenler canımı sıkıyor. Dükkânı süpürmeye devam ediyorum.  

Saat on bire geliyor, birazdan Halil amca gelecek. Her gün aynı saatte gelir, sabah kahvesini dükkânda içer. Baygın, uykulu, acılı bakar gözleri. Lakabını ilk duyduğum anı hatırlıyorum, Cenaze Halil… Bir insana neden böyle bir lakap layık görülür. Cenaze gibidir evet, ölgün, ruhsuz, acılı, kimsesiz... Yine de çok acımasızca geliyor bu lakap bana, her duyduğumda tüylerim diken diken oluyor. Onun hikâyesi başka türlü yaralar beni. Çok güzel giyinir Halil amca, karısı Candan'dan kalma bir alışkanlıktır. Yaz kış takımla gezer, jilet gibi ütülüdür her şeyi. On numara adamdır, babamın yakın arkadaşı olmasının bana sağladığı avantajla kullanarak çok rahat davranırım onun yanında. Varlıklı bir adamdır Cenaze Halil, uzun yıllar müteahhitlik yapmış, varını yoğunu işine aktarmış karşılığını da almış. Bundan on yıl önce karısı Candan bir gece asmış kendini. Halil amcanın inşaat sektöründe bir numara olduğu yıllarda bir site inşaatında bir işçi, iskeleden düşmüş, orada çalışan işçilere sus payı bir ton para vererek işçinin cesedi üzerine inşa ettirmiş apartmanı Halil amca. Ölen işçinin ailesine de başka bir hayat kurdurmuş başka bir şehirde. Karısı Candan ise şiire tutkunmuş, durmadan yazar, okur, şiir kitapları çok okunurmuş. Asi, öz güvenli, güzel bir kadınmış Candan. İşçi bir aileden geliyormuş Candan. İnşaat bittikten sonra Halil amca dayanamamış her şeyi anlatmış karısına. Candan evini ayırmış önce onunla, hemen boşanmamış, kızı Asya’yı düşünmüş sanırım. Yüzüne bakmaz, gerekli olmadıkça konuşmaz, onunla kol kola gezmez, davetlere katılmaz olmuş Candan. Halil amca pişmanmış. Ölen işçinin çocuklarını okutmuş, karısına, ailesine destek olmuş. Ama ne kendi affetmiş kendisini ne de karısı Candan affetmiş. Asya, liseyi bitirir bitirmez yurt dışına gitmiş okumaya. Aradan çok uzun yıllar geçmesine rağmen, Candan onu affetmemiş. İçi kaldırmamış olanları. Birkaç gün Candan’dan haber alamayan Halil amca Candan’ın evine gitmiş. Kapı duvarmış. Kırmış kapıyı girmiş içeri, Candan tavada asılıymış. Koltukta bir not duruyormuş.

“Seni hiç affetmedim Halil. Hem de seni çok sevdim. Asya, asla bilmesin bu olayı. Öldü annen de ona ama senin yüzünden olduğunu söyleme. Seni çok sevdim ve hiç affetmedim.”

Halil amca bütün bunları babamla rakı içerken anlattı bir gece. Ben odamdan dinledim bu olanları. Mahallede benden başka kimse bilmez. Ben, babam ve Cenaze Halil. Ben kahveleri söylediğim anda Halil amca giriyor içeri. İki dirhem bir çekirdek geliyor süzülerek, gömleği açık sarı. Ah Halil amca ah...

“Günaydın Türkân, kahveleri söyledin mi kızım?”

“Söylemez olur muyum hiç, gelir az sonra. Yine çok fiyakalısın be.”

“Kızım şu dilini değiştirsene yahu, şöyle hanım hanımcık, tatlı tatlı konuş.”

“Ya Halil amca ben öyle kibar, hanım hanımcık, çıt kırıldım bir kız olsam bu büfede çalışabilir miydim sence?”

“O da doğru kızım, benim hiç aklıma gelmedi işin bu tarafı.”

Benim bu cevabımdan sonra Halil amca kahvesini bir çırpıda içip  çıkıyor. O çıkınca dükkândan uzaklaşmasını beklemeden ben de kendime sabah kahvemi söyleyip geçiyorum kapının önüne, taburemi atıp izliyorum etrafı. Kahvem geliyor, bir sigara tellendiriyorum sabah kahvemle. Birkaç müşteri geliyor, birkaç yol soran… Evlerin renkliliği beni her gün biraz daha bağlıyor buralara, bizim buralarda kahveler, kiliseler, pavyonlar, garsoniyer evler, muhafazakârlar, konsomatrisler, her türlü mekân, her türlü insan var. Ama biz millet olarak hem çok renkli hem çok hüzünlü, hem de hiç ciddiye alınmayan bir azınlığız. Tuhaf bir milletiz işte.

Sesler geliyor birkaç apartman yandan, Gergedan Şadiye ve Serçe Zeki'nin sesi. Yine  kapışıyorlar anlaşılan. Gergedan Şadiye çok sever Zeki'yi, döver söğer ama yine de çok sever. Zamanında pavyonda basıyor bunu Şadiye. Zeki'yi kucağında çok güzel bir dansözle görünce yaka paça eve getiriyor bunu. Kıçını dağlıyor, demir maşa ile hem de! Zeki de serçeleri çok seven, deli bir adamdır. Şu hayatta vazgeçemediği iki şeyden biridir serçeler. İlki de Şadiye’dir zaten. Sigaramı bitirip içeri geçerken sesler yükselip yükselip azalıyor. Sesler iyice azalınca Necdet geliyor. Lastik Necdet. Öyle tuhaf bir vücudu var ki Necdet'in, hepimiz çocukluğumuzdan beri öyle diyoruz ona. Asıl adı Cemre. Annesi onun kız olacağını umut ederek Cemre koymuş ismini. Doğunca da değiştirmek istememiş. Kısmeti bu deyip yazdırmış kimliğine Cemre'yi. Cemre isminden nefret eder Necdet ama annesine hürmetinden değiştirmez. Mahalleli onu Lastik Necdet diye çağırır. Bir kez Cemre deme hatasına düşmüş Paf Paf Ekremi bacağından bıçaklayınca Necdet, bir daha kimse ona Cemre deme gafletinde bulunmamış zaten. Ses olsun içeri dolsun diye açıyorum televizyonu. Kral TV açık, pop şarkıcıların klipleri dönüyor. Tarkan var ekranda... Ne güzel çocuk diye dalıp gitmişken ona Salih abi sesleniyor yukarıdan.

“Türkân, kız zilli bak buraya.”

“Ne bağıyorsun Salih abi?”

“Duymuyon kızım.”

“Duyuyom abi söyle.”

“Tamam tamam uzatma, bir paket sigara atsana bana.”

“Zıkkım iç Salih abi, bırakamıyorum dükkânı,” diye bağırıp savıyorum başımdan.

Biraz sonra Salih abinin teknocu oğlu Kadir geliyor. On lira uzatıp bir sigara alıyor, üç tane de çikolata çalıyor, ses etmiyorum. Öyle sıradan geliyor ki bunlar bana, önemsemiyorum. Hesapta mallarda filan yanlışlık çıkmasın diye anlatıyorum bunları Halil amcaya tabii. O da önemsemiyor, burada herkes aile, herkes kavgalı, herkes yaralı.

Mahallenin hengâmesi ile ediyorum akşamı.  Ve hatırlıyorum ki, Göksel'in dersi bitti, birazdan buradan geçecek ve ben yolunu kesip özür dileyeceğim ondan. Aynaya bakıyorum, saçlarımı düzeltmeye yelteniyorum ama kafamda saç yok ki. Sıçayım ağzına Türkân diye kendime kızıyorum. Dün dükkâna uğrayıp makyaj malzemelerini bırakan Fidan'ın söylediklerini hatırlıyorum. “Gözüne bir kalem, dudağına bir ruj sürüver kızım. Böyle olmaz,” demişti Fidan. Göksel'den sonra Fidan, unuttuğum cinsiyetimi bana hatırlatan, çocukluğunda dizleri kanarken bile saçlarım bozulmuş mu diye soran yegâne arkadaşım. Fenadır, sinsidir, meraklıdır, çapkındır... Babasına düşkündür, e biraz da korkar ondan. Babası izin vermediği için makyaj malzemeleri burada durur, gelir burada yapar makyajını eve giderken de siler. Fidan'ın makyaj malzemelerini alıyorum, dükkân aynasından bakarak zar zor sürüyorum bir göz kalemini, sonra yakıştırmıyorum kendime siliyorum. Aman diyorum hiç uğraşamam. Yanık kalbim küllenmesin be!

Tam böyle düşünürken Fidan geliyor, malzemelerini alıyor, hızlıca makyaj yapıyor. Sevgilisi Kilit Selim alıyor onu mahallenin sonundan, bu saatte nasıl izin aldın babandan diyorum, göz kırpıyor sadece bana. Gezmeye gidiyorlar.

Dükkânın önüne oturuyorum, elimde çay bardağı. İnce belli olanından. Göksel'i görüyorum. Üzerini değiştirmiş, siyah gömleği, sarı saçları, titretiyor yine beni. Kalbimin sesini duyan var mı? Göksel yanımdan usulca geçerken bardağı taburenin yanına bırakıp hemen koşuyorum. Kolundan tutuyorum. Gözlerimde binlerce özür… Onun gözlerinde kabul görünüyor.  Ne de olsa hukukumuz var.

“İşin var mı Türkân?”

“Yok çıkacağım birazdan, gel gazoz ısmarlayayım.”

“Kapat dükkânı da biraz yürüyelim.”

“Olur, bekle azcık.”

Dükkâna dönüp annemi arıyorum, açmıyor. Ellerim titriyor be! Aşk, sen bol titreşimli bir müziksin… Kasadan biraz para alıyorum, kapatıyorum dükkânı. Semtin en sakin çay bahçesine doğru yürüyoruz. Hava kararmış, aşk cıvıl cıvıl ötüyor içimde. Dudağından öpmek istiyorum ama yapamıyorum elbette.

Çay bahçesinin en ışıklı yerine oturuyoruz. Nasıl âşık oldum ben sana Göksel. Bakışına, ruhuna, devrimciliğine, çingeneliğine... Ben çay söylüyorum, o gazoz... Hava ılık, yıldızlar parlak. Ayaklarımın altından deniz geçiyor sanki ama kalbimi soğutmaya yetmiyor. Göksel kokuyor bütün evren, sanki içinde kalıp çivileneceğimiz anlar doluyor her bir köşeye. Göksel gazozunu yudumluyor ben de ılık çayıma atıyorum kırık şekeri. Pembe, şekilli dudakları kıpırdamaya başlıyor Göksel'in, ah canım çocuk.

“Türkân sana bişi diyeceğim ama kızmak yok.”

“Neden kızayım Göksel ayıp ediyorsun, dökül.”

“Ben âşığım Türkân, uzun zamandır ağrıyor kalbim aşktan. Şarkılar, şiirler, türküler söylüyorum ona hayalimde. Çok âşığım Türkân senden başka yardım edecek kimse de yok bana.”

Dilim damağım kuruyor, elime alıyorum çay bardağını kaldıracak gücüm olmuyor. Neler geçiyor aklımdan, kimler geçiyor ama çaktırmıyorum ona. Belki o kişi benimdir diye düşünmeden edemiyorum ama buna ben dahi inanmıyorum.

“Kim peki söyle bakalım, rahatla lan biraz.”

“Kızmak yok ama.”

“Aman be oğlum manyak mısın ne kızıcam sana, söyle be.”

Göksel masada duran tespihimi alıp gülümsedi.

Ağzım kulaklarıma yürüdü. Göksel’in gözleri ışıldadı. Ben artık onun sevgilisiydim.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Cumhuriyet’in Gözü “Othmar Pferschy”Derya Önel
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

S. E. Breitegger

7 Şubat 2026

Pedro Paramo Bir Mihenk Taşı

Juan Rulfo bir anda böylesi bir romanla ortaya çıkan bir dahi miydi? Dahi olduğu su götürmese de, her edebiyat dâhisi gibi Rulfo da kendini metinlerarası ilişkilerle beslemişti.Sosyal medyada geziniyordum. Instagram’da karşıma Viyana’da birlikte yüksek lisans yaptığım bir..

Devamı..

Yedi Kadran: Klasik Malikâne Gizeminde..

Catherine Wynne

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024