Uçma Sırası
28 Eylül 2019 Öykü

Uçma Sırası


Twitter'da Paylaş
0

Adam “Şuna söyle de sussun,” dedi. Kızgınca kafesi işaret etti. “Ne duruyorsun hadisene.”  “Ne güzel ötüyor,” dedi Ali. “Anamın yadigârı hem, neden kızıyorsun ki? “Adam sesini çıkarmadı, yutkundu sadece. İçtiği sigaradan ağzının içi çamur gibiydi. Biriken balgam kitlesini yutarken, boğazının ağrımasına engel olamadı. “Kuş” ve “Ana” kelimelerini düşündü, iki eliyle de hızlıca tekerlere el attı. Sehpaların, sandalyelerin, halıların olmadığı sadece iki eski koltuğun bulunduğu salondan hızlıca mutfağa kadar geldi. İstanbul’un soğuk kışının iyiden iyiye hissedildiği bir gündü. Akşam olmak üzereydi. Adamın sabahtan beri yolunu gözlediği oğluyla birlikte olma zamanıydı. İçinden, şimdi yine eski defterleri yoklama, dedi. Akşam akşam kavga etmek berbat bir şey, yazık olur. Derin bir nefes alıp, mutfak penceresinin rüzgârdan inleyen sesini dinledi bir süre. Yalıtımı gitmiş, eskimeye yüz tutmuş pencerenin arasından içeri dolan soğuğu hissetti. Hafifçe titredi. Ali’nin elindeki telefonla birisiyle yazıştığını görüyordu. Kuş galeyana gelmiş isyan edercesine ötmeye devam ediyordu.

Tekerlere hışımla asılıp olduğu yerde ustaca bir manevra yaptı adam. Hızlıca salona Ali’nin yanına kadar geldi. Ali kuşu çok seviyordu, adamsa son günlerde evde tek başına kaldığı anlarda kafesin içinde sinirle kanatlarını çırparak yerinde duramayan kuşun, başkaldırışını, uzun uzun ötüşünü, tünekte her iki kanadını açıp titremesini, yüreğine saplanan bir oktan yayılan acıyı hisseder gibi seyrediyordu. “Baba, bu kuş neden hep bu saatlerde ötüyor, anlamıyorum,” dedi Ali. Elindeki telefonu koltuğun kenarına bırakıp, ayağa kalktı. Duvarda asılı kafese kadar ilerledi. Yüzünü yaklaştırıp işaret parmağını kuşa doğru yaklaştırdı. Kuş tüneğin ortasında boğazını şişirmiş ötüyordu.  Kendisine doğru uzanan parmak ve kocaman kafayı görünce aniden sustu. İyiden iyiye ihtiyarlamış küçücük ayakları tüneği sımsıkı sarmış, kafası şaşkınlıktan bir o yana bir bu yana dönüp duruyordu. Kabardı hemen sonra. Vücudu top gibi şişti. Kanatlarını açıp, gagasıyla kafes telinin arasında duran, etleri lime lime olmuş, parmağa doğru uzandı. Tırnağı gagalamaya çalışırken, küçücük dili, kırmızı bir et parçası gibi loş ışıkta parladı. Akşam karanlığı dışarıdan içeriye dolmuş, kuşun bu sinirli hali hem adamı, hem de Ali’yi tedirgin etmişti. “Bu fena kızışmış,” dedi Ali. “Farkında mısın?” Kafesin başından ayrıldı, telefonu bıraktığı koltuğa oturdu. Adam diğer koltuğun üzerinde duran kitabına uzandı. Yatak odasına gidip kuştan, oğlundan mümkün mertebe uzakta okuyacaktı. Oda karanlık olsa da, okumak için ışık düğmesine uzanması gerekse de. Hızlıca tekerlekli sandalyesini döndürdü, iki eliyle tekerlere asıldı. Ali ilerleyen tekerlerin çukurlaşan parkelerin üzerinden geçerken çıkardığı seslere kulak kabartıyor, bu da içini burkmaya yetiyordu. Aniden ayağa fırladı. “Gitme. Buranın suyumu çıktı. Ne var yatak odasında.” Adam gür ve bir o kadar da sert çıkan sesi duyunca durdu. Kollarını sarkıtıp bir süre bekledi. Yavaşça tekerlekli sandalyesini döndürdü. Kuş da Ali’ye bakıyordu adam da. Karanlık olabildiğince odaya çökmüştü. Ali’nin gözlerinin etrafındaki siyah çukurlar koyu karanlıkta bile belli oluyordu. Gözleri her ne kadar daima gördüğü gözler olsa da, bakıldığında tüm dertleri unutturacak kadar güzel bir deniz yeşiliydi. Bu gözlerde sevgi, bu gözlerde hayat vardı.

Balkonun açık camından aniden evin içine dolan ezan sesi işitildi. Adam iki eliyle oturduğu sandalyenin kolçaklarını sımsıkı kavradı. Gözlerini kapayıp ezan sesini dinledi. Yüreğinden kopup gelen bir şeyler- ki bu duygulardı sadece, boğazında düğümlendi. Orada öylece kaskatı kendinden geçince, ne yapmak istediğini unuttu. Kendini bayağı garip hissedip hüzünlendi. İçinden de, o gözlere kurban olurum, dedi. Ali babasının az önce tekerlekli sandalyeyi hışımla sürüşünü, loş ışıkta hareket eden omuz kaslarını hüzünle izlemişti. Bir zamanlar bu evde neşeyle koşturarak babasıyla oynadığı oyunlar gözünün önüne gelip durdu. Hızlıca yanına koşup onu kucaklamak istedi. İçinden akıp giden bir kıvılcım buna engel oldu. Kuş dönüp kafesin dibindeki yemlik kaplarının olduğu yere kondu. Saklanmak ister gibi bir hali vardı.

Adam bezgin bir halde geldi. “Bu kuşun bu hali sinirime dokunuyor,” dedi. Sesi dokunaklıydı. “Ne var ki halinde. Kendince yarenlik ediyor bizimle. Konuşmak istiyor, farkında değil misin? Özellikle de seninle.”  Babasına doğru yaklaşıp, elini tutarak, “Hem az önceki halini gördün, çiftleşmek istiyor. Ne dersin, ona dişi bir kuş ayarlasak mı? Annem ölmeden önce çiftleştirmişti, hatırladın mı? Yuvalığa değil de, kafes tabanına ördükleri yuvaya yumurta bırakmışlardı hatta. Üç tane küçücük yumurta. Sen de ilgiyle takip etmiştin. Ne kadar çok sevinmiştin. Hatta o bahar balkonda saksıda büyüttüğün biberlerin çiçek açmış, umur bile etmemiştin.” Adam aslında bu odayı, bu kuşu, yeşil gözlüyü seviyordu. Duvarda eskimeye yüz tutmuş çerçeveli fotoğraflar, kütüphane de tozlanmış kitaplar, bir köşede de henüz yazılmamış hikâye ve öyküler için konulmuş masa vardı. Ali’ye kaç zamandır karşısına oturmasını söyleyip, yaşanmışlıklarını, yarım kalmış hikâyelerini anlatmak istiyordu. Ah bir de gücü yerinde olsaydı. Her akşam yeşil gözlüsünün kucağından yatağa uzanmak ölümden bile ağır geliyordu artık. Aklından hastane günlerini geçirdi. Yaşadığı o uzun kâbus günlerini düşündü. İçi ürperti. Tüyleri dikenleşti. “Beni dışarı çıkarsana Ali,” dedi. Gayri ihtiyari, sessizce. Eliyle oğlunun başını sıvazladı. “Dışarıdaki karanlığı merak ediyorum. Koşuşturan, uçuşan, koşan her şeyi yeniden görmek, onları hissetmek istiyorum.” Ali şaşırdı. Babasının dışarıya çıkma isteğini uzunca bir aradan sonra ilk defa duyuyordu. Ellerini babasının elinden kurtarıp gülümseyen bir yüzle babasının yanağını öptü. “Çıkarız ama bir şartla.” Adam suskun gözlerle oğlunu izliyordu. Kafese kadar yaklaşarak, “Bu garibi de çıkartırsak olur.” Adam ani bir hareketle oğlunun yanına kadar gelerek, “Hayır, o gelmesin.” Ali babasının gözlerindeki hiddeti görünce hemen babasına döndü. “Tamam, tamam sinirlenme. Çıkartmayız.” Hızlıca babasının üstünü giydirip sokağa çıkma hazırlıklarına girişti. En son çıkarken de kuşun kafesini bir umutla açıkla bıraktı. Sessizce kuşun kulağına fısıltıyla, “Biz dışarı çıkıyoruz. Gelmek istersin belki,” dedi.

Hep beraber dışarı çıktılar. Engebeli bir araziydi karşılarında duran. Tekerlekli sandalye, merdivenler, karanlık. Hepsinin üstesinden kolayca geldiler. Tabii karşı komşunun olağanüstü çabasıyla. Ağaçlara baktı adam evin önüne iner inmez, yüzünü yalayan soğuk rüzgârla beraber. Karşı komşu adamın bulunduğu sandalyeyi itiyor, Ali önden koşup arabasını uygun yere getirmeye çalışıyordu. Adam omzuna yapışan soğuk eli tuttu yavaşça. Arkasına dönüp, siyah bıyıklı, saçı sakalı birbirine karışmış yıllanmış komşusuna, az beklesene, dedi. Ayı seyretmek istiyorum. Sakallı komşu duracağına daha da hızlandı. Adamı ağaçların dallarından, yapraklarından kurtarıp az ileride ki kaldırıma kadar götürdü. Ay dupduru, tüm çıplaklığıyla parlıyordu. Ali arabayı yanaştırmış, deli gibi kornaya basıyordu. Komşu eliyle önce sus işareti yaptı. Sonra da sessizce gel der gibi elini salladı. Ali merakla geldi, Komşu hemen uzanıp elini tuttu. Sessizce kulağına eğilip, baban istedi. Ayı seyredecekmiş de. Adam kendinden geçip gözünü semaya dikmiş, ışık saçan aydınlığa dalmıştı. İçine garip, anlaşılmaz bir duygu dolan Ali, eğilip babasının elini tuttu. “Şu ayın yansımasına bak baba. Işıl ışıl ne kadar güzel değil mi?”

Bir süre öylece kalakaldılar. Derken gaipten gelir gibi, ışıkların arasından kanat çırpan bir kuş belirdi, karanlığın arasından geçerek, yanı başlarında duran ağacın dallarına kondu. İlk Ali fark etti kuşu. Ağaca yavaşça yaklaşıp, kafasını kaldırarak, kuşa doğru bir hamle yaptı. “Bu, bu bizim kuş, baba ,” diyerek bağırdı. Telaşlanmıştı, sesi titriyordu. Ağacın ince dalına konan kuş korkuyla etrafına bakındı. Ürperiyordu. Soğuğun etkisiyle vücudu titriyor, gözbebekleri küçülüyordu. Komşu heyecanla sakallarını sıvazlıyor, adam sandalyesinde kaskatı kesilmiş acıyarak kuşa bakıyordu. “Onu bir başına bırakamayız baba, zalimlere yem olur, ne olur bırakmayalım onu,” diyerek haykırmaya başladı Ali. “Bırak gitsin,” dedi adam. “Sakın bir delilik yapma.” Sesi yeri göğü inletti. Gözlerini ağacın dalından kurtarıp, “Beni çabucak yukarı çıkarın,” dedi. Ağlıyordu. Hıçkırıklarına engel olamıyor, bas bas bağırıyordu.  “Her şey bitti işte. Bitti. Bitti. Kâbusum bitti.” Eve girdiklerinde adam da bitikti. Yitmişti. Ama dingin bir sakinlik çökmüştü üzerine. Huzura kavuşan kuşun düşüyle yattı yatağına. Şimdi uçma sırası ondaydı. 


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR