Aysel merakla sordu. “Bir şeye mi moralin bozuldu.” Muhsin öyle üzgündü ki karısının candan yaklaşımına aynı sıcaklıkla karşılık verememişti. Karısı umut ve yalvarış dolu gözlerini Muhsin’in gözlerinden ayırmıyordu. “Fabrikada bugün son günümdü, işten atıldım Aysel,” dedi ve üzüntülü başını önüne eğdi, oğlu Ali merakla çekiştiriyordu babasının paçasından. Onunla oyun oynasın istiyordu, Muhsin oğluna da aynı sıcaklıkla karşılık verememişti. O sırada karısı kesti önünü. “Ne demek işten atıldım Muhsin, nasıl geçinir bu ev. Yine ne ettin fabrikada. Kim bilir kimin kuyruğuna bastın. Adam dediğin düşünecek evini, kıstıracak kuyruğunu, oturacak yerine, insan senin gibi her şeye çok isyan etti mi tutunabilmesi zor çalıştığı yerde.”
Muhsin karşılık veremedi karısına, haklıydı, dosdoğru odasına yöneldi, sıkıca kapadı kapıyı ama içerden kendi kendine söylenen karısının sesi işitebiliyordu hâlâ. Geçen zaman içinde öğrenmişti, karısı böyle kendi kendine konuşuyorsa yanına ilişilmezdi. Geniş ve karanlık bir oda karşıladı onu. Üzerinde her şeyin yerli yerinde durduğu masa odanın köşesindeydi, üzerindeki lamba hâlâ yanıyordu. Camın önüne sıralanmış çiçekler saksılarında korkuyla büzülmüşlerdi sanki. Yoksul karyola da odanın başka bir köşesinde duruyordu. Muhsin kendini karyolaya attı, o kadar üzgündü ki bedeni ona ağır gelen külçeler gibiydi.
Muhsin ayakkabı imalatı yapan bir fabrikada çalışıyordu. İki gündür uzun mesailere kalıyordu ve o sabah o kadar uykusuz kalmıştı ki deriyi doğru kalıba yerleştirememiş bir seri ayakkabının hatalı üretilmesine sebep olmuştu. Ustabaşından yediği azara sessiz kalamamış çalıştığı uzun saatleri bahane göstermişti. O böyle sesi yettiğince konuşurken diğer çalışanlarda Muhsin’e destek vermiş haklı haykırışının yanında durmuşlardı. Ustabaşı da bu havadisi vakit kaybetmeden patrona bildirmişti. Muhsin’in patronunun iri kafasında her şey büyüklüğüyle göze çarpıyordu. Geniş bir alnı, gür kabarık kaşları, iri bir burnu vardı, iri kıyım bir adam olan Muhsin bey, yüzünde işinden başka bir şey düşünmeyen birinin sertliğiyle bakıyordu etrafına. Halil Bey bunu duyunca yüzü daha da ciddileşmiş, gözlerini bir noktaya dikip düşünmeye koyulmuştu. Halil Bey farkındaydı Muhsin’in dik başlılığının, hem bu kaçıncı olmuştu. Artık huzuru bozuyordu, ustabaşı asayişi sağlayamıyordu. Patron çareyi Muhsin’i işten atmakta bulmuştu. Tabii Muhsin kuyruğunu kıstırmamış, patronunun yanına gitmişti. “İki gündür mesaiye kalıyoruz Halil bey, hakkımın karşılığını almadan varmam kapının dışına.” Yaka paça dışarı çıkartılmıştı Muhsin, ne çalıştığının karşılığını alabilmiş ne de eve dönecek yüzü bulabilmişti kendinde. Karısı yine veryansın edecek, bu çıktığın kaçıncı iş diye soracaktı.
Muhsin ne yaparım diye düşünürken meyhaneye gitmek geldi aklına. Cebini karıştırmış, bulduğu paraya bakmıştı usulca. Buradan Sarıyer’e gidecek kadar parası vardı. Önce birkaç duble rakı içer, sonra saati çok geciktirmeden evine dönerdi. Karısı kızardı meyhaneye gitmesine, ama yine işten atılmıştı, nasıl olsa kaybedecek bir şeyi yoktu. Meyhaneye girmiş, her geldiğinde oturmak istediği yere oturmak istemişti ama orada da başkaca bir adam ve bir kadın oturuyordu, sanki bir husumeti çözmeye çalışırlarmış gibi tartışıyorlardı. Adam kalın enseli, cesur görünüşlüydü, gömleğinin kolları sıvanmış, esmer kolları dirseklerine kadar ortaya çıkmıştı. Kıvırcık ve koyu renkli saçları vardı. Aralarında hoş bir açıklık olan güzel gözleri vardı, esmer bir adamdı. Genelde iyi huylu birine benziyordu ama acımasız da olabilirdi. Kadın güzeldi, bal rengi gözleri, şişkin yanakları, konuşurken bile meydana çıkan iki gamzesi vardı. Muhsin o masanın hemen ön tarafına oturmuştu, elini yelpaze gibi açarak, her düğmesi birbirinden farklı gömleğinin göğsüne koydu ellerini ve oturduğu yerden seyre daldı kadını. Sanki kadında içkiye alışmadığı günleri, gençliğini, karısıyla evlendiği o ilk günleri görüyordu. Beş yıl boyunca aynı zorluklara göğüs germişlerdi karısıyla. Ama onu bir türlü mutlu edemedi. Hep mesafeli davranırdı Muhsin’e, hata yapmasından korkardı. Muhsin içmişti rakısını. Uykusu biraz açılmıştı.
Muhsin sıkıca bastırdı başını yastığa şimdi güzel bir uyku çekecekti. İki gündür uyumuyordu. Göz kapakları indi aşağı, kafası düştü önüne. Uykusunda fabrikadaydı Muhsin, ayakkabı yapıyordu yine ama bu sefer ayakkabılar boyutça çok büyüktü, bir türlü oturtamıyordu deriyi kalıba, o sıra Halil bey geliyordu, yine aynı sertlikte bakıyordu Muhsin’e. Sonra babasını gördü rüyasında Muhsin. Her yaz bahçelere mevsimlik işçi olarak giderlerdi, çocukluğunun kısa bir döngü haline geldiği o zamanlarda bütün eğlencesini fındık topladığı ağaçların gövdesinde bulur, ağacın dalının yapraklarından gelen kokuyla mest olurdu. Muhsin o kokuyu duyumsadı uykusunda. Babası yavaş çalışırdı, belindeki fıtık izin vermezdi, böyle zamanlarda Muhsin daha da tempo kazandırırdı çalıştığı işe. Rüyasında babasının sırtında fındık çuvalı Halil beyin arkasından koşturuyordu.
Muhsin o an uyandı, içerden karısının sesi geliyordu.






