Kuzeyden geldiler. Tüm barbarların bildiği şeyi yaptılar. Yaktılar yıktılar yağmaladılar. Geriye hiçbir şey bırakmadılar. Kendilerini bile... Güney’e doğru ilerlerken acımasız komutanlarının genç oğlu birden hastalandı. Geçer diye işgale bir süre ara verdiler. Daha on sekiz yaşındaydı. Bir ara kendine gelir gibi oldu ama tekrar kendinden geçti. İşgalcilerin lideri durumun ciddi olduğunu anladı. Ne yaptılarsa çare bulamadılar. Baba, “Etrafı araştırın,” dedi “Yakında bir yerleşim yeri var mı?” Yerleşim yeri mi kaldı, her yer dümdüz olmuştu, ne köy kalmıştı ne şehir. “Arkamızda hiçbir yer bırakmadık,” dedi yardımcılarından biri. “Güneye gidin,” dedi komutan, “yaşlı bir adam ya da yaşlı bir kadın, büyücü şifacı ne bulursanız hemen alın getirin.” Yolladığı adamlar fazla uzaklaşmadan bir tepenin üzerinde küçük bir manastıra rastladılar. Daha manastırdan içeriye girmeden bahçede gördükleri genç rahibi hemen alıp getirdiler. Rahip korkuyla çadırdan içeriye girdi. Komutan oğlunu gösterdi. “Oğlum ölüyor kurtarın onu,”dedi. “Ne isterseniz yaparım.” Yanlarına aldıkları tüccar, adamın söylediğini rahibe çevirdi. Rahip çocuğun üzerine eğildi elini çocuğun alnına koydu, çok ateşi var dedi. Çocuğun alnına soğuk suya batırılmış bir bez koydu. “Benim geri dönmem lazım,” dedi kapıyı işaret ederek. “yaşlı bir rahip var, onu alıp geleyim, o bu konuda benden çok daha bilgili.” Tüccar hemen ne dediğini çevirdi. “Ya peşinden büyük bir ordu ile dönerse?” dedi çevirmen. Komutan ona güveneceğini biliyordu. Komutan genç rahibe yedek bir at ve iki asker vererek gitmesine izin verdi. Genç rahip, yanında yaşlı rahip ile tekrar çadıra geri geldi. Yaşlı rahip elini çocuğun alnına koydu. “Su kaynatın hemen,” dedi, elindeki bakır kabı uzatarak, torbasından çıkardığı iki kahverengi çubuğu uzatarak, “bunları da içine atın,” dedi. Askerler komutanlarına baktı o da başını yavaşça öne eğerek, “Ne isterse yapın,” dedi. Sonra rahip torbasından bir kutu çıkardı bu kutudaki merhemi çocuğun göğsüne sürdü. “Kurtulacak mı?” dedi lider korkuyla. Rahip çevirmene gerek duymadan ne dediğini anlamıştı, derin bir nefes alarak, “Umarım,” dedi. “Bundan sonra bekleyeceğiz ve dua edeceğiz. Ara sıra kaynattığım sudan azar azar içirmeye çalışın, yarın tekrar geleceğim.” Ertesi gün tekrar geldi, bu sefer kapalı bir kâsede hazırladığı koyu kıvamlı bir çorbayı kendi elleri ile çocuğa içirdi. “Bu çorba direncini artıracak,” dedi. Sonra da önceki merhemi tekrar çocuğun göğsüne sürdü. Üçüncü gün çocuk gözlerini açtı. Ama hâlâ bitkindi. “Çok narin bir yapısı var,” dedi rahip, “bünyesi çok zayıf. Bundan sonra fazla yorulmamalı.” İşgalcilerin lideri büyük bir minnetle rahibin ellerine sarıldı, “Dile benden ne dilersen,” dedi önünde diz çökerek. Rahip çevirmene baktı, “Bir şey dilediğim yok,” dedi, elini adamın başının üzerine koydu. “Sadece öldürmekten yok etmekten vazgeçin yeter.” Çevirmen korka korka rahibin ne dediğini çevirdi. Rahip ellerini yukarı kaldırarak devam etti. “Ara sıra da Tanrı’ya dua etmeyi unutmayın.” “Peki,” dedi komutan başını önüne eğerek.
Çocuğun babası rahibin yaptığından çok etkilendi, hiçbir karşılık beklemeden rahip ona yardım etmişti, üstelik ülkesinin bir bölümünü tamamen yakıp yıkan bir ordunun komutanına. Bir hafta sonra ordusuna bir konuşma yaparak işgale son verdiklerini belirtti ve bu iyilik karşısında kiliseye gidip din değiştireceğini söyledi. “İstemeyenler geri dönebilir,” dedi. Ordunun bir kısmı bunu reddederek geri döndü ama kalanlar kiliseye giderek Hıristiyan olmak istediklerini belirttiler, rahip hepsini vaftiz ederek bu isteklerini yerine getirdi. Hepsine Hıristiyan azizlerin, kutsal kişilerin adlarını verdi. “Oğlum sizinle kalsın,” dedi komutan “Siz ona benden daha iyi bakarsınız. Onu burada eğitin, bilgili görgülü bir insan olsun.”
Altı ay sonra manastırı tekrar ziyaret etti. “Sizden bir dileğim daha var,” dedi işgalcilerin lideri. “Nedir o?” dedi rahip. “Bu manastırda vaftiz olanların hepsini öldükten sonra bu manastırın bahçesine gömün ve mezar taşlarımızın üzerine Hıristiyan olmadan önceki isimlerimizi yazın.” “Olur,” dedi rahip. “Bunu oğlunuz yapsın, ne de olsa hepimizden daha genç.” Komutan oğluna baktı, “Burada devamlı mı kalmak istiyorsun?” dedi. “Evet,” dedi oğlu. “Onların sayesinde hayatta kaldım bu Tanrı’nın bir işareti olmalı.” “Onu iyi bir rahip olarak yetiştirin, dilerim Tanrı’dan hepimizden çok yaşar ve vasiyetimizi yerine getirir.” “Nasıl isterseniz,” dedi yaşlı rahip. Barbarların toplu olarak Hıristiyan olması tüm ülkede duyuldu. Kralın onayı ile ülkenin kuzeyine yerleşmelerine izin verildi. Sanki bir an önce yok olmak istiyorlarmış gibi kısa süre içinde yerli halkın dilini ve kültürünü hemen benimsediler. Birkaç yıl sonra aynı soydan geldikleri diğer işgalcilere karşı savaşarak yeni ülkelerini işgalden ve yağmadan kurtardılar. Yerli halk da onların bu direnişlerinden etkilenerek onları aralarına kabul etti, kızlarının onlarla evlenmelerine izin verdi. Kısa süre içinde suda eriyen bir tablet gibi yok olup gittiler. Geriye sadece Hıristiyanlığı ilk kabul eden grubun mezarları kaldı. Liderlerinin oğlu hepsinin eski adlarını mezar taşlarına yazdı. Mezar sayısı arttıkça manastırın bahçesi de iyice büyüdü. Yıllar sonra kralın emriyle aynı yere büyük bir manastır yapıldı. İşgalci komutanın oğlu başrahip oldu. Mezarlık sanki hazreti İsa’nın ilk havarilerinin mezarlarıymış gibi kutsal bir yer haline geldi. Yüzlerce yıl sonra Naziler ülkeyi işgal ettiğinde Nazilere ilk kurşunu onların torunlarından biri sıktı. Heykeli ülkenin dört bir köşesine dikildi.






