Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

4 Kasım 2016

Öykü

Vladimir Nabokov • Breitensträter-Paolino

Vladimir Nabokov

Paylaş

26

0


ÖYKÜ
Dünyadaki her şey oynar: âşığın damarlarındaki kan, sudaki güneş, keman çalan müzisyen. Hayatta iyi olan her şey –aşk, doğa, sanat ve aile içi şakalar– oyundur. Ve gerçekten oynadığımızda, bezelyeyle teneke kutuları deviriyor ya da tenis kortundaki fileyi geriyor olalım, yanan çubukları, belki de evrendeki gezegenleri elden ele döndüren harikulade bir hokkabazı saran türden bir oyunun özünü hissederiz kaslarımızda. İnsan var olduğu günden beri oyunlar oynamıştır. İnsanın oyunlar sayesinde bilhassa coştuğu çağlar –insanlığın tatile girdiği dönemler– vardır. Eski zamanların Yunanistanı’nda, Roması’nda ve günümüz Avrupası’nda da aynı şey olmuştur. Bir çocuk, gönlüne göre oynamak için başka biriyle oynaması ya da birini hayal ederek iki kişi olması gerektiğini bilir. Ya da şöyle diyelim, yarışsız oyun yoktur; ki bu yüzden elli tane tuhaf erkeğin ya da kadının geçit törenlerinde bir örüntü oluşturarak beraber hareket ettiği jimnastik festivalleri gibi oyunların bazıları sönük ve sıkıcı görünür, çünkü oyuna büyüleyici ve heyecan verici havayı katan şeyden yoksunlardır. Tam da bu yüzden Komünist sistem çok gülünçtür, çünkü herkesi aynı sıkıcı egzersizi yapmaya mahkûm ederek kişinin komşusundan daha fit olmasına izin vermez. Trafalgar Muharebesi’nin tenis ve futbol sahalarında kazanıldığını Nelson boşuna söylemez. Ve son zamanlarda Almanlar da kaz adımlarının kendilerini pek de ileri götürmediğini ve boksun, futbolun, hokeyin askeri ya da başka tür egzersizlerden daha değerli olduğunu anladılar. Boksun bunlar arasında özel bir yeri vardır ve boks maçı kadar zindelik veren ve güzel olan az sayıda gösteri vardır. Sabahları çıplak yıkanmayı sevmeyen, iki buçuk hayranı için çalışan bir şairin, binlerin oluşturduğu kalabalıklar (ki o kalabalıkların, yeri gelmişken, sözümona sürülerle bir alakası yoktur ve onlar milli kahramanlarını karşılayan bir kalabalığınkinden daha saf, daha içten ve daha iyi niyetli bir kendinden geçişe bırakırlar kendilerini) için çalışan bir boksörden daha az para kazandığını öğrendiğinde hayretler içinde kalmaya meyilli kasıntı bir beyefendi, tıpkı Roma’da, “pollice verso”ya [infaz işareti] gerek duymadan birbirlerini demir darbeleriyle öldüresiye döverek gladyatörlük sanatının en iyi örneklerini sergileyen iki dev gladyatörün görüntüsüne dudak büken insanlar olmuş olabileceği gibi, evet, bu kasıntı beyefendi de yumruk yumruğa kavgadan iğrenecek ve bir infiale kapılacaktır. Elbette buradaki mesele, ağırsiklet bir boksörün iki üç raunt sonunda biraz kan içinde kalması ya da hakemin beyaz formasının üzerine bir dolmakalemin kırmızı mürekkebi akmış gibi görünmesi değil. Asıl mesele öncelikle boks sanatının güzelliği, hamlelerin kusursuz isabeti, yana sıçramalar, dalmalar –kroşe, aparkat, direk yumruk– gibi darbe türleri ve bu sanatın uyandırdığı harika ve erkekçe heyecan. Birçok yazar boksun güzelliğini ve romantikliğini betimlemiştir. Bernard Shaw’un profesyonel bir boksörü ele alan bir romanı vardır. Jack London, Conan Doyle ve Kuprin bu konu üstüne yazmıştır. Müşkülpesent İngiltere dışında tüm Avrupa’nın sevgilisi Byron, boksörlerin büyük dostuydu ve dövüşleri izlemeyi çok severdi – İngiltere’de yaşamış olsalar tıpkı Puşkin ve Lermontov’un boksu sevmiş olacakları gibi. On sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıldaki profesyonel boksörlerin portreleri günümüze ulaşmıştır. Ünlü Figg, Corbett, Cribb eldivensiz dövüşürlerdi ve ustalıkla, onurla, yılmadan dövüşürlerdi – hatta çoğu zaman tükenene, nakavt olana kadar. Geçen yüzyılın ortasında boks eldivenlerine geçilmesi boşuna değil, çünkü iki saatlik maçın ardından kolayca kırılabilecek parmakları başka türlü koruyamazsınız. O efsane çıplak yumruk dövüşçülerinin hepsi birkaç pounda destekçiler kazandı ve o zamandan beri ringlere veda ettiler. Epeyce geç yaşlara kadar yaşadılar ve akşamları barlarda bir biradan sonra eski başarıları üstüne gururla konuşurlardı. Bugünkü boksörlerin hocaları da onları takip etti: Londralı bir züppe gibi görünen zebella Sullivan Burns ve bir demircinin oğlu olan, “beyaz umut” dedikleri –ki bu, siyah boksörlerin daha o zamandan yenilmez olduğunu gösteriyor– Jeffries. Jeffries’in siyah dev Johnson’u yeneceğine umut bağlayanlar paralarını kaybetti. Bu dövüşün hemen ardından iki yarış başladı. Siyah ve beyaz kamplar arasındaki şiddetli düşmanlığa karşın (bu olay Amerika’da aşağı yukarı yirmi beş yıl önce meydana geldi) bir tane boks kuralı bile ihlal edilmedi, Jeffries’in, her darbesinde “Sarı köpek… sarı köpek” diye sayıklamasına rağmen. Sonunda muhteşem ve uzun bir dövüşün ardından devasa zenci rakibine öyle sert vurdu ki, Jeffries ringi çevreleyen iplerin üstünden platformun dışına uçtu, hani derler ya, “uykuya daldı”. Zavallı Johnson! Şanına güvenip rehavete kapıldı, kilo aldı, beyaz güzel bir kadını karısı yaptı, müzikhollerde canlı reklam olarak sahneye çıkmaya başladı ve sonra, sanırım, kendini hapiste buldu, ve siyah suratı ve beyaz gülümsemesi yalnızca kısa bir süreliğine resimli dergilerde yer aldı. Smith’i ve Bombacı Wells’i ve Godard’ı ve Wilde’ı ve Beckett’i ve Beckett’i döven mucizevi Carpentier’i görme şansım oldu. Kazanana beş bin, ikinciye üç bin pound veren o dövüş tamı tamına elli altı saniye sürdü, hatta koltuğuna yirmi pound ödeyen birinin yalnızca bir sigara yakacak kadar zamanı olmuştu ve o kişi ringe baktığında, Beckett uyuyan bir bebeğin dokunaklı duruşunda olduğu gibi çoktandır yerde yatıyordu. Ani bir kararmaya yol açan böyle bir darbede ciddi bir şey olmadığını eklemeden geçemeyeceğim. Bilakis. Bizzat kendim denedim ve böyle bir uykunun oldukça tatlı olduğunu tasdik edebilirim. Çenenin ucunda İngilizcede “funny-bone” ve Almancada “musical-bone” denen, dirsektekine benzer bir kemik vardır. Herkesin bildiği üzere dirseğinizin köşesine sertçe vurursanız, hemencecik elinizde belli belirsiz bir titreme ve kaslarınızda anlık bir ölüm hissedersiniz. Aynı şey çenenin ucuna bir darbe aldığınızda da olur. Hiç acımaz. Yalnızca bir parça hafif bir titreme ve sonrasında on saniyeyle yarım saat arası süren anlık tatlı bir uyku (nakavt dedikleri şey). Karın boşluğundaki sinir ağlarına alınan darbe daha az tatlıdır, ama iyi bir boksör karnını nasıl sıkacağını bilir, karın boşluğuna at çifte atsa bile kılını kıpırdatmaz. Bu hafta salı günü Carpentier’i gördüm. Ağırsiklet Paolino’yu çalıştırıyordu ve sanki izleyiciler kumral ve alçakgönüllü son dünya şampiyonunu tanımıyor gibiydiler. Şanı şöhreti bitmişti artık. Dempsey’le korkakça dövüşünden sonra karı gibi zırladığını söylediler. Ringe ilk çıkan Paolino’ydu ve her zaman olduğu gibi köşedeki tabureye oturdu. Kare şeklindeki dev kafasıyla ve topuklarına kadar uzanan ihtişamlı cüppesiyle Basklı boksör Doğulu bir ilaha benziyordu. Yalnızca ring aydınlatılmıştı ve tepeden düşen koni şeklindeki beyaz ışıkla platform gümüş gibi görünüyordu. Siyah bir arka plana serpiştirilmiş olgun mısır tanelerini akla getiren sayısız insan suratının sıkı sıkıya dizili olduğu devasa büyüklükte karanlık bir dairenin ortasındaki bu gümüş küp, sanki elektrikle değil de karanlığın içinden ringe sabitlenmiş tüm bakışların yoğunlaşmış kuvvetiyle aydınlanıyordu. Basklı’nın rakibi sarışın Alman şampiyon Breitensträter, fare tüyü tonundaki gri cüppesiyle (ve nedendir bilinmez hemen çıkarmaya koyulduğu gri pantolonuyla) platforma çıktığında, muazzam karanlık şen bir uğultuyla titredi. Platformun kenarına sıçrayan fotoğrafçılar “maymun-kutuları”nı (yanımda oturan Alman böyle derdi) dövüşçülere, hakeme, şahitlere çevirdiğinde, hatta şampiyonlar “boks eldivenlerini giydiklerinde” bile (ki bu bana “genç opriçnik ile yiğit tüccar”ı* hatırlatıyor) uğultu kesilmedi. İki rakip cüppelerini (kadife kürklerini değil) kudretli omuzlarından fırlatıp ringin parıltısında birbirlerine saldırdıklarında, karanlık kuyudan, mısır tanelerinin oluşturduğu saflardan ve sisli üst katlardan hafif bir inleme yükseldi – çünkü herkes, Basklı’nın maçın favorisi olan rakibinden daha iri ve yapılı olduğunu gördü. İlk saldıran Breitensträter’di ve inilti, esrik bir gürültüye dönüştü. Başını omuzlarına gömen Paolino, aşağıdan kısa bir kroşeyle yanıt verdi ve daha ilk dakikadan Almanın suratı kanla parıldıyordu. Breitensträter’in aldığı her darbede yanımda oturan kişi sanki darbeleri kendisi alıyormuş gibi ıslık benzeri bir sesle nefesini içine hüpletiyordu ve tüm karanlık, tribünlerin tüm üst katları bir tür gerçeküstü ve muazzam bir gürültüyle böğürüyordu. Üçüncü raunda geldiğimizde Almanın zayıf düştüğü ve yumruklarının ona doğru yaklaşan kambur portakal dağını yerinden oynatamadığı açıkça ortaya çıktı. Basklı’nın ondan yedi kilo ağır olmasını dengelemeye çalışarak olağanüstü bir cesaretle dövüştü. Boksörlerin, aralarında dönen hakemle dans ettikleri ışıldayan küpün etrafındaki zifiri karanlık dondu ve o sessizlik ânında terden parlayan eldiven canlı ve çıplak bedende şapırtıyla patladı. Yedinci raundun başında Breitensträter yere düştü, ama ince bir buzun üstündeki bir at gibi atılarak beş altı saniye sonra ayağa kalktı. Basklı, hemen üstüne atladı, böyle durumlarda atik ve kararlı olması, yumruklarına tüm gücünü vermesi gerektiğini, bazen yeteri kadar sıkı olmayan gevşek bir yumruğun güçten düşmüş rakibi bitirmek yerine onu canlandırıp uyandıracağını biliyordu. Alman eğilip kaçtı ve Basklı’ya sarıldı, zaman kazanmaya, raundun sonunu getirmeye çalışıyordu. Bir kez daha yere yığıldığında gong sesi bu kez onu kurtardı: sekizinci saniyede zorlukla ayağa kalktı ve kendini taburesine bıraktı. Mucizevi bir biçimde, yükselen alkış sesleri içinde sekizinci raundu atlattı. Dokuzuncu raundun başında Paolino, çenesine geçirdiği bir darbeyle ona tam istediği gibi vurdu. Breitensträter yere yığıldı. Karanlık, taşkınlık ve karmaşa içinde uğuldadı. Breitensträter fiyonk biçimli tuzlu kraker gibi bükülmüş, yerde yatıyordu. Hakem can alıcı geri sayımı yapıyordu. O hâlâ yerde yatıyordu. Ve maç böyle sona erdi. Karlı bir gecenin ayazlı maviliğindeki sokağa çıktığımızda bir şeyden emindim; yarın sabah erkenden ofislere, dükkânlara, fabrikalara dağılacak en gevşek aile babasında, körpecik bir gençte, tüm kalabalıkların ruhunda ve kaslarında aynı güzel his vardı, sırf bunun için, bokstaki oyunun uyandırdığı korkudan arınmış alevlenen gücün, canlılığın, mertliğin verdiği bu his için iki boksörü bir araya getirmeye değerdi. Bu oyun dolu his, belki de “yüce zevkler” dedikleri birçok şeyden daha katıksız ve daha değerlidir.
  • Lermontov’un, Çar İvan Vasilyeviç’e Dair Şarkı: Genç Bir Opriçnik ve Yiğit Tüccar Kalaşnikov adlı kitabına gönderme. Opriçnikler, Korkunç İvan’ın, kötülüğüyle ün salmış infazcılarıydı.

İngilizceden çeviren Oğuz Tecimen

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Sait Faik • İpekli Mendil | Kısa FilmOggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Oggito

24 Mayıs 2026

Arabanız Neden Kişisel Bilgilerinizi ..

Arabalar eskiden özgürlük anlamına geliyordu. Ailemize ait Toyota'nın anahtarlarını ilk aldığımızda, bu bir tür rüştümü ispat töreniydi.Anne ve babamın gözetiminden uzaklaşıp, kararlarımın tamamen bana ait olduğu bir dünyaya adım atacak kadar b..

Devamı..

Müge İplikçi: "Çocuklar dünyanın sertl..

Pınar Yılmaz

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024