Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

27 Mart 2020

Söyleşi

Neslihan Acu: "Çekirdek aileyi tek karakter gibi işlemek istedim"

Ayşe Yazar

Paylaş

3

0


Çoğumuz özgürlüğü ya da esareti, dışarıdan birilerinin koyduğu/kaldırdığı duvarlar, setler olarak düşünürüz. Oysa özgürlük, bakış açısını değiştirdiğimiz yerde başlıyor. “Böyle olması gerekmiyor, değiştirebilirim,” dediğimiz anda, özgürlük süreci başlıyor.

Sinema tutkusu ve gerçekçi kalemiyle  tanıdığımız Neslihan Acu gençler için yazmaya devam ediyor. Neslihan Acu ile Günışığı Kitaplığı etiketiyle yayımlanan yeni romanı Neydik N'olduk Ailesi,  dönüşmek ve gençler için yazmak üzerine konuştuk.

Ayşe Yazar: İlk gençlik romanınız Z Yalnızlığı’nda “Kötü olan her şeye alışıyor insan. Ben de alışıyorum. Herkes gibi,” diyordu Serap. Neydik N'olduk Ailesi'nde alışmaktan vazgeçen Gümüşsoy Ailesi ile çocuk edebiyatında yürümeye devam ettiniz. Şahıs kadrosu açısından hayli zengin olan bir roman var elimizde. Küçücük bir köyde böyle geniş bir kadroyu işlemek nasıl mümkün oldu?

Neslihan Acu: Evet, Gümüşsoy Ailesi gerçekten de alışmaktan vazgeçen, dönüşen bir aile. Kadroyu geniş tutmamın nedeni, her bir karakter üzerinden farklı açılımlar yapabilmekti. Gümüşsoy Ailesi dört kişi. Anne, baba ve iki kızın farklı karakterleri üzerinden, tüketim ortamında mutsuzluğu yaşayan bir çekirdek aile portresi çıktı. Gittikleri köyde ilişki kurdukları her insan, onların kişiliklerini şu ya da bu şekilde değiştirdi. Kadronun kalabalık olması şarttı, çünkü zaten esas amacım, sevgi / sevgisizlik üzerine kurulu ilişkilerimizle karakterlerimizin olumlu ya da olumsuz nasıl değişebildiğini göstermekti.

AY: Diyaloglar arasına yerleştirilen betimlemelerle karakterler gözümüzde daha iyi canlanıyor. Sinema tutkunu olmanızın yazarlığınıza etkisi ne şekilde oldu?

NA: Görsel bir anlatım tarzı oluşturmama yol açtı. Roman yazarken, karakterlerin kafamda gerçek insanlar gibi canlanmış olması gerekiyor. Bakışları, konuşma biçimleri, ses tonları, öfkeleri, gülüşleriyle… İsimler de çok önemli bende. Karaktere en yakışan ismi bulamazsam, karakter kafamda canlanmıyor. Her şey bittiğinde ise, bana sadece oturup kâğıda dökmek kalıyor.

AY: Aile fertlerinin hepsine metni dengede tutacak şekilde, aynı etkinlikte yer verilmiş. Neden öne çıkan bir karakter yok?

NA: Çünkü sadece bir tanesinin öyküsünü ön plana çıkartsaydım, o zaman bu roman o kişinin romanı olurdu. Burcu’nun ya da Elfin’in ya da Seval’in veya Engin’in romanı. Ve bu roman, o kişinin aileden kopmasıyla gerçekleşirdi. Oysa benim yapmak istediğim, çekirdek aileyi tek bir karakter gibi işlemek, aileyi bir arada tutabilmekti. Çekirdek aile çok eleştirilen bir kurumdur aslında. Ama aralarında gerçek sevgi olabildiğinde, doğayla bağları kopmadığında ve çevredeki diğer insanlarla iletişimleri “sahici” olduğunda, fena da olmayabiliyor. Onu göstermek istedim.

AY: Bir çeşit işaret fişeği, gösterme olarak değerlendirebileceğimiz klişeler var kitapta. Klişelerin ardına gizlenmiş detaylarla yol alan hikâye okuru bambaşka bir yerlere sürüklüyor. Latinlerin hikâyeye hükmeden ‘’Konuya hâkim ol, sözcükler arkadan gelir.’’ kuralını hatırladım romanı okuyunca. Sizin yazarken kurallarınız var mı?

NA: Öncelikle sağlam bir çıkış noktası olmalı elimde. Sonrasında karakterler canlanmalı. Karakterler canlandığında kafamda önceden kurulmuş metni değiştirebiliyorlar zaten. Metin değişmeye başladığında, doğru yolda olduğumu anlıyorum. Bir romanı değerli kılan şeyin, ayrıntılar olduğunu düşünüyorum. Okuru sıkmadan bol miktarda “önemli” ayrıntı vermeli bir roman. Görselliği yaratan ayrıntı zenginliği zaten. Hepsi bir araya gelip bir fotoğraf oluşturuyorlar. Kimi yazarlar daha belirsiz, flu anlatımları tercih ederler. Bense fotoğraf netliğinde anlatmayı seviyorum.

AY: Umberto Eco, Foucault Sarkacı’nı yazarken yan yana duran iki bina arasındaki farkı telâfi etmek için romana koyduğu basamaklar hakkında onları koymasaydım hikâyeye devam edemezdim diyor. Önceki Günün Adası’nı yazarken Pasifik Okyanusu’na gidip günün farklı saatlerinde suyun ve göğün rengini gözlemlediğini belirtiyor. Siz bu romanı yazarken karakterler ve mekânlar için çalışmalar yaptınız mı?

NA: Evet, bir önceki yanıtımda tam da bunu söylüyordum. Karakterler, mekânlar, evler, bahçeler kafamda net bir resim olarak görünmeden yazmaya başlayamıyorum.  Polisiye yazarı Simenon’un romanlarını çok severim. O kısacık romanlar müthiş sahiciliğe sahiptir. Olaylar sanki yan evde gerçekleşiyormuş gibi hissedersiniz. Simenon, yazmaya başlamadan önce olayın geçtiği evin planını çizermiş, koltuk şurada, pencere burada vs…  Bu tutumu, bu titizliği anlayabiliyorum. Romandaki bir karakterin okurun gözünde gerçekten canlanması için, yazarın o karakterin nasıl yürüdüğünü, nasıl güldüğünü, koltukta nasıl oturduğunu net hayal edebilmesi lazım (diye düşünüyorum). Duygu, okura ancak öyle geçebiliyor.

AY: Semih Bey zamanda takılı kalmış bir karakter olarak yer alıyor romanda. Engin Bey ise bir çeşit epifani olarak nitelendirebileceğimiz bir an yaşayıp, Semih Bey gibi bir zamana tıkılmanın ötesine geçerek her şeyi apaçık görmeye başlayan, sürüklendiği hayatın ayırdına varmayı başarıp harekete geçen bir karakter. Böylesi bir değişim geçiren Engin “Dirilmek çok sancılı bir şey.’’ diyor kızının bir sorusuna. Bu sancılı değişimin nasıl olduğunu ve metne aktarımının nasıl gerçekleştiğini öğrenebilir miyiz?

NA: Çoğumuz özgürlüğü ya da esareti, dışarıdan birilerinin koyduğu/kaldırdığı duvarlar, setler olarak düşünürüz. Oysa özgürlük, bakış açısını değiştirdiğimiz yerde başlıyor. “Böyle olması gerekmiyor, değiştirebilirim,” dediğimiz anda, özgürlük süreci başlıyor. O yolda sonuna dek yürümeyi başaramasak da, o yolun farkında olmak bile başlı başına bir özgürlük hissi veriyor. Engin de, “böyle olması gerekmiyor” diyebilenlerden biri.  Anneyi öyle kurgulamak daha kolay olabilirdi ama ben babayı öyle kurgulamayı tercih ettim. Çünkü erkeklerin değişmesi, kadınlara kıyasla, çok zor. Zoru yapmak istedim. En azından çocuklar için bir rol modeli olsun diye düşündüm.

AY: Engin'in bir suç ortağı var kitapta. Okur da yazarın suç ortağı mıdır?

NA: Öyle olsa iyi olur. Aksi halde, okur kitabın içine giremez, yazarla ve karakterlerle birlikte o macerayı yaşayamaz.

AY: Engin’in kızı Elfin’le ilişkisinde hayattakinin aksine tökezlemediğin görüyoruz. Bunu sağlayan ne?

NA: Birbirlerine karakter olarak benzemeleri önemli bir etken tabii. Her ikisi de anlık tepkiler veren, gürültücü patırtıcı tipler değil. Biraz içe dönük, meraklı, soran sorgulayan karakterler.  Seval’in deyimiyle azıcık sinsiler. Engin karısıyla ya da büyük kızıyla konuşamıyor. Çünkü anında “amaaan” diyip uzaklaşıyorlar. Oysa Elfin uzaklaşmıyor. Bir yetişkinin kafasından geçenleri merak ediyor. Engin ise kızının tepkisizliğinden cesaret alıyor, sayıklar gibi konuşabiliyor kızıyla. Hem “çok küçük, nasılsa anlamaz” rahatlığıyla, hem de “belki de anlıyordur” umuduyla.

AY: Gümüşsoy Ailesi bir yaban misâli Küçüktepe Köyü’ne geliyor. Gümüşsoy Ailesi’nin fertleri hem bireysel değişimini yaşıyor hem de İstanbul’dayken hiç farkında olmadıkları sosyal ve toplumsal meselelerin farkında oluyor. Kitabı okuyan gençler de de böyle bir uyanış olur mu?

NA: Çok isterim bunu. Bu romanı yazma amacım bu zaten. Hafta sonları, o güzelim güneşli günlerde bile, ailelerin AVM’lerden çıkmadığını, çocukların o cam ve metal yığınları içinde büyüdüğünü gördüğümde gerçekten çok üzülüyorum. Çocuklarda doğa sevgisi, hayvan sevgisi, insan sevgisi oluşmalı. Bunlar olmadığında mutsuzluk kaçınılmaz. Doğadan kopukluğun ötesinde, çocuklarımızın gençlerimizin çoğu nasıl bir ülkede yaşadıklarının farkında bile değiller. Bir bilgisayar oyununun içindeymişçesine yaşıyorlar.  Ağaçların canlı olduğunun farkında değiller. (Çoğu öyle, en azından)

AY: Sezen'in Elfin'e yazmakla ilgili söylediklerinin sadece yazmakla ilgili olmadığı, hayatı yaşamakla da ilişkilendirilebileceğini düşündüm. Elfin gibi meraklı, aralık kalan kapıları gözetlemeyi seven meraklı okurlara neler söylemek istersiniz?

NA: Merak şahane bir şeydir. Merak etmekten asla vazgeçmemeliler. Çünkü ancak o zaman kesintisiz bir öğrenme süreci başlıyor ve hayat ancak o zaman anlam kazanıyor. Meraksız insanlara hep kuşkuyla yaklaşmışımdır. Çünkü her şeyi “zaten” bildiklerini düşünürler. Oysa insan öğrendikçe, hiçbir şey bilmiyorum noktasına yaklaşıyor. Anlayış, kavrayış, empati, merhamet o zaman mümkün oluyor.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Uzun Adamın Peşinde – Julio Cortázar’ı..Adnan Özer
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

H.M.A. Leow

19 Mayıs 2025

Tagore Saygon’da: Kültür, Çelişkiler, ..

Rabindranath Tagore’un 1929 yılında Vietnam’a yapmış olduğu ziyaret bölgeyi Fransızlar olmaksızın nasıl bir geleceğin beklediği konusundaki tartışmaları alevlendirdi.   Kimi Vietnamlılar tarafından ruhani bir lider olarak görülen Tagore, kimilerince de ..

Devamı..

Anlam Kazandırmak ya da Anlamsızlığa K..

Toprak Işık

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024