[button]Semih Gümüş[/button]
Eleştiri yazmaya başlamadan önce yaptığım hazırlık okumaları sırasında kafama koymuştum: hem okuduklarımın bütününden yararlanacak, hem de hiçbirine benzemeyen çözümleyici bir eleştiri anlayışı kurmaya çalışacaktım. Böyle bir hedefi önünüze koyduğunuz zaman, dünya edebiyatında eleştirinin yazınsal düzeyine ve düşünsel derinliğine katkılar yapan yazarlardan çıkacaksınız elbette ama bu da bir yanı hep eksik bırakacaktır. Bu eksikliği iki yazarı okuduğumda anladım. İlki William Faulkner, ikincisi Virginia Woolf. Tomris Uyar’ın sıra dışı çevirisinden, bir Virginia Woolf romanı okuduğumdan hiç kuşku duymadan okudum Mrs. Dalloway’i. Yirmi iki yaşındaydım. Bu ilk okumadan bugüne, kendi okuma biçimimi sınamak için elime birçok kereler alıp karıştırmışımdır Mrs. Dalloway’i. O günlerde okuduğum pek çok yazarın ya da metnin üstümde bıraktığı etkilerle karışık da olsa, daha oturmamış bir düşünsel oluşum süreci içinde, roman sanatının ne olup ne olmadığına ilişkin, başkaları için elbette öznel, benim içinse tümüyle nesnel, gerçek ve geçerli bir roman anlayışı oluşturmama köktenci bir katkıda bulunmuştu Mrs. Dalloway.
Onu bugün de anlayanlar ve tutkuyla sevenler için Virginia Woolf’un kişiliği mi çekici geliyordu, yazar kimliği mi? Yalnızca kişilik özellikleriyle bakıldığında, delilikle aklı başındalık arasındaki gelgitleri, yüksek sınıfa ait olup aşağıdakilere uzak duruşu, entelektüel kimliği içinde giderek onları küçümseyişi, elbette iletişim kurma güçlükleri ve önüne çektiği duvarlar, onu biraz uzağa çekecektir. Gene de çocukluktan gelen sorunların yol açtığı çöküntülerle bir arada yaşamaktan başka çaresi yoktu. Doktoru onda delilikle düş gücünün iç içe yaşadığını, tam anlamıyla iyileşirse düş gücünü yitirebileceğini söylüyordu. Bundan kuşku duymak için neden yoktur. Büyük yaratıcılar için hep böyle söylenir. Üstelik kendisinin de bilincinde olduğu delilik krizlerini kimseleri tedirgin etmeden yaşamaya çalışan yüce gönüllülüğü de kişiliğinin sağlamlığını gösterir.
İkinci Dünya Savaşı sırasındaki muhalif duruşu, savaştan nefret eden tutumu yüzünden Nazilerin kara listesine girmişti. Naziler İngiltere’yi işgal ederse, Leonard ile birlikte intihar etmeyi de düşünmüşlerdi. 28 Mart 1941’deki intiharı yalnızca bir anlık çıldırının sonucu değildi; savaşın ümitsizliğe düşüren dehşetinin yanı sıra, onun için her şey olan yaratıcılığını yitirdiğini de düşünüyordu. Virginia Woolf’un simgelediği bu seçimi zamanımızın sıradan davranışları arasında göremeyiz; asıl olarak yirminci yüzyılın ilk yarısına, modernizmin bireylik sancısını son kertede kurguladığı kültüre aittir aydın intiharları.
Güncelerinin bütününün bilinmesini bir vefa borcu olarak olanaksızlaştıran eşi Leonard Woolf, böylece Virginia Woolf’un duygularının ve düşüncelerinin en çıplak hallerini ona bırakmıştı. Gene de romanlarının yazılma serüvenini ya da öteki yazarlar hakkındaki düşüncelerini, sözgelimi James Joyce’a karşı kötücül duygularını biliyoruz. Aynı yılların gözde yazarlarından Joyce, Ulysses ile onun da ilgi alanında sürekli bulunmuş, Virginia Woolf, Joyce’un yazdıklarıyla kendi yazdıklarını hiç kuşku yok ki karşılaştırmış ve yazınsal yorumların dışına çıkan sözlerle Ulysses’i tu kaka etmişti. Belki Joyce’u aşağı görüyordu, söylüyordu da bunu, belki de Ulysses’te kendi romanının züppece bir benzerini buluyordu. Gerçekten böyle miydi, tam dışavurduğu düşünceleriyle mi yargılıyordu Ulysses’i, kuşkuludur elbette. Değil mi ki bilinçakışının ve yenilikçi romanın en usta yazarlarından biridir Virginia Woolf, Joyce ile arasında en azından roman tekniğine ilişkin yakınlıklar kurduğu da kuşkusuzdur ki, o hesaplaşmayı da yaşamıştır.
Virginia Woolf: belki en çok onun el üstünde tuttuğu roman sanatına hâlâ yaşayan bir derinlik kazandıran duruşu, uyumsuzluğunun çoğalttığı anlamla kurulmuş roman anlayışının gururu. Yakınları onu hep yüceltmiş. Oysa sıra dışılığı onun kadar sıradanlaştıran kaç yazar var? Seçkinliği ve alçakgönüllülüğü bu denli güzel bağdaştıran? Dünyanın halinden o denli hoşnutsuz olmak ve aklı başındalıkla delilik arasında duran bıçak sırtında yaşamak, Virginia Woolf için bile çekilir hayat olmamıştır. Şöyle demişim: sanki İngiltere’deki bütün üniversiteleri bitirmiş, yaşadığı toprakların bütün çimenlerine basmış, meyvelerini çalmış, sokaklarında yürümüş, hep ıssız bir çiftlik evinde yazmış romanlarını.
Psikolojik romanın basamakları
Onun için psikolojik gerçekçiliğin yazarı da denir. Bu yargıyı paylaşmamak için neden yok. Romanı psikolojiktir: bütün romanları kişilerinin ruh durumlarının kuytularına sokulmaya çalışılarak yazılmıştır. Psikolojik gerçekçidir: gerçekçiliğini pek sevmediği romanlardan başka tür bir gerçekçiliği, adını koymadan seçmiştir. Belki büyük Rus romanına duyduğu hayranlığın da payı vardı bunda; onu iyi anladıktan sonra kendi yolunu seçmiş, ama en çok da Dostoyevski’ye erken yaşlarda başlayan bağlılığı, onun insan ruhunun derinliklerini belki o güne dek hiçbir yazarın yapamadığı kadar anlayan gücü etkilemişti Woolf’u.
Woolf’un, dünya romanının en önemli örneklerinden çıkarak kendi roman anlayışını apayrı biçimde oluşturma kaygısı entelektüel bir tutumdu. Entelektüel biliş ve seziş yetilerinin, bireylik duygusunun üst düzeyde olduğu, hakkında en çok bildiğimiz özelliğidir. Bilinen gerçekçi roman anlayışının kalıpları belli ki sıkıyordu onu. Sanırım onda okur olarak gördüğüm ilk önemli özellik buydu. Biz de kendi gençlik yıllarımızda gerçekçi romana hayranlık duyar, Balzac, Dickens ya da Tolstoy ve Gorki’ye kendimizi daha yakın bulur, öteye geçenlerden uzak dururduk. Sevdiğimiz roman, hayatı ayrıntıları ve egemen sorunlarıyla bütün olarak yansıtan, tastamam bir olay örgüsü kurmuş romanlardı. Kahramanlık hikâyesi de varsa, niçin olmasın.
Oysa insanın bireylik çatışmalarını, ruhsal sorunlarını, yaşadığı gelgitleri tikel gerçeklikler olarak önemseyip onları daha önce bilinmeyen anlatım biçimleriyle yansıtan bir roman anlayışı kurmaya çalışıyordu Virginia Woolf. Asal bir sorun çevresinde okurun dünyasını aydınlatma endişesi tanımayan modernistler arasında, Virginia Woolf’un yeri gene de bambaşkaydı. Onu, belki o sırada doğru dürüst tanımadığım Joyce ile karşılaştırmam olanaksız, Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi’nin de ne olduğunu tam anlayamamıştım, ama Virginia Woolf’un Mrs. Dalloway’dan sonraki bütün romanları da aynı roman anlayışını doruklara çıkarak yansıtır ki, hiçbir zaman nesnel olmaya ve gerçekliği, bilinen biçimleriyle bütün olarak yansıtmaya çalışmadan, kişilerin iç dünyalarından çıkıp ayrıntılarda beliren yaşantılara dayanarak verme biçiminde anlatılabilecek roman anlayışı çok çekiciydi.
Başlangıçta onun için de bir deneydi romanları, ama neden sonra yirminci yüzyıl romanındaki en önemli değişim sürecini yaratan yazarlar arasında, Virginia Woolf belki en başta geleni olmuştur. Onun romanlarının Joyce’un yapıtlarından daha bütünlüklü bir değişime yol açtığı da söylenebilir mi? Dolayısıyla dönemin edebiyat ve eleştiri anlayışının değişmesinde de etkin bir rol oynadığı kuşkusuzdu.
Benim için tam zamanında yapılmış bir keşifti o. Eleştirinin yazınsal yapıta nasıl yönelmesi, ondan çıkarken neleri atıp neleri alması gerektiğine ilişkin bir çalışmanın benzersiz nesnesiydi romanı. Hayatın karmaşık doğasını yansıtan roman, eleştiriyi o karmaşayı toparlamak zorunda bırakır ki, aradığım buydu. Dolayısıyla belirsizlikler, belirtiler, güç anlaşılırlıklar ve bunlar gibi bir dizi düğümü sırayla çözmeye çalışan eleştiri, yazınsal düzeyini ister istemez daha yüksek düzeyde tutmak zorunda kalacak, yapıtla arasındaki uzaklığı azaltacak, belki kendisi bağımsız bir yazınsal yapıta dönüşecek; çünkü bütün bunları yapmak zorunda kalacak, yapamazsa değersizleşecek.
Virginia Woolf’u çözümleyici bir gözle ama onun kesinkes istemeyeceği biçimde, roman kişilerinin bilinçakışı içinde savrulan düşünceleriyle özdeşleşmeye çalışarak okumaya çalışırım. Nasıl düşünüyor roman kişileri, ben nasıl düşünürdüm, nasıl yazardım? Anlatıcının araya girdiği yerler ya da kişilerin iç konuşmaları, hep hangi anlamları çıkarmak gerektiğini düşündürerek okunur. Aradığım budur.
Nitelikli edebiyat yapıtları olmadan eleştiri zenginleşip gelişemez. Demek ki kendi çözümleyici eleştiri anlayışımı kurma sürecinde Virginia Woolf’a, Mrs. Dalloway’den başlayarak, Kendine Ait Bir Oda’ya, Deniz Feneri’ne, Dalgalar’a çok şey borçluyum.
Mrs. Dalloway’in dünyası
Neredeyse yüz yıldır modern edebiyatın başlıca doruk noktalarından biri olarak okunan Mrs. Dalloway, bir günde hem içinde bulunduğu ânı, hem geçmişi ve geleceği anlatır; romanın ünlü kahramanı hem Clarissa, hem çevresiyle tam uyum içinde bulunması olanaksız Mrs. Dalloway’dir. Bütün hikâye, birçok düzeyin iç içe geçirilerek yaratıldığı, modernist roman anlayışının parlak buluşlarından biri olarak gelişir.
Zamanla yarışırcasına koşturan bir sözdizimi, bilincin içinden geçen, bütünü de anlamlı ama bazen anlaşılması zor geldiği için bir kez daha okumayı gerektiren bilinçakışı içinde oluşan bir dille yazılmıştır roman. Dolayısıyla bütün bunları bir arada anlamaya, yorumlamaya, yeni anlamlar vererek zenginleştirmeye, sonra da bütün bulduklarımızı kendi eleştiri dilimiz, biçimimiz ve yöntemimiz içinde yazmaya yol açan Mrs. Dalloway, kendime özgü bir eleştiri anlayışı kurabilmem için az bulunur katmanlar açmıştır önüme.
Clarissa Dalloway yazarına benzemez, bu tasarım onun için olanaksızdır ama onun yazarının kişiliğinden taşıdığı izler de bilinir. Virginia Woolf’un kendi yaşamını bir dünya görüşü, düşünsel derinlik, felsefi bakış açısı içinde kurgulamış olması romanlarının da ayırt edici yanını oluşturmuştur. Romanlarını düşünerek okumayan bir okurun, sonunda büyük bir boşluğa düşmesi neredeyse kaçınılmazdır, boşluğun içini doldurması olanaksız, belki anlamsızdır artık.
Clarissa Dalloway, bir romanın yazarıyla birlikte yaratıcısı olmanın unutulmaz örneğini verirken sanki yazarınca yapıldıktan sonra canlanan bir kahraman, gerçek kişi gibi gelmiş ve kalmıştır belleğimizin bugün de yaşayan hücrelerine. Bond Sokağı arka sokağımız, Clarissa mahallenin en çekici orta yaşlı kadını.
Birdenbire ortaya çıkmamış Clarissa. Yazarı Jacob’un Odası’ndan sonra yazdığı kısa öykülerde böyle bir roman kahramanının hazırlıklarını yapmış sanki. Kaldı ki “Mrs. Dalloway Bond Sokağı’nda” adlı kısa öykü de sonradan Mrs. Dalloway’in girişinde kendini gösterir. “Mrs. Dalloway Bond Sokağı’nda”nın ilk tümcesi, Mrs. Dalloway eldivenleri kendi alacaktı, diye başlarken, romanın ilk tümcesi ne olur: Mrs. Dalloway çiçekleri kendi alacaktı. Öteki kısa öyküler de Mrs. Dalloway’e giden yolun taşlarını döşer. Roman kahramanına verebilmek için kendi çevresinden de almış mıdır bazı özellikler, hiç kuşku yok ki bunu da yapmıştır Virginia Woolf.
Virginia Woolf’un sıradan romanlar yazmak istemediği öylesine bellidir ki. Hem kişilerini seçmek ve yaratmakta, hem anlatım biçimine getirmek istediği teknik biçimleri tasarlamakta ayrıksı bir düşünme sürecinden geçmiş olmalı. Romanlarında öykü anlatmak değil de sorunu, bir derin düşüncenin izini sürmek, onu adım adım geliştirmektir. Joan Bennet’in, yazarı için değerlendirmesi Mrs. Dalloway için de geçerlidir:
“Virginia Woolf’un romanlarının biçim ve özünde, geleneksel düzyazıdan çok, lirik şiirin biçim ve özüne benzerlik görülür. Büyük bir öykünün düğüm noktasını oluşturan ölüm ve aşk deneyimleri onun kitaplarında insan yaşamının dokusunun içine örülmüştür ve öyle yerleştirilmiştir ki, acı çekişler ya da sevinç, güzellik ya da çirkinlik anlaşılmayı zorlaştırarak karışır, anlağımızı canlandırır...”
İnsanlar nasıl duyar, düşünür ve düş görür: asıl ilgilendiği buydu onun. O güne dek insanın nasıl yaşadığı, sonra da nasıl düşündüğüyle ilgilenen edebiyatın dışındaki hayal dünyası, Virginia Woolf’u bana kalırsa modernizmin en önemli yaratıcısı olarak hayalleri ve düşlem yetileriyle de öne çıkarmıştır ki, bireyin kendini var etme biçimi artık oradan geçmek zorunda kalmıştı.
Hayatı bütün olarak almak romanlarını felsefi düşünme süreci içinde tasarlayan bir yazar için yeterli değildi; insan zihninin kısacık bir zaman içinde anladığı ve verdiği alışveriş içindeki düşünsel gelgit, onu gene de döneminin öteki modernistlerinden ve artık gözde bir teknik olarak ortaya çıkan bilinçakışı yazarlarından ayırır. Ben Mrs. Dalloway’i de bilinçakışı içinde okuyorum, ama Virginia Woolf incelemesinde Joan Bennett, onun bilinçakışı yazarları arasına doğrudan sokulamayacağını belirtiyor. Burada öncelikle anlatılmak istenen, Virginia Woolf ile James Joyce arasında sanıldığı kadar benzerlik olmadığıdır. Asıl farklılıksa, Virginia Woolf’un hayatla arasındaki ilişkiyi düzenleyen değerlerin, Joyce için umursanmaz olabilmesidir.
Roman kişileri Virginia Woolf için öteki romancılardan daha değerlidir, demek haksızlık olur elbette ama onun Mrs. Dalloway’i de bilinen roman kahramanları arasında hem bu denli gerçeklikten uzak, hem de sokakta dolaşıyormuş gibi yaşayan, iki dünyayı bir tek gerçeklik içinde yaşatan bir yazınsal kişilik olarak, sözcüğün tam anlamıyla sıra dışıdır. Mrs. Dalloway, romanın pek çok düşünce arasında gidip gelen öyküsü içinde ölüm ve hayat, akıl ve delilik, yaşanan ve bilinç içinde akan arasındaki ilişkileri, çevresinde bir merkezkaç gücüyle tutar.
Mrs. Dalloway, bazen yalnızca Clarissa’dır, ama kendini daha çok “Mrs. Dalloway” olarak düşünür; herkesin çok önemsediği toplum içinde daha saygın bir yer bulacakken kendiyle baş başa kalmayı önemser. Aslında olur olmaz her yere ait olmak mizacına da uygun düşmez. Mrs. Dalloway ne olduğu belirsiz, tutarsız çevrelerle kendini nasıl özdeşleştirir? Hayata pamuk ipliğiyle bağlı, hoşnutsuzdur, çünkü farklıdır o. Kırılganlığı hastalığından da gelir, kişiliğinden de; Richard Dalloway’in vermekten hoşlandığı partilerde gerçekten utangaçtır, ama birbirlerini yalnız da bırakmaz karıkoca. Gene de Clarissa, Richard’ın partilerini anlamsız, saçma bulur, ama kocasını kırmak istemez. Richard ne denli olumlu, aralarındaki sevgi ne denli güçlü olursa olsun, Clarissa’nın dünyası onunkiyle pek çok noktada kesişmez. Hem karşılıklı saygı ve sevgi vardır aralarında, hem de kendi dünyalarını ayrı tutma endişesi.
Clarissa’nın mutsuzluğu sıradanlaştırdığı da söylenebilir mi? Kendisiyle ilgilenen bir kadındır elbette, ama yeniyle eski, bugünle geçmiş arasında kaldığında, geçmişe dönük yüzü daha belirgindir.
Mrs. Dalloway artık meraklı her okurun bildiği gibi, bir günde geçer, 1923 yılının Haziran ayının bir çarşambasında. Clarissa’nın bilinçaltında yer etmiş tanıdıklarıyla hep ilgi çekici ilişkileri vardır; kimini sever, kiminden hiç hoşlanmaz. O gün gene bir partinin hazırlığı içindedir, bizim için epeyce ünlenmiş Bond Sokağı’nda hem sıkıntılı, hem küçük mutluluklar arayarak yürürken otuz yıllık evliliğini, geçmişini aklından geçirir. Sonra hayatında yer etmiş herkes, savaşın acımasızlığından geçtikten sonra dünyanın anlamsızlığını yaşayan Septimus Smith; eski ve tutkulu talibi Peter Walsh; Clarissa’nın kızı Elizabeth; Lady Bruton, Septimus’un karısı Lucrezia, akşamki partinin sonunda gelen Sir William Bradshaw ile karısı Lady Bradshaw’un getirdikleri kötü haber: Septimus Smith canına kıymıştır.
Roman kişilerinin hep geçmişe gidip gelerek anlatılması romana ritmik bir anlatım biçimi vermiştir, dil de bunun parçasıdır. Tek kişilik, ama tek merkezli bir konusu ve öyküsü olmayan bir anlatı; art arda gelen kişilere bölünmüş, çok parçalı, ama tek parçaymış gibi kesintisiz biçimde okunması gereken bir roman oluşu da Mrs. Dalloway’in okurla zor ama benzersiz bağlar kurmasına neden olmuştur elbette.
Bu romanın yirminci yüzyılın en önemli romanlarından biri oluşunu açıklamak kolay değil. Virginia Woolf bir dil ve anlatım ustası ama bu yeterli değil; romanın tek kişi merkezli oluşu baş tacı edilecek yeniliklerden sayılmaz; bilinçakışı da yalnızca ona ait bir teknik değil. Sanırım Mrs. Dalloway’in yazıldığı günden bugüne bu denli çok okuru etkilemesinin nedeni, Virginia Woolf’a özgü ve başka herhangi bir yazarda görülmemiş ruhtur; bu yazınsal ruh dışarıdan, yazarından değil, romanın dünyasından geçer okura.
Orada Clarissa Dalloway’in kişileştirilmesindeki sıra dışı başarı yanında, Richard, Septimus Smith, Peter Walsh, Elizabeth başta olmak üzere, onun çevresindeki kişilerin de tek tek derinlikli kişilikleri tamamlar romanı. Joan Bennet, “Bu şiirsel düzlemde sadece aşk, ölüm ve dünyanın yavaş yavaş gözden kaybolan güzelliği vardır,” diye tanımlar romanın değerini. Yeterlidir bu kadarı. Kabına sığmayacak bir dünya dolar bu üç bileşenin içine. Önemli olan bu üç düzeyi, olanca çarpıcılığına karşın, olağan yaşantıların ruhu içinde anlatmaktır.
Olağanüstünü olağanlaştırarak, sı-ra dışını sıradanlaştırarak anlatmak: edebiyatta en değerli beceri.
Mrs. Dalloway bu becerinin okuduğum en yetkin örneğini vermiştir ki, sanırım doksan yıl boyunca her biri bambaşka milyonlarca okura da vermiştir bu tılsımı.