Kitabı zenginleştiren bir başka özelliğiyse etimolojiyle iç içe geçmiş yapısı.
Hakları toplamda 16 ülkeye satılan Muhteşem Bedenlerimizin Coğrafyası, Booker Ödülü’ne adaylığının ardından Goldsmith Ödülü’ne aday gösterildi ve Desmond Elliot Erken Başarı Ödülü’ne layık görüldü. Kasım ayındaysa Rabia Elif Özcan çevirisiyle Timaş Yayınları tarafından yayımlandı. On dört yaşında annesini meme kanserinden kaybeden Maddie Mortimer, iki yıllık hummalı bir çalışmanın sonucu olan bu ilk romanında geçirdiği araba kazasının ardından kanserin yeniden nüksettiğini ve tüm vücuduna yayıldığını öğrenen Lia’nın hikâyesini ve değişen ilişkilerini merceğe alıyor.
Maddie Mortimer’ın Eylül Görmüş ile yaptığı ve K24’te yayınlanan röportajında (https://t24.com.tr/k24/yazi/maddie-mortimer-yasadigim-trajedi-etrafimdaki-guzelligi-gorunur-kildi,3994) yazar onu kitabı yazmaya iten ihtiyaç üzerine konuşurken sanatı bir çeşit terapi olarak görmeye başladığına değiniyor ve şöyle diyor: “Annem öldükten kısa bir süre sonra, bu trajedinin etrafımdaki güzelliği görünür kıldığını fark edişimi hatırlıyorum. Sevdiğim insanlarda, yaşadığım yerlerde daha önce fark etmediğim bir güzellik hakimdi. Onun ölümü benim dünyayı fark etmemi sağladı, bazı şeyleri daha belirgin hâle getirdi. Şimdi bunu bir hediye, yazmayı da bu hediyeyi onurlandırmanın bir biçimi olarak görüyorum.” Yazarın, annesinin ardından yaşadığı kayba böylesi bir iç görüyle yaklaşarak fazlaca mahrem olan bir yolculuğu, ilişkiyi korkusuzca soyunması, sayfalara dökmesi ve paylaşması bu kitabı en özel ve biricik kılan noktalardan biri.
Lia resim yapmanın günah sayıldığı dindar bir ailede büyüyor, çocuk kitapları illüstratörü oluyor. Papaz babasının ve katı annesinin gölgesinde özgürlük için yanıp tutuşuyor, kelimelerine dahi sirayet etmiş İncil’in ardında Tanrı’nın muhasebesini yapıyor. Bu ailede yetim Metthew’la, ilk büyük aşkıyla tanışıyor, mesafelerle birlikte hayal kırıklıkları da peşinden geliyor. Ardından Harry ortaya çıkıyor, olağanca sevgisiyle ve birine ilk kez sevdalandığında tüm manzaralar nasıl da şaşırtıcı şekilde puslu, sessiz ve kocaman oluveriyor, dedirten bir aşkla Lia’ya yol arkadaşı oluyor.
Lia’nın hem kendine karşı hem de ilişkilerinde, okuru kimi yerlerde şaşırtabilecek çarpıcı bir dürüstlüğü var. Belki de yalnız büyüyen her çocuğun ebeveynlerine sorduğu, “benim neden kardeşim yok?” sorusuna, hastalık daha çabuk nüksedebilirdi, o zaman seninle daha az vaktimiz kalırdı, cevabını verecek kadar şeffaflıktan bahsediyorum. Öyle bir dürüstlük ki kimi yerlerde son derece çarpıcı, belki sağaltıcı fakat her daim gerçekçi!
Kanser kadar romanı şekillendiren en önemli motiflerden bir başkasıysa Lia-Irıs ve Lia-Anne arasındaki anne-kız ilişkisi. Anne figürüyle en çok çatışıldığı yaşlarda, ergenliğin eşiğinde olup onun hastalığından dolayı duygularını -en çok da öfkesini- yönlendiremeyen Iris; kendini ifade etmekte yetersiz, kızını nasıl seveceğini bilemeyen, anneliğin çıkmazlarında kaybolmuş Anne; kırgın bir kız çocuğu ve genç kadın, ardından tedirgin ve düşünceli anne Lia.
Kitabı zenginleştiren bir başka özelliğiyse etimolojiyle iç içe geçmiş yapısı. Lia ve on iki yaşındaki kızı Iris’in kelimeler üzerine inşa ettikleri oyun hem tek başına varlık gösteren hem de asıl hikâyeye boyut katan bir unsur olarak karşımıza çıkıyor. Roman boyunca süregelen kelime kutucukları, kelimenin karakterlerin nezdinde kazandıkları anlamlarla adeta resmediliyor.
Muhteşem Bedenlerimizin Coğrafyası’nı okurken ister istemez kendimi Charlotte Wells’in adeta eski fotoğraf albümlerinden şekillendirdiği ve “duygusal bir otobiyografi” olarak adlandırdığı, bu sene izleyiciyle buluşan ilk uzun metrajı Aftersun’ı düşünürken buldum. 90’lı yılların sonunda Türkiye’ye tatile gelen bir baba kızın melankoli, nostalji ve hüzünle dolup taşan ilişkisini odağa alan filmdeki kendini kırk yaşında hayal edemeyen ve kapkaranlık bir depresyonun ortasında olan baba karakteri üzerinden “ölümün yaklaştığını hissetme hali” Lia’nın yolculuğuyla konuşuyor adeta –Ölümden daha kötü bir şey varsa, o da ölümün yaklaştığını bilmektir. Her iki anlatıda da bu hal öyle zor, düğümleyici ve tahrip edici ki kitabın her sayfasına, filmin her karesine, ufacık anlara kadar sızıyor, durmadan kendini belli ediyor. Bu duygudaşlıklarının yanı sıra ikisi de yaratıcısının izin verdiği ölçüde ve okurunun/izleyicisinin deneyimi ve filtresi kadar anlaşılır, boşluklu ve karanlık, son derece mahrem, çokça anlaşılmaz, bir yandan çok görkemli diğer yandan olduğu gibi.
Romanın çoksesli bir yapısı var. Bir tarafta zamansal gidiş gelişleriyle Lia’nın hikâyesi, diğer taraftaysa adeta bir üst anlatı gibi akan, her şeyi bilen, Lia’nın bedeninde gezen, kanserin sesi olarak yorumlayabileceğimiz, fakat Lia’yı da aşan, kimi zaman korkutucu kimi zaman örseleyici, bazen İncil’den fırlamışçasına konuşan, bazen alabildiğine lirik ve poetik bir ses.
Yazım stili de konvansiyonel, alıştığımız bir tarzda değil. Yazarın puntolarla ve fontlarla yaptığı oyun, hikâyenin duygusunu zenginleştirmesinin, kuvvetini artırmasının yanı sıra adeta anlatı içinde performatif başka bir anlatıya evriliyor. Boyutu değişen puntolar, sarmallarla ilerleyen cümleler, şekiller çizen karakterler… Kelimenin gücüne göze daha da hitap eden resimler çiziyor. Tüm bunlar da okuma deneyimini başkalaştırıyor.
Yine aynı röportajda Mortimer, “şaşırtıcı, gözü kara ve sıra dışı, akla ve kalbe eşit şekilde hitap eden kitaplar yazmaya devam etmek istiyorum” diyor. Bu derece güçlü, yoğun ve olgun, ne yaptığının farkında olan bir ilk romandan sonra ne yazacağını merakla bekliyorum; edebî belleğim, elinin değdiği her işi hevesle ve merakla takip edeceğim bir yazar kazanmış olduğu için çok mutluyum.
Muhteşem Bedenlerimizin Coğrafyası, yıkıcı, parçalayıcı, güçlü ve sessiz bir yolculuk, matruşka misali iç içe geçmiş anlatılarıyla bir kadın bedeninin sınırlarında ve sınırsızlığında anılarla döşeli bir harita. Okurun her hücresinin en küçük zerresine kadar sızacak ve tüm coşkusuyla akacak bir okuma deneyimi. Bu senenin ıskalanmaması gereken olağanüstü kitabı ve tanışılması gereken yazarı!






