Loyolalı İgnatius 1539 yılında İsa Cemiyeti’ni kurduktan sonra misyonerlerinden gittikleri yerleri, karşılaştıkları insanları ve faaliyetlerini anlatan mektuplar yazmalarını istedi. Bu mektuplar On Sekizinci Yüzyıl süresince Fransa’da bir araya getirildi ve 1702 ile 1776 yılları arasında, otuz dört bölüm halinde, Lettres édifiantes et curieuses, ismiyle yayımlandı. Cizvitlerin uzak diyarlara dair kaleme aldığı bu anlatılar Aydınlanma döneminde yaygın bir biçimde okundu ve örneğin Denis Diderot ile Jean le Rond d’Alembert’in Encyclopédie isimli eseri için kaynak vazifesi gördü. Mektuplar çok farklı konulardan bahsediyordu fakat Cizvitlerin misyonu dikkate alındığında günün birinde Budizm olarak adlandırılacak olan dinin pek çok anlatıyla birlikte ön plana çıkması şaşırtıcı değildi.
Avrupalılar on dokuzuncu yüzyıla kadar dünya nüfusunu dinlerine göre dört ulusa ayırırdı: Hristiyanlar, Yahudiler, Müslümanlar ve puta tapanlar. Budistler yüz yıllarca son kategoride yer aldılar. Budizm’in kendine ait bir “izm” takısına sahip olma süreci burada anlatılamayacak kadar uzun. Fakat hikâyenin bir bölümü, kendi dinlerini Asya kıtasında yaymak üzere Avrupa’dan yola çıkan cesur Cizvit gezginleriyle ilgili. Aziz Francis Xavier 1549 yılında Japonya’ya ulaşır ve önceleri Budistlerle yakınlık kurmaya çalışsa da sonradan onlar hakkında çeşitli suçlamalarda bulunur. Matteo Ricci Çin’e gittiğinde önce Budist keşişler gibi giyinir, ardından Konfüçyüsçü bir alim kılığına bürünüp “Fo dinini” (fo, Çincede Buddha anlamına gelir) suçlayan bir dizi Çince eser yazar. Tayland Budizmi’ne ilişkin ilk raporları iletenlerse 14. Louis’nin Siyam sarayına gönderdiği ve aralarında Cizvit keşişlerinin de bulunduğu temsil heyetleridir.
https://cdn.oggito.com/images/full/2023/11/voltaire-1.jpg
On dokuzuncu yüzyıla kadar İngilizcede “Budizm” terimine rastlanmaz. Cizvitler kadar yazılı raporları okuyan akademisyenler de Çin, Japonya, Vietnam ve Tayland’da karşılaşılan bu dinlerin aynı din olduğunu kabul etmez. Zira her birinin kendi dilinde “Buddha” kelimesini karşılayan farklı bir kelime ve Buddha’yı temsil eden ritüeller bakımından değişik gelenekleri vardı. Buddha’nın bir put ve Budizm’in putperestlik olduğuna dair genel kanı uzun süre değişmedi ama Buddha ve öğretilerine ilişkin çok fazla bilgi birikmeye başladı.
Diderot ve d’Alembert’in Encyclopédie isimli eseri kuşkusuz Aydınlanma ile ilgili bilgileri özetleyen en ünlü kitaplardan biriydi ama bu konuda yazılmış tek kitap değildi. Ondan esinlenen Voltaire, 1764 yılında Dictionnaire philosophique adını verdiği kendi sözlüğünü yayımladı. Öteki eserlerinin çoğunda olduğu gibi kimileri tarafından övüldü, kimileri tarafından yerildi. Voltaire bu kitabında Roma Katolik Kilisesi’ni eleştirdi, Yahudilik ve İslam hakkındaki tasvirleriyse olumsuzdu. Aynı zamanda Budizm’in de eleştirildiği kitapta Buddha’nın övülüyor olmasıysa dikkat çekiciydi. Hakikaten de sözlüğünde Buddha’ya özel bir giriş kısmı ayırmış ve ondan bahsederken Tayca isimlerinden biri olan Sammonocodom’un Fransızca karşılığını, śramaṇa gautama ismini kulanmış, sonraki yüzyıllarda pek çok düşünürün yapacağı gibi öğretmeni, öğretileri olarak kabul edilen temsillerden ayırmaya çalışmıştır.
“Siyam tanrısı Sammonocodom’un genç bir bakireden doğduğunu ve bir çiçeğin üzerinde büyüdüğünü anımsıyorum,” diye başlar. Ardından herhangi bir ironi olmaksızın başka kültürlerdeki mucizevi doğumları sıralamaya başlar. İnsan ve miti birbirinden ayırma çabası kendini, “Siyamlıların dini bize hiçbir kanun koyucunun kötü ahlakı salık vermediğini kanıtlar,” cümlesiyle gösterir ve peşi sıra Buddha tarafından getirilen kuralların, Aziz Benedict’in kuralları kadar katı olduğunu belirtir. Voltaire bu kuralları hatalı değilse bile kendine göre gevşeterek sıralamaya devam eder. “Şarkılardan, danslardan, toplantılardan, ruhu yumuşatabilecek her şeyden uzak durun”, “Altınınız ya da gümüşünüz olmasın”, “Adalet üzerine konuşun ve adalet için çalışın”, “Az uyuyun, az yiyin, sadece tek bir cübbeniz olsun”, “Asla insanlarla alay etmeyin”, “Tefekküre dalın ve sık sık insan ilişkilerinin kırılganlığı üzerine düşünün.”
Kayalara oyulmuş Meditasyon yapan Buda heykeli, Andhra Pradesh, Hindistan
Bu da Voltaire’in yakınmasına yol açar; dinler böylesine kutsi ve zaruri bir ahlak anlayışını saçma ve gülünç hikâyelerle kirletmişlerdir. “Niçin emirleri bilgeler tarafından bildirilmeyen ve dogmaları da delilere mahsus olmayan tek bir din dahi yok?” Voltaire’e göre bu durumun sorumlusu dinin kurucularından ziyade, kuruculara saygısızlık edilmesinden korkan müritleridir. Ancak bu aldatmaca korkunç sonuçlara yol açar çünkü aklı başında insanlar kurucular tarafından ortaya konan ilkelerden etkilenseler de müritlerin uydurduğu doktrinleri işitince uzaklaşırlar. Sonuçta orijinal olan ilkeler de öteki uydurmacalarla birlikte reddedilmiş olur.
Buddha ile ilgili maddenin ikinci kısmın Voltaire, Cizvit raporlarına aşina olduğunu gösterir ve Tayland’a gönderilen Fransız temsilcilerce rapor edilen esrarengiz bir hikâyeyi tartışır.
Buddha’nın yaşamını konu alan geleneksel anlatı, Devadatta isminde kötü niyetli bir kuzenden bahseder. Buddha yaşlanır ve kendisi de bir keşiş olan Devadatta ondan kendi köşesine çekilmesini ve tarikatın liderliğini kendisine devretmesini ister. Buddha’nın talebi reddetmesi üzerine Devadatta üç farklı vesileyi bahane ederek ona karşı suikast düzenler. İşlediği günahın ağırlığı öylesine büyüktür ki, toprak tarafından yutulur ve Budist cehennemlerinin en korkuncuna indirilerek burada üç demir kazık üzerine oturtulur. Bu kazıkların biri başından ayaklarına, diğer ikisiyse göğsüne ve omuzlarına saplanmıştır. Siyam sarayındaki Budist keşişler Cizvitlerle karşılaştığında boyunlarında asılı duran haçları görür ve onların, Buddha’nın düşmanı Devadatta’ya taptıklarını düşünürler. Fransız temsilciler haçın temsil ettiği şeyin Devadatta değil de Tanrı olduğunu açıklamaya çalıştığındaysa rahipler, Tanrı gibi güçlü bir varlığın böylesi bir cezaya nasıl boyun eğebildiğini sorarlar.
Voltaire'in çizimleri, 1775
Voltaire bu olayın tamamını aktarır ve Thevatat olarak adlandırdığı Devadatta’dan “kötü huylu bir hayta” olarak bahseder. Ancak olayların sırasını karıştırır ve Devadatta’nın önce yeryüzünde çarmıha gerildiğini ardından cehenneme gittiğini belirtir. Asıl dikkat çekici olansa Cizvitlerin yaşadığı çaresizliğin ironisini görmek yerine Pontius Pilatus’a kendisini çarmıha germe yetkisi verenin bizzat İsa olduğunu söyleyerek onları savunmaya çalışmasıdır. Ayrıca Voltaire, İsa’nın kardeşi Aziz Jacques’ın da taşlandığına dikkat çeker ve şu sonuca varır: “Bütün bunlar son derece hassas konulardır.”
Voltaire’in çarmıha gerilme teolojisini kabullenmesi, Hristiyanlıkla ilgili sık sık başvurduğu kaba saba görüşlerle çelişkili görünüyor olabilir. Ancak bundan daha ilgi çekici olan, Buddha hakkındaki ileri görüşlülüğüdür. Avrupalı akademisyenler on dokuzuncu yüz yıla kadar dinlerin kurucularını tanrılardan insanlara dönüştürmeye, onların ilkelerini kilise doktrininden ayırmaya çalıştılar. Bu dönüşüm İsa ve Buddha için kıymetten düşmeyi değil, yüceltilmeyi gerektiriyordu. İnsan ister istemez David Strauss’un Das Leben Jesu (1835), Eugène Burnouf’un Introduction à l'histoire du Buddhisme indien (1844) ve Hermann Oldenberg’in Buddha: Sein Leben, seine Lehre, seine Gemeinde (1881) isimli eserlerini düşünüyor. Budizm’in Avrupa’daki tasviri on dokuzuncu yüzyıl süresince ciddi bir değişim geçirdi. Paganlar tarafından pratik edilen ir putperestlik biçiminden önce bir dine, bir dünya dinine dönüştü ardından din kategorisinden çıkıp dinin ötesinde daha farklı bir şeye dönüştü. Bugün Budizm ile ilgili araştırma yapan akademisyenlere sıklıkla şu sorular soruluyor: Budizm bir din mi, bir felsefe mi yoksa bir yaşam biçimi mi?
Çeviren: Fulya Kılınçarslan
(Public Domain)
Başlıktaki resim: "Ayuthia Taçlı Buda"yı tasvir eden bronz heykel, yak. 16. yüzyıl






