Faulkner hiçbir zaman gerçeği söylemediğini de eklemiştir. Kadınlardaki at ve çek aşkına sahip olsa bile Faulkner nihayetinde bir erkekti. En kârlı romanı Sığınak’ı para kazanmak için yazdığını açıkça itiraf ederdi: “Ona, iyi bir at alabilmek için ihtiyacım vardı.”
Ucuz bir edebiyat efsanesine göre William Faulkner, Döşeğimde Ölürken adlı romanını altı haftalık süre içinde, en tekinsiz durumlarda, gece yarılarında, bir el arabasını ters çevirip üstüne kâğıtları koyarak, kaskının üstündeki lambanın cılız ışığında yazmıştır. Bu ucuz edebiyat efsanesi Faulkner’ı fakir, fedakâr, belli belirsiz dozda proleter sınıfa sokmak için açık bir girişimdir. Romanın altı haftada yazıldığı tek doğru bilgidir: altı hafta ve bir yaz, Faulkner, elektrik üretmek için uzun süre kürekler dolusu kömürü kazana atarak çalıştı. Faulkner’a göre orada kimse onu umursamadı. Sürekli olan vızıldama, büyük eski dinamodan gelen atış sesleriydi, bunun dışında ortalık “ılık ve sakin”di.
Kendini yazılarında ve okumalarında kaybettiğine kuşku yok. Mississippi Üniversitesi’ndeki işinden, posta ofis yazıcılığından kovulduktan sonra babası ona elektrik santralinde iş bulmuştu. Belli ki, üniversitedeki okutmanlardan biri, mantıklı bir şikâyette bulunmuş; postasını alabilmesinin tek yolu kapının arkasındaki çöp kovasının etrafında aradığını bulana kadar dolanıp durmakmış. Faulkner okumasının bölünmesinden, rahatsız edilmekten hoşlanmazdı ve işe girdikten sonra pulların satışında inanılmaz bir düşüş oldu. Açıklama olarak ailesine, iki kuruş verip pul alacak aptal insanlara satış yapmak için camda beklemeye hazırlanmadığını söyledi.
Belki de bu deneyimden sonra Faulkner’ın mektuplardan hoşlanmamasının ve onları hor görmesinin nedenlerinin tohumları yeşermeye başlamıştır. Öldüğünde, hayranlarından gelen yığınla mektup, paket ve elyazmaları bulunmuştur. Faulkner bunların hiçbirini açmamıştır. Faulkner’ın açtığı mektuplar yalnızca yayıncılardan gelenlerdir ve bunları da çok dikkatli bir şekilde, zarfı çok ufak bir yerinden yırtarak yalnızca çeki görebileceği kadar açmıştır. Eğer zarfın içinde bir çek yoksa, o da açılmayı bekleyen zarf yığınının arasında yerini alır, orada sonsuza kadar beklemekte özgürdür.
Faulkner’ın çeklere her zaman güçlü bir ilgisi olmuştur, ama kimse bundan, onun cimri ya da paragöz biri olduğu sonucunu çıkarmamalı. Doğrusunu söylemek gerekirse Faulkner düşünülenin tam aksine, savurgandı. Kazandığı parayı eline geçer geçmez harcar, başka bir çek eline ulaşana kadar kredilerle yaşardı. Çek eline geçtikten sonra tekrar harcayabilecek duruma gelir, borçlarını öderdi. Parasını en çok atlara, sigaraya ve viskiye harcardı. Çok giysisi yoktu ama elinde olanlar da çok pahalıydı. On dokuz yaşında, dönemin giyim tarzından çok etkilenmesi ona bir lakap bile kazandırmıştı: “Kont”. Eğer moda dar pantolonsa, ondaki, Mississippi’nin en dar pantolonu olmalıydı. Missisippi’yi 1916’da terk ederek RAF ile beraber trenle Toronto’ya gitti. Amerikalılar onu reddetti çünkü yeterli özelliklere sahip değildi, İngilizler de istemedi çünkü çok kısaydı, o da Almanlar için uçmak üzere şansını denedi.
Bir nedenle, genç bir adam ziyaretine geldi ve onu elinde piposuyla ayakta dikilirken buldu. Bir elinde bitmiş piposunu, öbüründeyse bir midillinin dizginlerini tutuyordu. Bu midilli, kızı Jill’indi. Ortamdaki buzları eritmek için genç adam küçük kızın ne zamandır ata binip binmediğini sordu. Faulkner önce yanıt vermedi. Sonra ağzından, “Üç yıldır,” yanıtı çıktı ve ekledi: “Bilirsin, bir kadın yalnızca üç şeyin nasıl yapılması gerektiğini kesinlikle bilmelidir.” Biraz durakladı ve devam etti: “Doğruyu söylemek, ata binmek ve çek imzalamak.”
Jill, Faulkner ve Estelle’in ilk çocuğu değildi; Estelle’in önceki evliliğinden iki çocuğu vardı. İkisinin sahip olduğu ilk çocukları doğduktan yalnızca beş gün sonra öldü. Ona Alabama adını verdiler. Annesi yatakta hâlâ zayıf bir halde yatıyordu, Faulkner’ın kardeşleri şehir dışındaydı ve çocuğu hiç göremediler. Faulkner kızı için bir cenaze düzenlemeyi anlamsız buluyordu; küçük kız yaşadığı beş gün sonrasında yalnızca bir anı olmuştu, bir birey olmasına yetecek kadar yaşamamıştı. Faulkner, kızını küçük bir tabutun içine koydu ve kucağında mezarlığa taşıdı. Tek başına, kızını mezarına yerleştirdi ve bundan kimseye söz etmedi.
1950’de Nobel ödülünü aldığında İsveç’e gitme konusunda ilk başta gönülsüzdü, ama sonunda yalnızca İsveç’e gitmekle kalmadı, Avrupa ve Asya’yı da dolaştı. Davet edildiği yerlerden ve yapması gereken bitmek bilmeyen işlerden hiç keyif almadı. Gallimard tarafından onuruna düzenlenen davette, Fransız yayıncılar ve gazetecilerin yönelttiği sorular sonucunda Faulkner geri adım attı. Adım adım gerilerken, kendini birden sırtı duvara dayalı halde buldu, gazetecilerden merhamet bekliyor gibiydi. Sonunda bahçede kendine bir sığınak aradı. Birkaç kişi daha dışarı çıkmak istedi, Faulkner ile konuşacaklarını söylüyorlardı, geri gelmesi için çekingen seslerle özür sözcükleri sarf ediyorlardı. “Dışarısı çok soğuk.” Faulkner sessizliği seven, az konuşan bir adamdı ve yaşamı boyunca yalnızca beş kez tiyatroya gitmişti; üç kez Hamlet’i izlemişti, Bir Yaz Gecesi Rüyası ve Ben-Hur da öteki ikisiydi. Freud da okumamıştı, hatta bir konuşmasında,“Onu okumadım, Shakespeare’i de. Melville’in yapıp yapmadığından kuşkuluyum ama eminim ki Moby Dick yapmadı,” demişti. Don Kişot’uysa her yıl okumuştu.
Faulkner hiçbir zaman gerçeği söylemediğini de eklemiştir. Kadınlardaki at ve çek aşkına sahip olsa bile Faulkner nihayetinde bir erkekti. En kârlı romanı Sığınak’ı para kazanmak için yazdığını açıkça itiraf ederdi: “Ona, iyi bir at alabilmek için ihtiyacım vardı.” Büyük şehirleri, at sırtında gidilememesinden ötürü, sıklıkla ziyaret etmediğini söylerdi. Yaşını almışken bile, ailesinin ve doktorunun tavsiyelerine karşın, ata binmeye, çitlerden atlamaya devam etti, dolayısıyla sürekli düşüp yaralanmaya da devam etmiş oluyordu. En son düşüşü ona büyük acı verdi. Karısı Faulkner’ın atının kapının yanında dikildiğini evden görüyordu, eyeri hâlâ üstündeydi ve dizginleri gevşekçe sallanıyordu. Eşini atla beraber göremeyince Doktor Felix Linder’i aradı ve birlikte Faulkner’ı aramaya çıktılar. Bir milden biraz daha fazla uzakta buldular, topallıyordu, neredeyse kendini sürüklüyordu. At onu üstünden atmıştı ve yeniden tırmanmaya fırsatı olmamıştı, sırtının üstüne düşmüştü. At birkaç adım atmış, sonra durmuş ve etrafa bakmıştı. Faulkner ayağına ulaşmaya çalışırken at ona doğru yaklaşmış ve burnuyla ona dokunmuştu. Faulkner dizginleri kavramaya çalışmış ancak başarısız olmuştu. Ardından at eve doğru yol almıştı.
William Faulkner yatakta biraz zaman geçirdi, ağır yaralıydı ve çok acı çekiyordu. Öldüğü sonbahara kadar da tamamen iyileşemedi. Hastanedeydi, tedaviye devam etmeyi kabul etmişti, ama efsane Faulkner’ın ölümünün nedeninin attan düşmesi olduğunu kabul etmiyor. 6 Temmuz 1962’de tromboz yüzünden, altmış beş yaşında bile değilken öldü.
Günümüzün en iyi Amerikan yazarları sorulduğunda, hepsinin başarısız olduğunu söylerdi, en iyi başarısızlık Thomas Wolfe’a aitken, ikinci sırada William Faulkner olurdu. Bunu yıllar boyunca sık sık tekrar etti ama şunu hatırlamakta yarar var ki Thomas Wolfe 1938’den beri yaşamıyordu, bütün bu yıllar boyunca Faulkner hep aynı yanıtı verdi ve bütün bu yıllar boyunca yaşıyordu.