“… her arayış ikameti değil, seferi gerektirir. Seferde ulaşılan menzil yalnızca uygun yanıtın
devşirildiği bir varıştır ve dahi yeni bir arayış için yeni bir soruyla muhatap olunan bir çıkış…”
– İhsan Fazlıoğlu
Dün…
Hay Allah! Nereye gitti bu numara? Hah buldum! İhsan abi İsviçre.
Arama tuşuna basıp, kısa bir bekleyişten sonra:
– Alo
– Merhaba İhsan abi.
– Merhaba Bilal’im, nasılsın?
– Abi Allah razı olsun. Biraz önce doktordan geldik, yorgunuz biraz. Sen nasılsın, ne yaptın bizim işi?
– Çok şükür, iyiyim. Dün Bern’e geldim. Bugün resmi tatil olduğu için otele geçtim. Yarın sizin doktorla görüşeyim diyorum.
– Hay Allah razı olsun abi! O halde yarın senden haber bekliyorum. Biz de duruma göre hazırlıklarımızı yaparız.
– Bilal’im, olacak inşallah, çok üzmeyin kendinizi.
– Olacak inşallah abi. Ben müsaadeni istiyeyim mi abi. Hanım sesleniyor..
– Tamam aslanım. Selamlarımı söyle, iyi akşamlar.
– Baş göz üstüne abi, iyi akşamlar.
3 yıl önce. Düğün günü. Batman.
Bilal, akşam ezanının okunmasıyla birlikte içeri girdi. Oğlunun geldiğini anlayan annesi tüm sevimliliğiyle boynuna sarıldı.
– Bilal, hoş geldin oğlum. Neden bu kadar geciktin? Kız kardeşlerin kaç saattir hazırlandı, seni bekliyor. Düğün çoktan başlamıştır. Cemile yengene de çok ayıp olacak. Haydi, takım elbisen odanda, kapının arkasına astım. Hemen giy, biraz da koku sürün. Sonra çıkalım. Eee sen ne diye tıraş olmadın?
Annesinin nefes almadan konuşması Bilal’e hep çok sevimli gelirdi. Yüzünü avuçlarının arasına aldı, tombul yanaklarını öptü.
– Ah be anacım! Ben bilirim senin derdini. Sen istersin ki ben düğündeki kızlara güzel görüneyim de belki bir kısmetim çıkar.
– Fena mı olur annem? Otuz yaşına geldin ha! Hem sen buralarda yokken bizim akraba kızları pek serpilip güzelleştiler. Şöyle alıcı gözle bi baksan ya!
Bilal annesinin yüzüne küçük bir kız çocuğuna bakar gibi tebessüm etti.
– Akşam namazını kılayım da giyineyim anacım. Cemile yengeye daha fazla ayıp olmasın. Hem düğündeki serpilip güzelleşen akraba kızlarını da daha fazla bekletmeyeyim, diyerek muzur bir bakış attı.
Annesinin, arkasından “bak hele anasıyla nasıl da eğleniyor!” Dediğini duymazdan gelerek odasına girdi. Kapının arkasındaki takım elbiseyi çıkarıp yatağının üzerine bıraktı. Yatağın ayakucundaki seccadesini yere serdi. Akşam namazını kılmaya niyet etti…Kısa bir süre sonra beklemekten elbiselerinin kırıştığından şikayet eden kardeşleri kapıya vurmaya başladılar.
– Abi hadi artık! bak kapıda bekliyoruz seni.
Bilal önce sağına sonra soluna selam verdikten sonra, beş dakikaya geliyorum kızlar, diye kapıya seslendi. Sonra ellerini açarak dua etmeye başladı.
Rabbim, tüm işlerimi sana havale ettim. Sen benim için en hayırlısını bilirsin. Biliyorsun ki bu vakte kadar görmediğim birini aradım ve onu bekledim. Beni gönlümün beklediği eşle karşılaştır ve bu yalnızlığıma yoldaş nasip et. Anacığımın da yüzünü güldür. Şüphesiz sen her şeye Kadir’sin…
Alelacele seccadesini topladı, elbiselerini giydi, kokularını sürdü. Saçlarını elleriyle düzelttikten sonra odadan çıktı. Bilal’in uzun boyuna, yumuşak çehresine bakan annesi bildiği tüm sureleri okudu. Oğluna değebilecek her türlü nazardan korumuş olmanın rahatlığıyla evden çıktılar.
14 yıl önce, Batman.
Gökyüzünün bulutlardan arındığı, yıldızların ışığını cömertçe sunduğu yaz gecelerinin birinde, evin damına serdikleri döşekte sırt üstü uzanan iki erkek çocuğu, zihinlerinde gelecekteki sevgililerinin hayaliyle gah gülüyor gah hüzünleniyorlardı. Uzun denebilecek kadar bir vakti ortak imgeleri düşleyerek sessiz geçirdiler. Bu sessizlik, bir yıldızın gökyüzünden kopup hızla kayarak Raman Dağı’nın ardına saklanmasıyla bozuldu.
– Üff İhsan abi! Kayan yıldızı gördün mü? Ne kadar da parlaktı. Anam her seferinde hurafedir diyor ama bir dilek tutsam mı acep?
– Yok be Bilal! Meğer bunlar yıldız değilmiş, meteor taşıymış. Geçenlerde dayım bir belgesel izliyordu. Orda gördüm. Gök taşları dünya atmosferine hızla giriyormuş. Sürtünmeden meydana gelen ısıdan dolayı büyük bir kısmı parçalanarak yeryüzüne iniyormuş.
Bilal anlamsız gözlerle ihsan’ın yüzüne baktı ve saygılı bir ifadeyle “Sen öyle diyorsan öyledir abi” dedi. İhsan teselli etmek için dirseğiyle dürterek “Sen yine de bir dilek tut, belki meteorlar da kabul eder” dedi.
– Haşa abi, meteorlar da neymiş? Dilekleri meteorları da yaratan Allah kabul eder.
“Allah’ım bana ilk gördüğüm anda aşık olacağım bir kız gönder. Ben onu bulana kadar bekleyeceğime söz veriyorum.”
3 yıl önce. Düğün. Batman.
Bilal tüm utangaçlığıyla, annesi ise gururla, onları salonunun her açıdan görülebilecek masasında oturtan Cemile yenge ve eşiyle sohbet ederken, büyük kardeşi Melek yanlarına gelerek, abisinin kulağına eğilip bir şeyler söyledi. Bilal’in yüzü yeni yetme bir genç kız gibi kızardı. Kız kardeşi abisinin bu utangaçlığına kıkır kıkır gülerken, Bilal iki masa ötede ayakta duran genç kıza doğru kısacık bir bakış attı. Sonra da kardeşinin kolundan tutup kendine doğru çekerek, bir şeyler mırıldandı. Annesi, neler oluyor, der gibi bakışlarını Bilal’in üzerine dikmişti ki bir el Bilal’in omzuna dokundu.
– Ooo kimler gelmiş, hoş geldin Bilal’im. Sen düğüne gelir miydin yahu?
Bilal arkasına döndüğü anda İhsan’ı görünce, kurtarıcısını bekleyen kurbanlık koyun gibi sevindi.
– Hay Allah razı olsun abi! Hoş bulduk. Haklısın hiç gelmem düğünlere fakat anam sağ olsun işte.
– Olsun be oğlum! Nicedir görüşemiyorduk, iyi oldu. Vallahi düğünler olmasa artık kimseyi gördüğümüz yok. İyi oldu, iyi. Gel şurda bir yere geçelim, diyerek Bilal’i kalabalıktan sıyırıp salonun en ücra yerinde bir masaya oturttu.
– Abi sağ olasın, ne iyi oldu gelmen. Anam bir yandan, kardeşim Melek bir yandan. Anam gördüğü her kıza gelin muamelesi yaptı. En son kardeşim Melek de, Cemile yengenin bir yeğeni varmış onu gösterdi. Cemile yenge anlayacak diye utancımdan koca masaya sığamadım valla!
İhsan kahkahayı bastı. “Eee anana hak vermek lazım, biricik oğlu İstanbul’da erkek başına kendine bakamaz diye düşünüyor. Ha bir de maazallah İstanbul kızlarından birine tutulursan diye korkuyor.”
– Hay yaşa abi! Tam da dediğin gibi, İstanbul’a her geldiğinde uçağa binene kadar bin bir tane nasihat diziyor. Hele bir de yazın geldiyse vay halime!
– Biliyorum biliyorum, beni her gördüğünde, Bilal’im o çıplak kızlardan birine tutulacak diye çok korkuyorum, diyip duruyor.
2 yıl önce, İstanbul…
Melek akşam yemeğinden sonra demlediği çaydan birer bardak doldurup balkonda dalgın oturan abisinin yanına geldi. Karşısındaki koltuğa oturdu ve neden Batman’dan alelacele çağırıldığını sorar gözlerle abisinin yüzüne baktı. Bilal kardeşinin bu tavrını görmezden gelerek çayını eline aldı ve gözlerini diktiği caddeyi göstererek;
“Yıllardır bazı geceler uyumadan evvel bu caddeyi izliyorum ve her seferinde hiç durmayan bu insan selini hayretle karşılıyorum. Ne arıyor bu insanlar? Kimi rızık, kimi huzur, kimi sıcak bir yuva, kimi şefkatli bir anne, kimi de…” derken Melek sözünü kesti.
“Kimi de senin gibi eşini arıyor.”
Bilal kardeşinin sözünü hüzünlü bakışlarla onayladı.
“Bazen de herkes aradığını bulmuş, son süratle kavuşmaya gidiyor gibi geliyor. Bense burada yalnızlığımla birlikte oturmuş nasibine koşan bu insanları izliyorum. “ diye devam etti.
Kız kardeşi abisinin bu sözlerine sitem etti.
“E abi valla ne diyeyim ki sana? Annemin bulduğu hiçbir kıza dönüp bakmadın. Benim tanıştırmak için kendimi paraladığım arkadaşlarıma yok dedin. Rahmetli babam hayattayken amcamın kızıyla evlenmen için sana nasihatte bulundu, oralı olmadın. Kaç şehir, kaç ülke gezdin sonuç yine aynı. Şimdi de yalnızlıktan şikayet ediyorsun. Sen ne arıyorsun abi?”
“Anlamıyorsun Melek, çocukluğumda içimde yeşeren o duyguyu heba etmek istemedim. Gösterdiğiniz kızlarda bir keramet aradım. En azından onlara karşı içimde bir filiz yeşerir, Allah bir işaret gönderir diye bekledim. Olmadı. Son zamanlarda bunun boş bir hayalden ibaret olduğunu düşünmeye başlamıştım ki geçen hafta bir rüya gördüm”
Melek heyecandan fal taşı gibi açılan gözlerini abisine dikerek anlatmasını bekledi.
– Hani sen düğünde bana Cemile yengenin yeğenini işaret etmiştin ya…”
Rüya…
“Dörtyol Meydanı’ndaki aradan saparsam tamamdır. Yol neredeyse beş yüz metre kısalır. Hay aksi! Geciktim işte. Neredeydi bu durak? Acaba ben yokken kaldırıp başka bir yere mi diktiler? Hah! Şu ara sokaktan dönersem Atatürk Bulvar’ına çıkarım. Bulvardaki duraktan binersem tam on beş dakika kazanırım. Evet evet, çok doğru düşündüm. Hah! Tam şurada olacaktı. Haydaa! Bu durağa ne oldu? Batman’da duraklar mı kaldırıldı acaba? Neyse, şimdi söylenecek vaktim yok. Çömçe Lokantası’nın yanındaki duraktan bineyim, onu da kaldırmadılar ya! Hangi çıkıştandı? Hah şurası! Şurdan çıktım mı Çömçe Lokantası. Ordan da durağa elli metre neredeyse. Şu durağı aramaktan ayaklarım o kadar şişti ki ayakkabı sıkmaya başladı. İşte Bizim Çömçe, işte durak! Oh be! Vallahi buldum! “
– Nerde kaldın Bilal? Bu durakta ağaç oldum resmen. Kaç otobüs geldiyse binmedim. Çocuk da beklerken uyuyakaldı kucağımda. Bundan sonra gelene binelim de gecikmeyelim daha fazla.
Bilal, şaşkınlıkla kızın yüzüne baktı. Göğsünün tam ortasında bir çatlak açıldı. Genç kızın yüzünün güzelliği, kahverengi bakışları, tebessümündeki samimiyet çatlaktan içeri sızdı. Kalbinin hızı bedenini öyle bir sarstı ki derin uykusundan onu bir çırpıda uyandırdı.
Gözlerini açtığı anda tavanda gece lambasının ışığının yansıttığı gölgeleri gördü. Gölgeler, elinde çocuğuyla durakta bekleyen kızın şeklini aldı. Gölgeye baktıkça kalbi hızla çarpmaya devam etti. Yatağından doğruldu, yerdeki halının desenine odaklanarak bir süre hareketsiz oturdu. Bu kez genç kızın yüzü halının desenine yansıdı. Eli yine hareketlenen kalbine doğru gitti. Dayanamayarak yataktan kalktı, abdestini alarak iki rekat namaz kıldı. Dua etmek istedi fakat ne diyeceğini bilemedi. Hayatında sadece birkaç saniye gördüğü kızı rüyasında görmesinin hikmeti ne olabilirdi? Peki ya kalbinin muhabbetle dolması neyin işareti?
Bütün gece çöktüğü koltukta kıpırtısız oturdu. Rüyasını zihninde defalarca canlandırdı. Dörtyol Meydanı, Atatürk Bulvarı, Çömçe Lokantası, döndüğü köşeler, girdiği sapaklar, ayaklarını sıkan ayakkabı, durak, kahverengi gözler, çocuk…Gecenin sonunda yıllardır arayışına şiar ettiği cümlelerin karşılığının ilahi bir işaretle ona göründüğüne ikna oldu.
“Evet, insanın en fazla ihtiyacını tatmin eden, kalbine mukabil bir kalbin mevcut bulunmasıdır ki, her iki taraf sevgilerini, aşklarını, şevklerini mübadele etsinler ve birbirine ortak, gam ve kederli şeylerde de yekdiğerine muavin ve yardımcı olsunlar.”
2 yıl önce Batman. Çömçe Lokantası
Genç kız, Bilal’in heyecanla anlattığı rüyayı sonuna kadar dinledi. Bilal bu konuşmanın günlerdir provasını yapmasına rağmen içinde korkuyla karışık bir heyecan belirdi. Kalbi rüyayı gördüğü geceden daha hızlı çarpıyor, alnından süzülen terlere engel olamıyordu.
– İyi de Bilal, gördüğün rüyanın bir hikmeti olduğunu düşünüp numaramı buldun ve sırf bunları söylemek için bir günlüğüne, üstelik herkesten gizli buralara kadar geldin. Seni üzmek istemem ama bu rüyayı benim de görmem gerekmez miydi? Yani acaba bunlar senin zihninin bir oyunu olabilir mi?
Bilal’in cevabını beklemeden elleriyle baş örtüsünü düzeltti, ince yapılı omuzlarını oturduğu yerde geriye doğru dikleştirdi, kollarını göğsüne acemice bağlayarak kendinden emin bir ifadeyle “Affedersin ama böyle şeyler çok saçma. Rüyanda gördüğün birine, gel evlenelim, demek de nedir? Seni buraya kadar da yormuş bulundum ama merakıma yenik düştüğüm için bir şans vereyim demiştim” dedi ve yanına klişe sayılabilecek birkaç cümle daha ekleyerek vedalaştı.
Bilal reddedilmiş olmanın üzüntüsü ve içinde zerrece eksilmeyen muhabbetiyle masada öylece Aynur’un arkasından bakakaldı. Akşam uçağıyla kimseye sezdirmeden İstanbul’a geri döndü. Sonraki dört ay boyunca bu aşka karşılık bulabilmek umuduyla birkaç girişimi olduysa da olumlu bir cevap alamadı. Hatta bir keresinde Aynur’un Kocaeli’de okuduğunu öğrenince yanına giderek bir kez daha konuşmayı düşündü fakat hemen vazgeçti.
Yirmi ay önce, İstanbul.
Bilal, demlediği çayın dibe çöktüğünü görünce iki bardak doldurup balkona geçti. Birini İhsan’ın önüne koyarak, masadaki şekeri bardağın yanına sürükledi. Ellerini iki bacağının arasına sıkıştırdı ve bir arkaya bir öne doğru hafifçe sallanmaya başladı. İhsan çayına iki şeker attı, elini çenesindeki top sakallarına götürdü. Bir süre kaşıdıktan sonra, burnunun üzerinde duran yuvarlak gözlüğünü yukarı doğru sürükleyerek boğazını temizledi. Gecenin sessizliğini derin bir iç çekmenin ardından bozdu.
– Bilal, insan çok gençken serseri ruhu yaprak misali oradan oraya sürükleniyor. Nereye gidersen git ruhun hep olmadığın yerleri, nefsinse sahip olmadıklarını arıyor. Bulduğunu da zannetme ha! Bulmak bir yanılsamadır. Bulduğunu sandığın her arayış, yeni bir arayışın kapısını aralıyor. Fakat gel gör ki, yıllar hızla akıp geçiyor. Yaş ilerleyip tecrübe sınırları genişledikçe, aradıklarının hacmi de o oranda küçülüyor. Sonra bir avuç toprağa ait olma arayışın başlıyor. Bu arayışlar ancak sen ölünce son buluyor.
– Haklısın abi, insanın ömrü hep aramakla geçiyor. Babam rahmetli olduktan sonra Allah’ı var, anam da kardeşlerim de benden çok büyük şeyler istemediler ama sen bilirsin işte! Bizim oraların erkeklere verdiği o ağır yükümlülüğü üzerimde hep hissettim. Onlara babalık yapmanın yollarını aradım. Bu sebepten ortaokulu bitirdikten sonra çalışmaya başladım ya! Allah’a şükürler olsun, iyi kazandım. Hatta neredeyse hiçbir işten elim boş çıkmadım. Ama gönlümün arayışı…
Kelimeler boğazında düğümlendi. Kısa bir sessizlikten sonra, gözlerini kısarak sokak lambasının ışığına odaklandı.
– Abi, acaba ben okumuş olmadığım için mi Aynur beni kabul etmedi?
– Sahi ya! Ben onu tamamen unutmuşum. Ne oldu o iş?
– Abi bütün Batman’ın diline düşmüşüm, sen nasıl unutursun? demesiyle İhsan kahkahayı patlattı. Bilal’in yüzü utancından kıpkırmızı kesildi. Hem utandı hem de ağlanacak haline o da gülmeye başladı. sonra söze devam etti.
– Valla abi biliyorsun aylarca peşinden koştum, bana mısın demedi. Anamla kardeşlerim Cemile yengeyi de alıp evlerine gitmişler. Cemile yenge Bilal’i kabul etmezsen yüzüne bakmam, demiş ama inatla yok demiş. Ablası ve kız kardeşleri bile bu işi düşünmesi için ısrar etmiş ama sonuç aynı. Telefonda bahsetmiştim sana, Kocaeli’ne gitmeyi bile düşündüm ama doğrusu yine elim boş dönerim diye korktum. Dün duydum ki halasının kızının nişanı için İstanbul’a gelmiş. Melek, son kez ara belki görüşürsünüz, dedi ama aramayı düşünmüyorum. Vazgeçeyim değil mi abi ben bu sevdadan?
– Oğlum daha evvel de söyledim sana! Bu kız daha yirmi iki yaşında demiştin. Yani daha çok toy. E sen kızı daha ilk andan ürkütmüşsün. Pat diye karşısına çıkıp seni rüyamda gördüm, evlenelim demişsin. E ayrıca rüyayı gören de sensin be oğlum! Kızın senin gibi etkilenmesini nasıl beklersin? Üstelik layık görmek de nedir? Sen gördüğüm en okumuş adamsın. İyi bir işin var, çalışkansın. Abdestinde namazındasın. Helal ve haramı en iyi bilenlerdensin. En önemlisi de altın gibi kalbin var. Elinden gelse avucundan karıncalara su içirirsin. Üstelik her şey diploma olsaydı, ben şimdi ülkemden kilometrelerce uzağa gitmek için çabalamazdım.
– Abi Allah razı olsun da ne yapsaydım ki?
– Seni tanıması için bir fırsat istemeliydin. Herkesin bildiklerini geç. Bilmedikleri Bilal’i göster ona. Bak mesela felsefe mi okuyordu bu kız?
– Evet abi, felsefe okuyor. Zaten o yüzden biraz burnu havada hanımefendinin.
– Tamam işte! Senin ömrün Bediüzzaman Risaleleri’ni okumakla geçmedi mi, al sana felsefe! Din felsefesinden bahset ona. Onun sana anlattıkları üzerinden sohbet etmeye çalış. İnsanları birbirine yaklaştıran, edilen derin muhabbetlerdir. O derinlik sende var ama gel gör ki kıza bunu hiç göstermemişsin.
Bilal düşünceli bir ifadeyle İhsan’ın yüzüne mahzun mahzun baktı. Bir süre öylece kaldıktan sonra bir anda gözlerindeki mahzun ifade yerini parlak bir ışığa bıraktı.
– Abi bu kız şimdi burda ya, ben bi mesaj atayım ona. Gitmeden bir görüşmeyi kabul ettirebilirsem İstanbul’u gezdireyim. Haklısın, biz bu kızla hiç sohbet etmedik. Bildiğim ne varsa anlatayım. Hem belki tanırsa fikri değişir.
– Hay yaşa! Yalnız görüşme teklifini kabul eder de bir gün verirse, o gün meşgul olduğunu ve ertesi gün uygun olabileceğini söyle. Biraz da o koşsun canım peşinden! Ha unutmadan, Galata Kulesi’ne muhakkak götür. Şayet kuleye çıkmamışsa ilk seninle çıksın. Biliyorsun, kuleye ilk kiminle çıkarsan onunla eninde sonunda evlenirsin.
– Haşa abi! Kule de neymiş? Evliliği her şeyi yaratan Allah nasip eder.
Buluşma günü, İstanbul...
Galata Kulesi’nin önünde soğuktan titreyerek bekleyen Bilal, Aynur’un sokağın başında görünmesiyle birlikte tüm vücudunun ısındığını hissetti. Kalbinin aylardır onu alıştırdığı ritmi bu kez yadırgamadı. Fakat ellerini sıktığı anda bu ritim dizlerinin bağına kadar indi. Buna karşılık Aynur’un heyecansız ve ukala tavrı Bilal’i incitse de çaresizliğin verdiği o çırpınma haliyle bir hamle yaptı.
– Aynur sen daha evvel Galata Kulesi’ne çıktın mı?
– Çıkmadım Bilal. İstanbul’a ikinci gelişim. Daha önce halamın eşinin vefatında gelmiştik. O sebeple gezmek kısmet olmamıştı. Sen hiç çıktın mı?
– Benim bu taraflarda pek işim olmuyor. İş güç derken, gezmeye de pek vakit kalmıyor. Yalnız bir kere Melek merak ettiği için çıkmıştık. Sonra da bir daha kısmet olmadı. Kuleden İstanbul’a bakmak gerçekten çok güzel biliyor musun, şehrin dört yanını neredeyse sınırlarına kadar görebiliyorsun. İstersen bu kez de senin için çıkabilirim.
Aynur Bilal’in yüzüne birkaç saniye dikkatlice baktı. Sonra da Bilal’in ne yapmaya çalıştığını yakalamanın verdiği ifadeyle gözlerini kıstı.
– Anladım ben senin derdini! Bak şu kurnaza hele! O efsaneyi biliyorum ben. Neymiş efendim, kuleye ilk kiminle çıkarsan onunla evlenirmişsin. Saçma! Hiç inanmam öyle şeylere. Peki ya sen? Nasıl inanırsın böyle şeylere?
Bilal yakalanmış olmanın utangaçlığıyla önce bir şey diyemeden başını önüne eğdi. Kısa bir andan sonra kendinden emin ve tok bir sesle konuştu.
– Elbette kuleden medet umacak değilim. Ben Allah’tan başka kimseden yardım istemem. Doğrusunu söylemek gerekirse ilk kez benimle çıkmanı istedim. Hem Allah’ın işi belli mi olur? Belki de oraya birlikte çıkmak, dilediğim şey için bir sebeptir.
Aynur Bilal’in sözleriyle önce mahcup hissetti. Sonra bir şey buldum dercesine parmağını şıklattı.
“Bak ne dicem sana! Bunların hepsi hurafe! Sana bunu ispat etmek için birlikte kuleye çıkma teklifini kabul ediyorum. İlk kez seninle çıkıcam ama seninle evlenmicem..!”
Bugün…
İhsan, doktorun incelediği raporları gelişigüzel katladıktan sonra klinikten çıktı. Dışarının keskin soğuğunu ciğerlerine çekti. Bilal’e vereceği haberin ağırlığıyla bir süre sokakları başıboş gezdi. Bulduğu bir kafeteryaya girerek kendine sessiz bir yer seçti. Telefonunu çıkardı ve bir gün öncenin kayıtlarında Bilal’in adını aradı. Kısa bir beklemenin ardından arama tuşuna bastı.
– İhsan abi merhaba. Valla sabahtan bu yana kulağımız telefonda, aramanı bekliyorduk.
– Doktorla görüştüm Bilal’im, gönderdiğin raporları inceledi.
– Eee sonuç nedir abi?
– Açık konuşmak gerekirse doktor pek umutlu konuşmadı. İstanbul’daki doktorun söylediklerine benzer şeyler söyledi. Bu tip durumlarda kadının gebe kalma ihtimali çok düşükmüş. Ama yine de gelsinler, birkaç tedavi yöntemi daha var onları deneyebiliriz, dedi.
– ….
– Lütfen üzülme, Allah’tan ümit kesilmez. Aynur’a söyle o da üzülmesin.
– ….
– Bilal, orda mısın?
– Allah’tan ümidi keser miyiz hiç abi! Haftaya geliyoruz. Çare neredeyse arayıp bulacağız. Muhakkak bunun da vardır bir hikmeti. Hem rüyamdaki kadını bana eş yapan Allah, kucağındaki çocuğu da verir elbet…






