Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

14 Nisan 2020

Edebiyat

Yaratıcılığın Evrenselleşmesi

Semih Gümüş

Paylaş

24

0


Bir toplumu bölecek kertede gücü olan bir ayırt ediciyse dil, bir edebiyatı öbüründen ayırmakta çok daha belirleyici olacaktı elbette.

Onun başına da geldi elbette, The Irish Homestead dergisinin, okurlar yayımlanan ilk üç öyküsünü “asap bozucu bulduğu için”, 1904’ten sonra James Joyce’un öykülerini yayımlamayı reddettiğini aktarıyor William R. Everdell. Öteki yayıncılar da Joyce’un ilk öykülerini geri çevirmiş. Öte yandan Everdell’ın yazısının başlığı çok yaratıcı, Joyce’un ve belki dönemin büyük modernistlerinin yapmaya çalıştıklarını iyi anlatıyor: “Roman lime lime ediliyor.”

O sıralarda Katherine Mansfield de –ki sonra hep Çehov’un yanında anıldı– öykülerinde bilinç-akışını kullanmaya başlamıştı. Virginia Woolf daha ilk yazdıklarıyla farklılığını gösterdi. D.H. Lawrence klasik gerçekçilikten modernizme, yıkılmaz bir köprünün taşlarını kesiyordu. Sonra Kafka ortaya çıkmaya başladı, kısa öyküler, tuhaf metinlerle – büyük şaşırtmasına daha vardı. Marcel Proust, Yitik Zamanın İzinde’nin ilk satırlarını, kendisi de sonunda nereye varacağını bilmeden yazmaya başlamıştı. Bu arada Faulkner, Okyanus’un öte yakasından...

Şimdi bu yazarları modernist edebiyatın büyükleri olarak yarı tılsımlı, yarı parlak sözcüklerle anıyor ve tümünü de iyi anladığımızı düşünüyoruz. İyi bir okur hangisinden vazgeçebilir? Yazar olarak bir an onları unuttuğumuzu varsayalım: bitik bir toprakta nafile sözcüklerle  sayıklarken bizi bizden başkasının duyması olanaksızlaşmış demektir. Okumak o denli kolay iş değil. Kolay belki de, okuduğumuzu yaratıcı zihinsel etkinliğimiz içinde yeniden üretip kendimize mal etmemiz gerekiyor ki, asıl sorun bu.

james joyce

Biz de bizden öncekilerin yaptığı sıkı okumalardan el alıyoruz. Yoksa Joyce’un dilindeki denetimi olanaksız karmaşanın gizlerini ya da Kafka’nın büyüsünü bir başımıza keşfetmek ve sözgelimi bizden başka bir kültürün içindeki okurun bizim okumalarımıza dayanarak yeni yorumlar yapması: bir düş elbette. Yazmak istediklerimi hiçbir zaman yazamayacağımı biliyorum. Oysa, “Joyce, herkesten fazla kitap okumuştu” diye anlatıyor Everdell; öyle olduğu için Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi’ni gözden geçirirken, hiç kimsenin yargılarına başvurmadan, yalnızca kendi yargılarına göre yapmıştı değişiklikleri. Sonunda, “Temmuz 1907’de, kızı Lucia’nın Trieste’nin yoksullar koğuşunda dünyaya gelişinden hemen sonra” bu ilk başyapıtını yeniden düzenleyip tamamladı.

Modernizm: Rönesans’tan sonra sanatı topyekûn değişime uğratan en yaygın düşünce ve yaratma etkinliği, bir büyük kültür. Balzac’tan Tolstoy’a uzanan anıtsal edebiyatı ayrıca tartışmayalım ama onların zamanında ayrıntıların anlamına modernizmin yaratma biçiminin getirdiği derinlikte girildiğini söylemek de zor. Modernizm, yaratıcılığı yepyeni bir düzeyde yeniden kurgularken okuru anlatının iç dünyasına, anlatı kişilerinin iç dünyalarında yaşadıkları gibi sokmayı başarmıştı ki buna ilk kez rastlanıyordu. Artık yeni yüzyılın bireyi, yaşadığı çağı, –ya da biraz daha sınırlayalım– kendi yaşantısını, başkalarınınkini de temsil edecek biçimde değil, belirsizlikler ve kopukluklarla yaşanan parçalı  ve yalnızca kendisini temsil edecek bir yaşantı olarak dışavurmaya başlamıştı. Romanın konusu buydu, öykü de aynı yollardan geçmeye başladı. Joyce insanın bilincini, doğal, denetimsiz, anlamsızlığın sınırlarına gelip giden haline uygun biçimde yazmaya başlayınca, sarsıcı bir edebiyatın çanlarını çaldı.

Bilinç-akışı ya da iç-konuşma, yazınsal kişilerin iç dünyalarını, ruhsal sarsıntılarını dile getirirken, nasıl bir dil kendini gösteriyordu? Düzyazının mantığı içinde açıklanabilir bir dil miydi bu? Sözdiziminin yok olduğu, sözcükler arasındaki bağların belirsizleştiği, çarpık, çapraşık: ama bir dil gene de. Sonunda anlamlara gönderiyor, varlık nedeni bu.

stendhalStendhal de iç-konuşmanın ilkörneklerini vermişti.

Bilinç-akışı terimini ilk kez Amerikalı filozof William James kullanmış. Bir filozoftan beklenir bu. Joyce ne bu yazarı biliyormuş ne de terimin adını. Öte yandan, bilinç-akışının ilk örnekleri –elbette iç-konuşma olarak tanımlamamız gereken biçimleri– 19. yüzyılda da kullanılmıştı. Stendhal ilk tipik örneklerini Kırmızı ve Siyah ve Parma Manastırı’nda vermişti. Tolstoy da, elbette Dostoyevski de. Suç ve Ceza, Ecinniler ve Karamazov Kardeşler’in toplum dışı kişilerinin ruh dünyaları, doğrudan konuşmalar ve kişilikleri dışavuran davranışlar dışında anlatım biçimlerini, bir tür sayıklamayı, kendiyle konuşmayı gerektiriyordu kuşkusuz, başka türlüsü olanaksızdı. Ama bu örnekler de ilkörnekler olarak kalmıştı. Everdell, Boris Bugaev’den söz ediyor. Bugaev’in, Andrey Bely takma adıyla yayımladığı İkinci (Dramatik) Senfoni, “biraz matematik metnine benzer, birbirinden kopuk, kısa paragraflarıyla” edebiyat dünyasının Joyce’un ilk yapıtlarını tanımadan önceki en yadırgı yapıtlardandı.

Modernizm gibi büyük akımlar, gerçeklik alanlarını bulduklarında ve onlardan çıktıklarında, sürgünlerini alabildiğine vermeye başlar. On sekizinci yüzyılda ve ertesinde, ortaklaşa paylaşılabilecek bir dünya vardı ve Balzac kendi anayurdunda nasıl görüyorsa o dünyayı, Tolstoy da öbür uçta aynı görüyordu. Bakış açısı benzerdi. Oysa modernizm sınırları kaldırdı, edebiyatı yurtsuzlaştırdı. Çünkü gerçek hayatın genel sorunları yerine, insanın bireylik sorunlarına ve iç dünyasına kapanmaya başlamıştı. Orada insan, nerede yazılıyorsa yazılsın, acıları, sevinçleri, hüzünleri ve sorunlarıyla aynı insan. Joyce’un İrlanda’daki baskıcı ortamdan kaçışını noktalayan sözü bunu anlatıyordu: “Modern yazının milliyeti yoktu.”

Modernist edebiyat Avrupalıydı, ki başka bir yerden doğması neredeyse düşünülemezdi ve öylesine çok kültürlü, karmaşık, dolayısıyla belli bir yere ait olmayıp herkesin kendinden bir şeyler bulduğu bir gerçekliğin içinden çıkıyordu ki, yerellik onu anlatamazdı. İnsanın evrensel doğasına yönelmişti yazı. Bu saptamanın ucunu alıp edebiyatımıza, modernizmin edebiyatımızdaki ilk önemli yaratıcı kuşağı olan 1950 Kuşağı’na bağlayalım: gösterge gene belli bir yere ait olmama noktasını gösterir. Artık anlatılan değişmeye başlamıştır. Kadın-erkek ilişkisi ve cinsellik, erotizmin örtüleri kaldırılarak yazılmaya; Batı’da oluşan düşünceler yazınsal metinlerin dokusuna geçirilmeye; bireysel değerler toplumsal ahlakın yerini almaya; insanın iç dünyasındaki çatışmaların dili keşfedilirken egemen dil ve anlatım biçimlerinden uzaklaşılmaya başlanıyor, edebiyatımız modernizmini adım adım keşfediyordu.

Artık dil iç-konuşmaların içinde bükülüyor, bilinç-akışı içinde kendini yadsıyor, sözdizimi çiğnenirken nokta yerine virgül kullanılabiliyor, ünlem işaretleri ters çevrilebiliyordu. Bütün bunlar anlamsız mıydı?

Geçmiş, bu yazarlarca elbette yadsınacaktı. Anlatılanların farklılaşması gösterecekti bunu ama asıl olan dildi. Bir toplumu bölecek kertede gücü olan bir ayırt ediciyse dil, bir edebiyatı öbüründen ayırmakta çok daha belirleyici olacaktı elbette. Artık kimi okurların anlaşılmaz bulduğu öyküler, romanlar yazılıyordu, yazarların gerçeği anlatan yeni bir gerçeklik olarak tanımladığı. Günümüzün insanı toplumdan gitgide kopmaya başlarken bireyliği geçmiş zamanların bireylerinden çok daha üst düzeyde oluşmaya başlamışsa ve bir başına sahip olduğu sorunların çözümü gitgide zorlaşmışsa, onun edebiyatı da daha yetkin okuma biçimleri gerektirecekti. Modernizm, başka neydi ki. Artık dil iç-konuşmaların içinde bükülüyor, bilinç-akışı içinde kendini yadsıyor, sözdizimi çiğnenirken nokta yerine virgül kullanılabiliyor, ünlem işaretleri ters çevrilebiliyordu. Bütün bunlar anlamsız mıydı? Yoksa modernizmin çoğunluğa anlamsız gelebilecek yazınsal değerlerini tek tek yazarlar için pekâlâ anlamlı yapabilecek doğasının dışavurumu muydu?

Sait Faik yeni bir dil ve anlatım biçimi keşfinin sonunda “Hişt, hişt!”e vardığında, modernist edebiyat en sağlam basamağını bulmuştu. Orada dil ile anlamın birliğini dilediğiniz gibi savurabilirdiniz artık. Vüs’at O. Bener, bir on yıl sonra kendini adamakıllı göstermeye başlayacak kuşağın dilinin ve anlatım biçiminin güçlü habercisi gibi yazıyordu. Feyyaz Kayacan, bugün daha az okunuyor olsa da, yazdığı öykülerle o günlerde kalıcı izler bırakıyordu. İkinci Yeni şairleri, düzyazıda Gerçeküstücülüğün ve Varoluşçuluğun yaptığı etkilerle aralarında bağlar kuracak bir şiiri, geleneksel anlayışları parçalayarak yazmaya başlamıştı.

Yazarların ve şairlerin kimlik arayışı, kendi istemlerinin yanı sıra, yaşanan hayatın da zorundan kaynaklanıyordu. Bu arada bizim edebiyatımızda öykülerle sayıları pek az romanda görülen bu modernizm oluşumu, Batı’dakilere benzeyen büyük romanlarda kendini bulamamışsa, arkasına dönüp baktığında sırtını dayayacağı bir duvardan yoksun oluşundandır. Yoksa Avupa’da 19. yüzyılın büyük romanlar çağından sonra, yeni yüzyılda yeni bir büyük romanlar çağı başlıyordu. Joyce’un Ulysess’i başlangıcında roman sanatını tepeden tırnağa sarsmanın yanı sıra, yüzyıldır tartışılıyor. Proust on altı yıl boyunca büyük bir nehir romanı parça parça yazmıştı ve bunun bir benzerini burada aramak anlamsızdı. Gene de yazılanlar, egemen edebiyat anlayışında olumlu bir yarılmaya neden olmuştu.

Başlıktaki fotoğraf: Laura Kapfer

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Resimde ve Edebiyatta RüyalarOggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

D.J. Taylor

20 Kasım 2025

İngiliz Edebiyatının Yükselişi ve Düşüşü

Oxford kendi ulusal diline ve o dilde ortaya konan edebiyata çok az ilgi gösterdi.İngiliz Dili ve Edebiyatı öylesine geniş fırça darbeleriyle ve öylesine parlak renkli bir tuval üstünde çalışılır ki, kişilikler müfredatı gölgede bırakır. Bu yüzden edebiyat ele..

Devamı..

Kimsenin İnanmadığı Bir Demokrasi

Bamo Nouri

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024