"Vallahi, yaşam ne çirkindir ne güzel, depdeğişik bir şeydir işte!”
Epeydir okuyordum onu. Bu öğleden sonradan beri penceremde kuş sesleriyle ve rüzgâr fısıltılarıyla. Zorluydu kitabım, kasvetli bakışlarımla dalmışken onun saf pınarına o bile şaşırıyordu belki de benim okuyuşuma. Ve kederli bir simayla daldığım bu satırlarda, kelimeler zincirlerini çoktan koparıp açılıveriyorlardı istedikleri fırtınalı denizlere... İşte ne rafıma ne içime sığdıramadığım Zeno’nun Bilincinin fikrimden usulca taşarak lime lime çözülüp cılız gün ışığına tutunması böyle bir derinlikten geçmişti. Şimdi onun ürkek dünyasına gömülerek tüketeceğiz saatleri!
Modern İtalyan edebiyatının önemli isimlerinden biri olan Italo Svevo eşsiz başyapıtı Zeno’nun Bilinci'yle karşımızda arz-ı endam ediyor. Kendisini biraz yakın kadrajımıza almak onu ve eserini anlamlandırabilmek açısından onun kadar nadide bir ehemmiyet teşkil ediyor. Svevo kültür şöleninin kalbi, gözlerini dünya penceresine kışın ılık rüzgârların uğrak yeri olan meşhur liman kenti Trieste’de açıyor. James Joyce gibi efsane isme tanıklık etmiş ve Avrupa ile İtalya arasında köprü oluşturmuş bu şehrin ‘Edebiyat Şehri’ olarak anılması insanı şaşırtmıyor. Zaten Svevo’nun hayatındaki dönüm noktalarından birisi James Joyce ile tanışmasıyla başlıyor. Aralarındaki kültürel çekim ve dostluk elektrik yüklü iki telin birbirine teması misali öngörülmez ve ışıltılı eserler doğuruyor âdeta. Zeno’nun Bilinci'nin vücut bulması ve uzuvlarımızda bugün hissedilmesi Joyce’nin bu kıvılcımdan birkaç parça alıp dostlarına ve daha sonrada tüm dünyaya bunu yaymasıyla gerçekleşiyor.
Peki ama bu görkemli edebi kıyamet zincirini tetikleyen tek bir kişi miydi? Şüphesiz bu yazma sarmalının çok başında, derinlerinde başka başka isimler kol geziyordu. Svevo'nun Zeno’nun Bilinci'ndeki en büyük ilham kaynağı psikanaliz yönteminin kurucusu Sigmund Freud ve akabinde iradesiz anlatı kişilerinin kaynağı Arthur Schopenhauer’dur. Schopenhauer karamsarlık ve irade eksikliği meselesi yönünden onu etkilerken, Freud psikanalitik terapi yöntemiyle eserinin kalesini içten fethetmiştir bile. Bu iki can alıcı noktanın eserdeki yansımalarına değindikten sonra çetrefilli yolculuğumuzdaki öze uzanıyoruz. Zeno’ya.
Ah Zeno! Yabancı denizlerde gezinmiş edebi bir yerli misali kesik gülümsemesiyle karşımda duruyor sanki! Yutkunuyorum usulca… Kitabın selamlama bölümünde açılışı sigara tiryakiliğinin üzerine yapıyor Zeno. Dudaklarının kenarından şu sözcükler süzülüyor, filtresiz:
Yoksa ben sigaraya kendi yeteneksizliğimin ayıbını yüklemek için mi öylesine tutkundum? Acaba sigara alışkanlığımdan vazgeçsem o umduğum güçlü adam olur muydum? Belki beni tiryakiliğime zincirleyen de o kuşku olmuştur, çünkü insanın kendisini gizli kalmış bir büyük adam sanması rahat bir yaşama biçimidir.
Bizlerde Zeno gibi değil miyiz çoğu zaman bir başımıza? Onun gibi kim bilir defalarca kaç kere son sigaramızı ellerimizin arasında tuttuğumuza kendimizi ikna etmeye çabaladık ya da bırakıp bırakmama noktasında kaç tane sayısız mekik dokuduk. Başkahramanımız da hastalık ve sağlık ikilemi arasında mekik dokurken psikanaliz tedavisine olan inancını yitirip doktorunu terk etmiş ve doktoru da öfkeyle patlayan bir yanardağ misali onun notlarını tüm ahaliye yaymıştır. İşte şimdi iplerin koptuğu bu noktada Zeno’nun yaşamının dönüm noktalarına, geleceğine ve geçmişine dair kendi kendini sorgulamasıyla baş başa kalıyoruz. İlk olarak babasının ölümünden bahsediyor, aslında bu bölüm yazarın babasıyla olan problemli ilişkisini yansıttığı bir kesitten, onunla olan iletişimsizliğinden kaynaklanan sorunları aktardığı bir düzlem görevi görüyor. Ve komedi ile trajedinin iç içe yaşandığı eserde Zeno âşık olduğu kadın olan Ada yerine son derece çirkin olarak nitelendirdiği kardeşi Augusta ile evleniyor. Beceriksiz bir nişancı edasında hedefi değil, onun yanına iliştirilmiş bir başka nesneyi tutturabiliyor ancak. Adayı elde edebilmek için ne kadar çırpınsa o kadar çamura saplanıyor ve onu Guido’ya kaptırıyor. Bu başarısız deneyimden sonra ona göre ‘‘İnsan evlense de bekâr da kalsa sonunda pişman olacaktır.’’ Bizde klişeleşmiş bir cümle zihin kapımı çalıveriyor o anda: "Nasip, kısmet bu işler Zeno'cum" diyorum, karakterin bilinç akışına müdahalede bulunmaktan kendimi alamıyorum.
Zeno yaşam yolculuğunun sonlarına doğru yaşadığı varoluşsal sancıları bir kez daha kendi gözünden okura sunuyor. Yaşam ve ölüm arasındaki güvenilmez ipte ayakta kalmaya çalışırken ruhu yine ikilemlere gebe kalıyor. Bir yandan yaşamın düpedüz hastalık olduğunu söylüyor, hatta kendi hastalığının yaşamak olduğunu düşünüyor. Öte yandan ihtiyarlayınca yaşama gülüp geçtiğini, artık bu son sigaram olsun diye niyetlenmediğini söylemekten geri durmuyor. Peki sonunda iyileşiyor mu acaba ruhu? Sonunda bilinçleniyor mu ya da varoluşsal boşluklarını tamamlayabiliyor mu dersiniz? Öykünün tadı da burada saklı sanırım, sonuna geldiğinizde sonlanmıyor içinize filizlenmesi gereken tohumlar bırakıyor.
Tam şu anda kulağıma dolan manzara eşliğinde kelimelerin sonuna doğru gelirken işitemiyorum dışardaki rüzgârları artık, içimde Zeno ve Svevo’ya dair duygu seli daha ağır basıyor. Svevo ruhumun kıvrımlarını hem merhametle hem zalimce okşarken ironideki ustalığıyla da beni kendine hayran bırakıyor. Aslında bu kitap onun hayatına kapının anahtar deliğinden bakmak gibi. Zira ölürken bile son bir sigara istemesi, yalancı bahardan bir nefes tatmak kadar zalimce olmalı. Zeno’ya gelince onun tüm gelgitlerini içimde hissettim, kör sokaklarını gezdim, bazen öfkelendim, yoruldum… Ama kendisinden bir ısırık alınca dadandım ruhunun kıvrımlarına. Var olma çabamıza ince ince dokunan bu eserden yaşamın tanımına dair bir kesit sunarak kalemimi bir kenara bırakıyorum:
“Vallahi, yaşam ne çirkindir ne güzel, depdeğişik bir şeydir işte!” ‘’Yaşamın kendine göre bir seyri var, bir günlük iyileşmeleri, kötüleşmeleri var. Öteki hastalıklardan ayrı olarak, her zaman ölümcül. Tedavisi yok.”
Peki sizce yaşam nedir?
Merakla kal sevgili okur!






