Borges’e göre iyi bir öykü için kaçınılmaz ilk kural öykünün sonunun belirsizlik taşımasıdır. Bu Borges tespiti Cortazar veya Poe gibi pek çok büyük öykücü için bir çelişki anlamına gelmez çünkü onların öykülerinin sadece sonu değil hemen hemen tamamı, çoğu zaman belirsizlik taşır.
1 Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Yüzyıllık Tespiti
Tanpınar bütün büyük yazarların işe eleştirmenlikle başladığını söyleyip buna Baudelaire'i örnek gösterir. Tanpınar, altmış küsur yıl önce bu çıkarımda bulunduğunda çok haklıydı. Metin kritiğine gitmeyen, kendinden önce yazılmış eserleri derinlemesine düşünemeyen bir kalemin olgun eserler vermesi mümkün değildi.
Tanpınar'dan altmış küsur yıl sonra bugün Tanpınar daha da haklı. Çünkü günümüzde bir üstkurmaca olarak edebiyat, içinde anıştırmaların, parodilerin, mimetik kullanımların (ödünç alma) havada uçuştuğu bir yetkinlik alanıdır.
Günümüzde Joyce, Wolf ve Borges gibi yazarlara vakıf olamayan bir yazar dünya çapında ses getiremez; bu isimleri anlayamayan okur da anıştırma ile intihali birbirine karıştırır.

2 Virginia Woolf ve Okur-yazar Olarak Ben
İyi bir yazının nasıl meydana getirileceğini sezgi yoluyla kavrayan en büyük yazar Virginia Woolf'tur, benim için. Dünyanın en iyi romanlarının bir kısmını yazmış olması da bu sezgi gücüne bağlı olmalı.
Woolf'un içsel zekâsı, kendini kusursuz bir biçimde eğitecek kadar gelişmişti. Günlüklerinde kendinden önceki yazarların bütün kusurlarını çözümler, onları büyük yapan şeyin de şifrelerini sunar. Beni, Woolf'un içsel zekâsına hayran bırakan da bu tespitleri oldu.
Son bir şeyin altını çizeyim: Kişi Woolf kadar zeki değilse onun kadar güçlü yazılar oluşturamaz.
Hazır Woolf’u konuşuyorum lafı biraz uzatıp onu biraz daha öveyim ve oradan da lafı kendime getireyim. Woolf bir deha, bir deli, bir devrimci; dünya için, kadın için büyük bir şans. İnanılmaz derecede zeki birisi. (Yani öyleydi demek istiyorum. Ölmeden önce öyleydi. Ölsün de istemiyorum. Ölü olduğunu bilmek istemiyorum.) Onun eserlerini okurken yolumu buluyorum. Yazma adına yolumu buluyorum. Bazen yazdıklarımızı çocuksu buluruz, yırtar atarız onları çünkü çok daha iyisini yapabileceğimizi sezeriz. Woolf okurken böyle sıkıntılar duymam. Yırtıp atmam yazdıklarımı. Woolf okumama ara verip olgun öyküler yazabilirim. Beni bozmaz Woolf, aksine zekâsı bana sirayet eder, kendimi güçlü hissettirir.
Yüzlerce öykü yazdım. Onları bir yayınevine vermekten daha kolay şey bir çekmeceye koymaktır. Ben de öyle yapıyorum. Bir kitap yayımlayacaksam bu bir yer tutmalı, bir boşluğu doldurmalı, ses getirmeli. Bundan ötürü gecikiyorum, ama gecikmek umurumda değil. Kitapların sayfaları arasında çıktığım tren yolculuklarına âşığım ben. Kitapların sayfaları arasından şehrin ışıklarına bakmaya âşığım ben. Vapurun sesini duymak istiyorum. Yağmurda ıslanmak istiyorum. Rusya’da, Dublin’de, Londra’da, Paris’te gezmek istiyorum kitap sayfaları arasında. En çok da iyi bir kitabın esrarında ölmek istiyorum. Bir de kusursuzu deniyorum.
3 Baba ve Oğulları
Oscar Wilde, “19. yüzyıl büyük ölçüde bir Balzac icadıdır,” der. Olaya sakin bir kafayla yaklaştığınızda Wilde’ın sözünün yabana atılacak türden olmadığını görürsünüz. Mesela, Londra’da Dickens, St. Petersburg’da Dostoyevski, bir şehri anlatmayı ilk defa Balzac’tan öğrenmişlerdir.
Edebiyat da dil gibi, insan gibi, dışarıdaki hayat gibi nihayetinde değişmeye ve gelişmeye dönüktür. Balzac’tan yola çıkanlar, onu taklit ede ede değiştirirler. Hemen ardından gelen Flaubert, Balzac betimlemelerindeki bilgiyi siler, İngiltere’de Joyce, parodilerle yüklü ve Balzac’tan çok farklı bir roman dili çıkarır karşımıza. Balzac’ın hayranı Proust ise bir kokudan yola çıkarak aklının odalarında binlerce sayfa gezdirir bizi.
Ancak hepsi biraz Balzac’ın oğludur, hepsi biraz babayı öldürmüştür.

4 Okumak ve Yazmak Üzerine
Bir yazarı ilk defa okuyorsam beni en çok sevindiren şey elimde tuttuğum kitabını okuyacak olmam değil, yazarın okuyacağım daha birçok kitabının bulunmasıdır.
Odamda bir kitapla baş başa kalmak için düzenlediğim küçük törenlerim de var. Bunlar oldukça masum ve diğer okurlarla ortak şeyler: Bir bardak koyu çay doldurmak, sigaralarımı hazır etmek, yanıma birkaç A4 kâğıdı almak, satırların altını çizmek için kurşun bir kalem bulundurmak, not almak için de kırmızı ve mavi renkte iki tükenmez kalem kullanmak.
Kitaplar satın aldıkça doğal olarak çoğalıyor. Beni onların çoğalması sevindirse de her birinin ötesine berisine düştüğüm notlar, kısa öykü denemelerim beni kaygılandırıyor. Kime kalacaklarını, benden sonra onları kimin karıştırıp duracağını. Böyle hayal ediyorum, bilmiyorum çünkü. Bazen, ölmeden önce – ölümü şu an çok uzakta hissetsem de – onları ortadan kaldırmayı tasarlıyorum. Kitap bağışlamaktan bahsetmiyorum. Bunu yaparsam onları daha çok kişinin karıştırıp duracağını biliyorum. Bahsettiğim, onları tamamen ortadan kaldırmak. Parçalara ayırmak, küle döndürmek falan. Bilmiyorum, bunu daha sonra düşüneceğim.
Aslında masaya Peter Handke hakkında konuşmak için oturmuştum, ilk defa okuyordum Handke’yi, bu ilk okumadan başlayayım dedim ve yazı Handke yerine bana yöneldi.
5 Anlatıda Ses ve Virginia Woolf
Kurgusal bir metinde tercih edeceğimiz söz dizimleri ve cümle uzunlukları o metne ait sesi yaratır. Çoğu usta yazarın – bunu çok iyi bildikleri için – yakalamaya çalıştıkları ilk şey bu sestir. Bunu beceremediklerinde kafalarına dolup duran fikirleri bekletirler, çünkü ritmi yakalamak şiirde olduğu gibi roman ve öykü sanatında da birinci şarttır.
Çoğu iyi yazar anlatı boyunca aynı söz dizimleriyle, aynı cümle uzunluklarıyla ilerlemeye çalışır. Bu oldukça mantıklıdır, çünkü okurunu bu yolla anlatıya alıştırmaya ve işini kolaylaştırmaya çalışırlar. Başka bir ifadeyle, okurun bu yolla metne tutunmasını sağlarlar. Ancak Woolf gibi bazı deneysel yazarlar anlatının dar alanlarında farklı söz dizimlerini ve cümle uzunluklarını cesaret gösterip kullanmıştır. Woolf’un metinlerini okumayı zorlaştıran temel unsurlardan biri de budur. Okur onun eserlerine tutunmakta zorlanır, çünkü klasik bir okurun kafası akıp giden anlatıda hep aynı havayı görmeye alışıktır. Okur otomatik olarak bir cümlenin diğer cümleyi var ettiğini bilir, ama bu bilme onu bir yanılgıya da sürükler. Yanılgı şudur: Bir cümle ardından gelecek cümleyi yaratır – buraya kadar doğru – ve cümleler aynı ritimle birbirini takip eder – burası yanılgı.
Okurun dünyasına girip ağacın dallarına geçmek istemiyorum. O halde ağacın bedeniyle ilgilenip Woolf’un bu işi nasıl becerdiğini Deniz Feneri adlı romanından bir kesit alıp örnekleyelim.
“İşte o zaman gerçekten huzur gelmişti. Denizden kıyıya huzur mesajları üfleniyordu. Lily Briscoe o tertemiz, sessiz odada başını yastığa koyup denizin sesini duyduğunda, deniz karaya bir daha asla onun uykusunu bölmeyeceğini, daha da derin uyuması için ninni söyleyeceğini ve düş görenler hangi kutsal, hangi bilgece düşü görüyorlarsa, onu doğrulayacağını söylüyordu – başka ne mırıldanıyor olabilirdi ki? Açık pencereden dünyanın güzelliğinin mırıldanan sesi geliyordu, ne dediği duyulmayacak kadar alçak bir sesti bu, ama anlamı açık olduktan sonra ne önemi vardı? Uyuyanlara (ev yine doluydu; evde Mrs. Beckwith kalıyordu, Mr. Carmichael da) sahile gelmeleri veya en azından perdeyi aralayıp dışarı bakmaları için yalvarıyordu. O zaman gecenin morlar içinde salınarak indiğini; başındaki tacı, mücevherli asasını ve gözlerine bir çocuğun nasıl göründüğünü anlayacaklardı. Ama hala tereddütleri varsa (Lily seyahatten yorulmuştu ve hemen uyudu; ama Mr. Carmichael mum ışığında kitap okuyordu) hâlâ hayır, bu şey, onun bu görkemi aslında sadece uçucu bir şey, sabah çiyi bile ondan daha dayanıklı diyorlar ve uyumayı tercih ediyorlarsa, o zaman o ses hiç şikâyet etmeden veya tartışmadan, usulca şarkısını söylemeye başlıyordu. Dalgalar yavaşça kıyıya çarpıyor (Lily onları uykusunda duydu) ışık müşfikçe üzerlerine düşüyordu. (Lily’nin gözkapaklarının arasından giriyor gibiydi). Mr. Carmichael kitabını kapatıp uyurken, her şey tıpkı eskiden olduğu gibi görünüyor, diye düşündü.
Aslında ses halen devam ediyor ve karanlığın örtüleri evi, Mrs. Beckwith’i, Mr. Carmichael’ı ve Lily Briscoe’yu sarıp sarmalarken ve onlar bu yüzden gözlerinin üzerinde kat kat karanlık örtüsüyle öyle yatarken, niye bunu kabul etmiyorsunuz, niye bununla yetinip, buna boyun eğip razı olmuyorsunuz, diyor olabilirdi. Adanın etrafındaki bütün suların belli aralıklarla kıyıya çarparken iç çekişi onları sakinleştirdi; gece onları sarıp sarmaladı, ta ki kuşlar ötmeye ve şafak onların ince seslerini kendi aydınlığına katmaya başlayana, bir at arabası takırdayana, bir yerlerde bir köpek havlayana kadar uykularını hiçbir şey bölmedi; sonra güneş perdeyi açtı, gözlerinin üzerindeki örtüyü kaldırdı ve Lily Briscoe uykusunda kıpırdadı. Kayalığın ucundan düşmek üzere olan birinin otlara tutunması gibi üzerindeki örtülere yapıştı. Gözleri fal taşı gibi açıldı. İşte yine buradayım, diye düşündü, yatağında birden doğrulup otururken. Uyanmıştı.”
Anlatının ne kadar sakin ve sade başladığına ve aynı şekilde sonlandığına dikkat ediniz. Upuzun cümlelerle, ara sözlerle örülü bu kesitin tek kelimeden oluşan bir cümleyle sonlanmasına da dikkat ediniz. Deniz Feneri’nden alıntıladığım bu kesiti yüksek sesle okursanız daha güçlü bir ritim yakalayacaksınız.

6 Ağaç ve Küre
Dünyanın en büyük öykücülerinden biri olan ve devasa öykü külliyatından ara ara öyküler seçip okumayı sevdiğim – bunda tekrara düşmek canımı sıkmaz, hatta bu durumdan farklı bir keyif de duyarım – Julio Cortazar öyküyü küreye benzetir. Romansa Cortazar’a göre sürekli dal verip duran bir ağaçtır. Bu yönüyle roman sanatı sınırsızdır, özgür bir alanda, düz bir ovada – elbette engebeler mevcuttur – at koşturmaya benzer. Öyküdeyse ilk iki kelime ile son kelime arasında dahi mutlak bir bağ olmalıdır.
Cortazar’ın bu tespitlerine – inancına desem daha doğru olur – katılıyorum ve yazdığım öykülere bu görüş etrafında bakmaya çalışıyorum. Öykü bir küredir. Etrafında dönüp durduğumuz, sonunda başlangıca döndüğümüz bir küre.
Diğer bir Arjantinli Borges’e göre ise iyi bir öykü için kaçınılmaz ilk kural öykünün sonunun belirsizlik taşımasıdır. Bu Borges tespiti Cortazar veya Poe gibi pek çok büyük öykücü için bir çelişki anlamına gelmez çünkü onların öykülerinin sadece sonu değil hemen hemen tamamı, çoğu zaman belirsizlik taşır.
Bütün büyük öykücülerde belirsizlik havasını veya küreyi bir şekilde yakalamışımdır. Mesela Poe öykülerinde küreyi, Beckett ve Bernhard öykülerinde ise dağınık anlatının da yardımıyla belirsizliği keşfetmek kolaydır.
Burada bir noktaya daha değinmek istiyorum: Bazı büyük romancıların – mesela Haruki Murakami – gerçekten büyük bir romancı oldukları için öyküleri Cortazar ve Borges’in tespitleriyle uyuşmaz. Çünkü onlar iyi romancı olduklarından – buna kafayı romana alıştırmak da diyebiliriz – öyküyü ağaç olarak görürler ve ağaçları kaçınılmaz şekilde dal verir.






