Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

7 Eylül 2024

Kültür Sanat

Bellek, Karanlık Oda ya da Mekânın Kimlik Üzerindeki Etkileri

Josef Kılçıksız

Paylaş

1

0


İlerici, agnostik veya seküler de olsa birini Yahudi yapan şey kutsal metnin çağrısıdır.

Lübnan, “Sınır ve Kimlik” olguları hakkında düşünmek için sosyal laboratuvar niteliğinde bir ülke.

Sınırlar ile duvarlar arasında bir fark bulunuyor; duvarların aksine, sınırlar, yalnızca daha iyi bağlantı kurmak için insanları birbirinden ayırır.

Sınır demişken yolculuk sırasında Walter Benjamin, hiç bitmemiş bir şarkının hüznü gibi düşüyor aklıma. Hani şu Fransa-İspanya sınırını geçmek üzereyken yakalanıp Gestapo’ya teslim edilmek üzere bir otel odasına kapatılan ve o gece canına kıyan, “kafa kâğıdı olmayan çoklu-kimlik figürü” var ya, işte o naif hümanisti kastediyorum.

Doğu’yu coşkulu maneviyatların beşiği olarak tasavvur ediyoruz, oysa Doğu daha çok hisarların, kalelerin, surların, hac şehirlerinin ve “ölümcül kimliklerin” yan yana gelmesinden oluşan bir “sınırlar” coğrafyası.

Beyrut’a varır varmaz haliyle sınırlarla ve ölümcül aidiyetlerle karşılaşıyorum. Bu ülke bana hep kekik ve zeytini çağrıştıra geldi.

Zeytin, yurtsuzluk ve direnişin çağrıştırdığı travma arasında kıyamı başlatan kelime; Mahmud Derviş’e “Burada öleceğiz, burada son geçitte ve kanımız buraya dikecek zeytinini (…)” dedirten “hiçbiryere”nin odysseyi.

mahmud derviş filistin

Mahmud Derviş vatanını önce dilde inşa etmeye çalışan bir şairdi. “Beyrut Kasidesi” ne güzel anlatır, Doğu’nun çamurdan ve kandan yoğrulmuş İris’ini:

“Ey kızım seviyorduk seni. Şimdi yüksek suskunluğu bekliyoruz, huş ağacından süpürgeler taşıyıp. Beyrut yok. Sırtımız, önümüz, denizin sırları yok...”

Lübnan adeta kendi içine çöküp patlayan bir ülke. Burada ‘kanın hafızası’ hala o kadar diri ki, uzun zaman önce biten iç savaş, etnik ve dini gerilimler görünümü altında, zamana yayılmış bir halde sürüyor.

Hafızam, duvara bir kamera yerleştirmişçesine, duvardaki çatlağın genişleyip genişlemediğini görmek için epey zaman önce gittiğim o topraklara beni yeniden götürüyor; son ziyaretimden bu yana duvardaki gedik epey açılmış; duvar gediği çağırmış gedik de duvarı.

Müslüman El-Müsytibe mahallesini Hristiyan El-Eşrefiye’den ayıran sınır dinî bir kimlik iddiasını, Fenikeliler ile Arapları birbirinden ayıranınki etnik aidiyet talebinden bir sınırı, Ayn el-Hilveh kampını lüks ve havalı semt Hamra’nın konaklarından ayıranınkiyse kast ve sınıf sınırlarını öne çıkarıyor.

Filistinliler için sürgün ve yurtsuzluk, dünyanın kenarına düşmüş bir ruhun karabasanları iki kavram olageldi: Ayn el-Hilveh kampı sonsuz sürgün ve yersiz yurtsuzluğun mikro cehennemi gibi.

Jean Paul Sartre’in “Huis Clos”su, cehennemin yeryüzünde aranması gerekliliği üzerine iç bakışlara, kendini odadaki diğerlerinden koruyuşlara varan (hayata dair) savunma pozisyonlarına, oradan da yazgıyı kabullenişler ile asla kabullenemeyişlere uzanan ve nihayet “cehennem başkalarıdır” gibi entelektüel bir tümevarımla biten bir yapıt.

Ayn el-Hilve kampı işte bana “Huis Clos”daki sosyalliği çağrıştırıyor. “Huis Clos”da herkes, bir odaya kapatılan üç protagonistin tutumlarına odaklanırken, kimsenin aklına, bu insanları çıkışı olmayan dört duvar arasına sürükleyen kişiyi sorgulamak gelmiyor.

Beyrut’un Hristiyan mahallesi bana, Nietzsche’nin “Nereye gidersen git ışığın olduğu yerde gölge vardır” özdeyişini hatırlatıyor. Orada kökleri Bitlis’e uzanan Eli’ye rastlıyorum. Eli’nin anlattıkları, kişisel tarih ile toplumsal tarihin kesiştiği yere ışık tutadursun, Anadolu’nun farklı inanç ve kökenlerden insanların barış içinde bir arada yaşadığı bir coğrafya olduğu savının, dünyanın en büyük aldatmacası olduğunu gösteriyor.

kutsal topraklar filistin

Beyrut’un sokaklarında dolaşırken uykusuzluk çeşitleri arasındaki farkların da sınıfsal bir hikâyeye uzandığını görüyorum. Bir yanda göz kamaştıran eğlencenin ışıklarından, diğer yanda, acının göz yaşartan nöbetlerinden oluşan uykusuzluk çeşitleri toplumsal bir bağlamsallığın tanıkları olarak öne çıkıyorlar.

Batı’nın Doğu’daki ileri karakolu ve Batı’nın etindeki iltihaplı kıymık olan bu topraklar, insanlığın aynası olma özelliği taşıyorlar. Ancak, bu aynanın darlığı ile dünyadaki yansımalarının uçsuz bucaksız kavisi arasında hacimli bir boşluk bulunuyor. İşte dinsel ve etnik aidiyetler bu boşlukta kuluçkalanıp büyüyen yırtıcı kuşun yuvasını andırıyorlar.

Dinsel olan siyasete bir ikamedir aslında; siyaset başarısız olduğunda din son çare olarak devreye giriyor. Kısacası, siyasi bir sorun siyasi olarak çözülemediği andan itibaren, dini bir ‘alışkanlık’ ediniyor. Kendini bir din aracılığıyla meşrulaştıran bir savaş da, siyasete bir alibi üretmekten daha fazlasını yapıyor; çözümü erteleyip, özneyi metafizik başka bir dünyaya savuruyor. 

Türkiye toplumunda da, Orhan Pamuk’un “Beyaz Kale”sinde Hoca ile İtalyan kölesi arasındaki diyaloglarda da görüleceği üzre, temel aidiyet belirleyici parametre dindir. Ülkemizde de gerici milliyetçilik ve dincilik karışımından ideolojik bir molotof kokteyli, bireyin görece özerk alanlarını yakmayı sürdürüyor. Irkçılığın, milliyetçiliğin, kadın düşmanlığının ve kudretli hırsızların putlaştırılmasının anakronik tanrıları siyasal havayı solunmaz hale getirdi.

Kafkaesk bir üst akıl, toplumu bir labirent içerisinde sürekli gezdiriyor; üstelik bu aklın derdi asla kıyıya varmak değildir. Hatırlayınız, Kafka’nın Samsa’sı bir böceğe dönüşmüş olmasına değil işe geç kalacak olmasına üzülüyordu. Ülkemizde bu kafkaesk atmosfere rağmen yıkıcı bir iyimserlik hüküm sürüyor.

Bu parantezden sonra ‘Kutsal Topraklara’ geri dönelim.

Kutsal Topraklar denen bu bölgede tek tanrılı dinlerin üçü de yan yana varlıklarını sürdüredursun, İbrahim, İshak ve Yehuda birbirlerine düşmanca konuşlanmış bir soy kütüğe gönderme yapıyorlar.

Hristiyanlık, bir yere kök salmak için yaratılmamış bir din ve bu yönüyle Yahudilikteki “vadedilmiş kutsal topraklar”da yerleşik olma fikrinden ayrılıyor.

Başlangıçta Siyonizm de Tanrı’ya ve Hahamlara karşı istençsel (iradî) bir ‘sosyalist’ isyan hareketiydi.

Aslında mekân (toprak) dediğiniz ne ki; sadece bir hafıza desteği, ruhsal bir sıçrama tahtası. Bana sorarsanız, kutsal hac yerini yapan hacının kendisidir; tersi değil.

Son on yıldır ulusal kurtuluş savaşlarının yerini din savaşları almaya başladı. Doğal olarak bununla birlikte mücadele yöntemleri de değişti. Mesela, bir yanda taş atan çocuklar var; biri işgalcilere, diğeri sivillere ve askerlere ateş ediyor; diğer yanda, canlı bombalar ve sivillerin cehennemi…

Aslında birinci İntifada sekülerdi, ikincisi ise Tapınak Dağı’nda doğan Aksa İntifadasıydı. Aksa İntifadası tamamen dinci saiklerle yürütülüyor ve bu kalkışmanın faili Hamas’tır.

Peki, seküler ve sınıfsal olandan, temel kimlik belirtecinin din, etnisite, ırk, tarih ve mitler olduğu bir kurtuluş mücadelesine kayma neden ve nasıl gerçekleşti? Bu soruya yanıt vermek gerçekten zordur, ancak yine de bazı bakış açılarım var:

Önce, bir devlet olarak İsrail yerini yavaş yavaş bir toprak olarak İsrail’e bıraktı. İşte o andan itibaren, ‘toprağı yeniden fethetmek’ isteyen yerleşimciler, kimliğin olumlanmasının mızraklı öncü süvarileri haline geldiler.

Çünkü, ilerici, agnostik veya seküler de olsa birini Yahudi yapan şey kutsal metnin çağrısıdır; laik, ateist ya da Marksist olduklarına bakmaksızın bu insanlar bir “kutsallık” olduğu için o topraklara gittiler.

Burada küçük bir parantez açayım: İsrail’de Hahamlar memurdur ve İsrailli paraşütçülerin çantalarında her zaman Eski Ahit bir İncil bulunur.

Yine de İsrail’in bir teokrasi olduğunu söylemek zor; orada yöneten saik “Halakha” değil, ancak İsrail’deki toplumsallıkların derin katmanlarına yığınak yapan dinci bir enerji hep olageldi. İsrail belki de kendisine rağmen, bir din devleti...

Filistinlilerin, adı FKÖ olan laik bir ulusal hareketi vardı. Ancak, ne zaman ki Filistin devleti bir türlü kurulamadı, işte o andan itibaren, en dirençli çekirdek olan dine geri dönüş gerçekleşti. FKÖ işgalciyle sözüm ona iş birliği yapmayı seçtiğinde, daha da güçlenen bu temel İslami kimlik, bu sert teokratik çekirdek, Gazze’de olduğu gibi, İran’da, Afganistan’da, Suriye’de, Pakistan’da, Libya’da, Nijerya’da ve Yemen’de, istilacı tavşancıl otu gibi, toplumsal dokulara hızla yayılmaya başladı.

Kısacası Hamas, aslında bir başarısızlık durumundan doğdu; örgüt Fatah’ın oynadığı –kimine göre yanlış– laik, siyasi kartın yenilgisinden neşet etti. Böylece her iki tarafta da ulusal dava, dinsel ve etnik olanın, yerine değil, ama yanına geçti.

İsrail’deki etnik homojenleştirme, Hamas’ın dinî homojenleştirme politikasının metafizik bir sürümü ve aynı madalyonun farklı iki yüzü gibi.

Bu karmaşık konjonktürde Hıristiyan Arapların konumu, alnın tam ortasında görüntüyü bozan bir yağ bezesini andırıyor. O toprakların gerçek yerlileri, bu dinsel çatışma içinde kendilerini birdenbire “tarihin trajik çıkıntısı” durumunda buldular.

Din ve etnisite motifli bir çatışmada, ister istemez, kolektif varoluşun en ilkel ve en vahşi koşullarıyla karşı karşıya kalıyorsunuz. Bu vahşetin en iyi örneklerini, geçmişte Lübnan şimdi de Suriye vermeye devam ediyor. Ülkemizde, kutuplaştırmanın fonunda giderek sertleşen siyasallıkların bir din savaşını tetikleme potansiyeli bulunuyor.

Yirminci yüzyılın sosyal liberal ya da Marksist ortodoksisinde olduğu şekliyle, artık dine, insanlığın çocukluğuna tekabül eden, bir dış folklor muamelesi yapamıyorsunuz. Marx’ın söylediğinin aksine bugün, özellikle ekonominin en belirleyici bir değişken olmadığı Ortadoğu’nun bu bölgesinde din, üstyapı düzeninde değil de altyapı düzeninde seyrediyor. Alın size, boş tencerenin iktidarı neden devirmediğine dair bir gerekçe daha.

Velhasıl, bu topraklarda kimlik, sınır, ‘aşkınlık’ ve korku hep olageldi ve bu unsurlar, giderek, hepsi bir arada, patlayıcı bir kokteyl oluşturuyorlar.

Çünkü, kutsalın olduğu yerde sınır vardır ve sınırın olduğu yerde kutsal, çünkü, toprak ne kadar kutsalsa, o kadar barikatlarla tahkim edilmiş olacaktır, çünkü, devlet mefhumunun yerini toprak mefhumu alırsa, devletin asli görevleri unutulur/unutturulur ve toprağın korunmasına veya genişletilmesine dair “kutsallıklar” (savaş, vatanperverlik, vatan uğruna şehadet, fetih, ata toprağı için kan dökme, toprağın gerçek ve tali sahipleri vb. gibi) devreye girer, çünkü, siyasetin geri çekildiği yerde oluşan boşluğu din doldurur, çünkü, yeryüzü cennetinin (Marksist ütopya) başarısız olduğu eşikte, öteki dünyanın cenneti kendini iddia eder, çünkü, din, burjuva dekadanına, nihilo-hedonist varoluşa en sert cevap olma iddiasındadır, çünkü kabileci ölümcül aidiyetler toplumu çorak bir bozkıra çevirdiler, çünkü…

Kısacası ütopyaların geri çekilme çağında Kutsal Topraklar, pozitivist ideolojilerden ve yeryüzü cenneti yanılsamalarından soyulmuş çorak/çıplak bir araziye dönüştüler.

Dönüş yolunda Âmin Malouf’un Ölümcül Kimlikler’i geliyor aklıma ve bu kimliklerin ülkem bağlamında giderek artan ölümcüllükleri.

Bence bir aidiyet veya kimlik, sınıfsal bağlamından koparıldığı oranda “ölümcül” hale geliyor.

“Kabileci kimlikler” ya dine ya etnik kökene ya da ikisine birden atıfta bulunuyorlar. Kimlikler kabile tarzında tasarlandıklarında “Biz”i “Öteki’nin karşısına koyup, önyargılı, hoşgörüsüz ve dışlayıcı tutumları teşvik ediyorlar.

Bu kabileci aidiyetlerin ilk kurbanları, ne yazık ki, demokratik siyasetin protagonistleri oluyor.

Her seçimde bu aidiyetlerin, boğucu sarmaşıklar gibi, toplumu nasıl da sarıp nefessiz bıraktığını, muhalif ivmeyi kırıp demokratik siyaseti nasıl rehin aldıklarını hep birlikte görüyoruz.

Küreselleşme kimlikleri sınıfsal içeriklerinden soyarak, herkese tek tip bir kimlik dayattı: bu sözde özgürlükçü kimlik, nihilo-hedonist tüketici/müşteri kimliğidir.

İnsanın varoluşsal sınavları sadece sınırlar ve ölümcül aidiyetler ile sınırlı bir meydan okuma değil. İnsanın her krizle birlikte güç ve şiddet tekelini Medusa misali genişleten Leviathan’la (T. Hobbes’a atfen) sınavı, siyasal bir meydan okumaya dönüştü.

Bu meydan okumalara bir de “serbest piyasa dini” eklendi. Serbest piyasa dininin ilk emri, “yarış ve elde et” idi. Küreselleşme, köktendincilik, ırkçılık ve sağcı milliyetçilik çağında ilk emir muhtemelen şöyle olacaktır: Yarış, Elde et, Yalan söyle, Denetimine al ve Öldür.

Onca beyin fırtınasından sonra can alıcı soru yanıtsız bir şekilde önümde duruyor: “Ölümcül kimlikler mi yoksa kimliklerin ölümü mü?”

Bence ülkemizde olan şey, kabileci ‘ölümcül kimliklerin, hümanist, demokratik kimlikleri öldürdüğü gerçeğidir.

Ülkeye dönüş yolunda savaşın melezleşen uğultusu bana, ağzı kapatılıp üstüne basılan plastik bir şişe gibi hissettiriyor.

Kaynakça

Âmin Maalouf, Ölümcül Kimlikler, çev. Aysel Bora, Yapı Kredi Yayınları, 2022.

Mahmud Derviş, Badem Çiçeği Gibi yahut Daha Ötesi, çev. Mehmet Hakkı Suçin, Everest Yayınları, 2020.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Kazuo Ishiguro ve Günden Kalanlar: Kut..R. R. Asal
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Oggito

4 Ağustos 2025

Üniversite Mezunları İşsizliği E-ticar..

Türkiye’de artan üniversite işsizliği sonrası gençler çareyi e-ticarete atılmakta buldu. Sosyal medyada ürünlerini pazarlayan gençler kendilerine sermaye olmadan ve ürünü de temin eden stoksuz e-ticaret sistemlerine yoğun ilgi gösteriyor...

Devamı..

Soğuk Savaş Sonrası Tek Kutuplu Dünyan..

Aynur Kulak

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024