Ormanı Düşlemek, Ormanda Yaşamak
17 Ekim 2019 Edebiyat Roman

Ormanı Düşlemek, Ormanda Yaşamak


Twitter'da Paylaş
0

Cristina Rivera Garza, Türkçeye çevrilen ilk romanı Tayga Sendromu’nda kaçmak, saklanmak, arayış, sevgi ve sevgiyi yitirmek üzerine bir hikâye anlatıyor. Hayattan, toplumdan, gerçeklikten kaçmak, daha fazla kaçmak ve giderek daha fazla kaybolmak üzerine...

Meksika’nın en önemli edebiyat ödüllerinden altısını kazanan ve kendi neslinin en üretken yazarlarından Cristina Rivera Garza 1964’te doğdu. Latin Amerika tarihi üzerine doktora yapan ve Nadie Me Verâ Ilorar (2000), Ningun Reloj Cuenta Esto (2002), La Cresta De Ilion (2002), Verde Shanghai (2011) gibi birçok romanı ile La Castaneda adlı tarih çalışması bulunan Garza, halen California San Diego Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde yaratıcı yazarlık dersleri veriyor.

Ormandaki Dedektif

Romanın ismi verilmeyen anlatıcısı başlangıç anını şöyle belirliyor: “Tayganın delileri vakası, zannediyorum ki bir yaz günü akşamüstü, bir sahil kentinin merkezindeki kafede, tam orada, ince, kirli sarı sakallı bir adamın beni rızam olmadan dirseğimden tutup götürdüğü bir galeri terasında başladı.”

Anlatıcı, geçmişte ‘Bir kasırganın içinde kaybolan kadın vakası’, ‘Hadım edilmiş adamlar vakası’, ‘Elini kaptıran kadın vakası’, ‘Yıllarca bir balinanın içinde yaşamış adam vakası’, ‘Yeşim taşından yüzüğünü kaybeden kadın vakası’ adlarını verdiği dosyaları takip etmiş ama başarısızlıkları nedeniyle mesleği bırakıp yazarlığa başlamış bir kadın. Artık dedektiflikten uzak olsa da bir adamın, sevgilisiyle kaçan karısını bulup getirmesi teklifini kabul eder. Bu hiç kolay değildir, zira kadından gelen son telgraflar taygadan yollanmıştır. 

Tayga, uçsuz bucaksız ormanlara verilen isim. Ama iz sürme zorluğu sadece coğrafik koşullardan kaynaklanmıyor. Daha önemlisi tayga sendromu denen bir delilik hali; taygada yaşayan kimilerinin korkunç kaygı ataklarına yakalanmaları ve oradan kaçabilmek için neredeyse intihar sayılabilecek teşebbüslerde bulunmaları. Kısacası dedektif, hem kendisi hem de aradığı kadın bu sendroma yakalanmadan önce hedefine ulaşmak zorunda. 

İşi kabul etmesinin bir nedeni alacağı ücret elbette ama dedektif için asıl motivasyon, kafasında biriken sorulara alacağı yanıtlar: “Ve her şeyden önemlisi, o ikisi ne umuyorlardı? Hayatlarına neyi ya da neleri buyur etmişlerdi? Bilmek istediğim buydu. .... Ya da belki de şikâyeti onun içine mıhlamak için: Söyle bana neden. Bu tutkunun nereden geldiğini söyle. .... Ama sanırım parayı ve belgelerle dolu çantayı alıp tamam dememin sebebi geri dönüp şunu söylemek istememdi: Aşk nasıl günün birinde sona eriyorsa, aşkın sona ermesinin de bir sonu vardır.”

Kadın dedektif, orman yerlilerinin dilini konuşan bir rehberle birlikte taygaya, kaçakların son göründüğü köye ulaştığında ormanı düşlemek ile ormanda yaşamak, ormanı yazmakla ormanın içinde yaşamak arasındaki farkı yavaş yavaş kavramaya başlayacaktır. Sıra ‘kendisini çevreleyen dünyayı, arzularının dünyasına dönüştürmeyi başarabilmiş’ olan kadınla karşılaşmaya gelmiştir...

Belirsizliklerin Romanı

Tayga Sendromu’nun girişi klasik bir kara roman okuyacağımızı düşündürüyor. Her şey yerli yerinde; aşk üçgeni, karısını arayan koca, işi bırakmış dedektif ve kaçakların takibi... Kara romanın karanlık ve esrarengiz atmosferine –açık göndermelerle– ortaçağ masallarının, mesela Kırmızı Başlıklı Kız ve Hansel ve Gretel’in karanlık havasından bir şeyler katarak dedektifin yüzleştiği gizemi masalların ilkel korkularıyla pekiştirmiş Garza.

Ne var ki yazarın niyetinin farklılığı için anlatıcının içine kapalı, imgelerle ve belirsizlikle yüklü dili bir uyarı işareti. Nitekim yolculuk başladığında dedektifin gözü kaçaklar kadar ormanı da gözlemleyecek. İnsanlar gibi bu engin ormanlar da kapitalist güç tarafından yozlaştırılmış, kontrol altına alınmış ve yağmalanmış durumda. “Hepimizin içimizde bir orman var” diyecektir anlatıcı. İçinde yaşadığımız veya kaçmaya çalıştığımız vahşi bir yaşama alanı olarak orman bir metafordur aynı zamanda. Söz konusu sendrom bireyin bırakmak istediği ancak yapamadığı bir duruma gönderme yaparken tayga, tüm görünür alanı yutan bir coğrafyaya, melankoliye ve saplantılar dünyasına dönüşüyor. Yazar işte bu yüzden bu ormanın dünyanın hangi köşesine konuşlandığı hakkında bilgi vermemiş. 

Mekânsal belirsizliğe zamansal belirsizliği, dedektifin anlattıklarının güvenilmezliğini, günlüklerine aktardıklarından neyin doğru neyin yanlış olduğunun belirsizliğini de ekleyelim. Tayga Sendromu, tüm öğelerinin sınır ve kenarlarında ilerliyor. Zaman parçalı, mekân mevcut ancak belirsiz, eylem gerçeklik ve rüyanın farklı âlemleri arasında yüzüyor, karakterlerin öznelliği ise anlatım boyunca sürekli kendisini yenileyerek şekilleniyor. 

Cristina Rivera Garza, bu anlatım tarzını roman içerisinde yazar/dedektif anlatıcının ağzından şöyle açıklamış: “Yeni yöntemim, olayları şüpheciliği elden bırakmadan ve delilik ihtimalini de hesaba katarak yazmaktı. Olayları oldukları, olabilecekleri ya da olmuş olabilecekleri gibi anlatmak değildi bu yöntem; hayalimizde hâlâ nasıl titreşiyorlarsa öyle yazmaktı. Hiçbir şey yazıldığı gibi gerçekleşmez. Söylenen kelimeler ve yazılan kelimeler arasında dakikalar, hatta saatler geçmiş gibi okumalısınız.”

İşte bu nedenle Garza’nın eserleri “rahatsız edici bir zevk” olarak tanımlanıyor. ‘Dünyada çok fazla ışık ve açıklık olduğu’ ve aynı zamanda çok fazla iletişim ve mesajlaşma olduğu fikriyatından hareketle Garza, anlatılarında bir şeyleri karartmayı ve okuyucuları şüpheye düşürmeyi amaçlıyor. Tayga Sendromu’ndan da anlaşılacağı gibi klasik bir hikâye anlatıcısı değil, ne kendisini ifade etmeye ne de okuyucuyu kendi bakış açısına ikna etmeye çalışmış. Başka tür gerçeklik üretmenin derdinde... Ve söyleşilerinde vurguladığı üzere, kitapların bir zihin durumu içerisinde seyahat sağladıklarını, yazmayı düşünmenin fiziksel bir tezahürü olduğunu, insan deneyiminin sınırlarının dil yoluyla keşfedilebileceğini savunuyor. Ne var ki böyle bir anlayışın ürünü olan eserler elbette okuyucu katılımı gerektirir ve iyi okuyucu günümüz dünyasında sayıları gittikçe azalan bir canlı türüdür! Meslektaşları ve eleştirmenler tarafından övgüyle karşılanmasına rağmen Garza’nın romanları da bu nedenle hak ettiği okuyucu sayısına ulaşmış değildir.

David Lynch filmleri ya da Juan Rulfo romanlarını hatırlatan –sadece 80 sayfaya sığdırılmış hikâyesiyle– Tayga Sendromu, başta kara roman kalıpları olmak üzere farklı türleri harmanlayan çarpıcı bir sürrealist roman.

Cristina Rivera Garza, Tayga Sendromu, Çeviren: Banu Karakaş, Yüz Kitap, 2019, 83 s.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR