Edebiyatın temel dinamiği olan düşlem gücünün bilime yeni ufuklar açtığını görmezden gelemeyiz. Leonardo’nun, Kepler’in, Bacon’un, Lavoisier’nin, Marie Curie’nin buluşlarının düşlem güçlerine neleri borçlu olduğunu tasavvur etmek zor olmasa gerekir.
Kemal Özmen“Söz vermiştim kendi kendime: Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da bir hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında sâkin ölümü bekleyecektim. Hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem kâğıt aldım. Oturdum. Adanın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tutup öptüm. Yazmasam deli olacaktım.” Sait Faik, “Son Kuşlar” Görünür gerekçesi ne olursa olsun, “yazma eylemi”nin çoğunlukla bilincin müdahalesi dışında derinlerde mayalanan bir içsel deneyimle, bir iç gerekirlilikle ilişkili olduğu açıktır. Kuşkusuz, bu dışavurum karmaşık bir süreçtir ve insanın kendi öznelliği kadar dış dünyayla kurduğu özel ilişkileri de içerir. Yahya Kemal’in şiiri tanımlarken yaptığı benzetmeyi anımsayalım: duyguyu/düşünceyi “dil” haline getirinceye kadar “yoğurmak” ve okura bu “konsantre” maddenin duygunun/düşüncenin ta kendisiymiş izlenimini vermek. Bu çaba, bizi somut yaşamla ilgisi tümüyle öznel ve rastlantısal olan bir kurguya götürür. Denebilir ki, “ham gerçeklik”in gölgede bıraktığı, ifadede sessiz kaldığı şeyler “dil”le, yazı yoluyla “ikinci yaşam”ını yaşamaya koyulur. Düşlenmiş, düşüncede var edilmiş bir gerçeklik olan yazı, her zaman sıradanlığın, kaba gerçekliğin üstünde, ötesinde bir devinim alanı yaratır kendine. Proust’un, “gerçek yaşam, yani sonunda keşfedilmiş ve gün ışığına çıkarılmış yaşam, sonuçta gerçekten yaşanmış olan yaşam edebiyat yoluyla yaşanmş, kurgulanmış olandır” sözü ya da Rimbaud’nun “Gerçek yaşam burada olmayandır” aforizması yazının gerçeği yeniden yaratma ve biçimlendirme gücüne bir göndermedir. Bu aynı zamanda, “neden yazılır?”ın, “kimin için yazılır?”ın da sorgulanmasıdır bir bakıma.
***
Bilim ve teknoloji insana, doğaya, dünyaya dair “hakikat”leri ve onları yöneten yasaları ortaya çıkarır; edebiyat/sanat ise, dünyayı “yazı”/”temsil” yoluyla anlatarak/kurgulayarak bu “hakikat”lerin içini doldurur. Fotoğraf makinesini mühendis yapar, ama ona tüm anlamını veren sanatçıdır. Bilim genelleştirir; edebiyat/sanat ise özelleştirir, öznelleştirir, özgüleştirir; ancak, bir yanıyla da, ırkları, dilleri, kültürleri, yaşam ve inanç biçimleri birbirlerinden farklı insanları ortak insani düşlerde ve yaşantılarda buluşturur. Bu çerçevede, Victor Hugo, “özel” olanın “genel”i içerebileceğine dikkat çeker: “ ‘Ben’ diyen yazarlardan kimi zaman yakınıldığını duyarız; onlara, bize ‘biz’den söz edin derler. Ne fayda! Ben size kendimden söz ederken, aslında size sizden söz ediyorumdur. Bunu nasıl bugüne kadar duyumsamadınız? Ah! Benim sen olmadığıma inanan akılsız adam”. Kuşkusuz, bu ilginç özdeşleşme yazar açısından her zaman bilinçli bir tavır değildir. Yazar ile okur arasında kurulan aynılık ilişkisi çoğunlukla karmaşık bir tarihsel ve kültürel sürecin dip akıntılarında mayalanır ve yüzyıllar içinde kolektif bellek ya da kolektif bilinçaltı yoluyla geleceğe taşınır. Bu çerçevede, “varoluş”un (“existence”) “öz”den (“essence”) önce geldiği düşüncesini varoluşçu felsefesinin temeli yapan Sartre’ın, insanı, içi (özü) sonraki eylemleriyle biçimlenecek bir gelecek tasarımı olarak düşünmesinin eksik bir tanımlama olduğu açıktır. Nitekim, Sartre, mitolojik öykülerin içerdiği insan doğasıyla ilgili “genel hakikatler”i çağımız insanıyla da ilintilendirerek (“Sinekler”) “evrensel” nitelikli bir “insan özü” olgusunu paradoksal biçimde kesinlemiş olur. İnsanın, bir yandan eylemleriyle “öz”ünü oluştururken, bir yandan da kolektif düşlem, bellek ve bilinçaltı aracılığıyla ve çoğunlukla bu “tasarım”la iç içe geçerek, sürekli başa, kökene dönerek evrilen, evrimleşen ortak bir kimlik, ortak bir doğa, ortak bir öz taşıdığını yadsıyamayız. Özel ve öznel bir varlık olarak bütünlüğümüzü, bütünün içinde ne ifade ettiğimizi; bizi tüm öznelliğimiz içinde dışımızdakilerle, hemcinslerimizle birleştiren şeyi, temelde “kendini anlatan”, dünyayı, insanları kendinde buluşturan yazarın yazdıklarında bulmamız –tıpkı Montaigne’in kendini “evrensel insan”da bulması gibi– şaşırtıcı değildir. Edebiyatın gücünü, sürekliliğini, kalıcılığını özellikle bu noktada aramak abartılı sayılmaz.***
Yazarın en etkin aracı olan düşgücü, zamanla oluşan deneyimlerin ve yaşantıların katkısıyla sığlığa, sıradanlığa, sınırlılığa yargılı yaşamın boyutlarını genişletir; yaşam kurgulandıkça zenginleşir, çoğullaşır, derinleşir, güzelleşir. Bu, bir anlamda “gerçek yaşam” sandığımız bireysel ve toplumsal “kimlik bilgileri”nin bir kişiliğe, ruha, psikolojiye dönüşmesidir. Aysbergi sadece su üstünde kalan kısmıyla tanımlayamayız. Kişilik, ruh, psikoloji dediğimiz şey “kimlik”imizin “su altında” kalan kısmıdır. Edebiyat, yanılsamaların dayanılmaz çekiciliğinde bize “suyun dibi”ne inmeyi öğretir. Yaşamın çerçevesini, biçimini, içeriğini/niteliğini belirlediği var sayılan klasik uzam ve zaman algısını sorgular. Bergson’un, “insan, zamanda değil, zaman insanda yaşar’ sözü tam da edebiyat için söylenmiştir. Bir yazımızda şöyle yazmışız: “İnsan belleğinin en görkemli yanıdır ‘geçmiş zaman’ı kurgusal bir yaşama, tüm yoğunluğuyla kurgulanmış bir yaşama çevirmek. Adına ‘ömür’ denen ‘varoluş’ süresinin mutlak egemeni olmayan insan, yeniden kurgulama yoluyla zamanın görünür egemenliğine karşı bir tür kendi egemenliğini, bir başka deyişle kendi zamanını, efendisinin kendisi olduğu bir zamanı yaratır. Ancak, onu tüm içselliği içinde “gerçek (bir) yaşam”a dönüştürecek, onu sonunda unutulmaya yargılı sınırlı bir öznelliğin kırılganlığından, gelip geçiciliğinden kurtarıp sonsuza taşıyacak olan tek şey ise sanattır, edebiyattır. Baudelaire’in “karanlık düşman”ının unutulmuşluğa gömdüğünü bellek çekip çıkarır yerinden; her şeyi düzenler, kurgular yeni baştan; hem bu öyle güçlü, yoğun ve derin bir iç yaşamadır ki, hem yaşananı zamandışına taşır, hem de ilk yaşanmışlığa tüm bir yaşamın deneyimini ekler; işte, buradan kaynaklanır imgenin, ‘anılar’ın olağanüstü gücü; sonradan edindiğimiz her şey, kişiliğimize, duyarlılığımıza, düşgücümüze, insana, topluma, dünyaya bakışımıza katılan her ayrıntıdır, her gerçekliktir geçmiş yaşantıyı bizde böylesine içselleştiren. Şimdiki doluluğumuzdur ilk yaşandığında yoğunluğunun farkında olmadığımız nice olayı, olguyu bize bu denli yoğun yaşatan”.1 İşte, Proust’un, “edebiyat yoluyla yaşanmış” olanın “gerçek yaşam” olduğunu söylemesi, edebiyatın/sanatın yaşanan ham, dayatılmış gerçekliğe karşı tavır alışıyla ilgilidir. Proust’un anıtsal yapıtında anlattığının “biz” olduğuna inanmamamız için ise, Hugo’nun “akılsız adamı” göz kırpıp duruyor yanı başımızda.***
Dil ile zihinsel bir ürün olarak düşünce arasındaki ilişki bilinen en eski öyküdür. İnsan diliyle düşünür. Dilin gelişmişliği, zenginliği düşüncenin gelişmişliği, zenginliği ile birlikte gider. Sözel/sözcüksel kısırlık ciddi bir düşünce yoksulluğudur ve beraberinde önemli bir iletişim sorununu getirir. En genel anlamıyla “yazı”, özel olarak edebiyat, dilin ve düşüncenin gelişimine en büyük katkıyı yapar. İnsanı insan yapanın “düşünce”si olduğunu söylenip durmuştur. Bu tespit doğru olmakla birlikte, eksiktir: insanı asıl insan yapan; onu duyularıyla hareket eden kaba, ilkel bir varlık olmaktan çıkaran “yazı”dır, yazısıdır, edebiyattır. Yazıya dönüştürülmemiş bir düşüncenin etkisi sınırlıdır. Kuşkusuz bu noktada, resmin, heykelin, müziğin düşünceyle kurduğu ilişkiyi küçümsememek gerekir. Ancak, hiçbirinin yazı kadar etkileyici olamadığı da açıktır. Sözün/sözcüğün gücü, büyüsü kutsalın da alanına girmiştir. Her ne kadar, “Önce söz vardı..” söylemi “söz”e vurgu yapsa da, “verba volant, scripta manent” (söz uçar, yazı kalır) özdeyişi aslolanın “yazı” olduğunu kesinler. Yazının sıradan bir iletişim aracı olmaktan çıkıp dili, düşünceyi, ifade yetisini, düşgücünü, duyulardan daha yoğun yararlanmayı, kişiliği, yaşamı incelik ve haz boyutunda geliştirmesini edebiyata borçluyuz. Edebiyatsız bir aşkın, erotizmin, sevginin, özverinin, dayanışmanın, coşkunun, başkaldırının, yalnızlığın, sıkıntının, içe kapanmanın ne denli sönük ve yoksul kalacağını tahmin etmek zor olmasa gerekir. Eluard’ın, 1942 yılında Fransız Direniş Hareketi sırasında ilkin bir aşk şiiri olarak yazdığı, ancak dönemin olağanüstü koşulları içinde bir özgürlük ve direniş manifestosuna dönüşen “Özgürlük”2 şiirinin Nazi işgaline karşı savaşan Fransız halkında direniş ve bağımsızlık ruhunu nasıl canlı tuttuğu hâlâ belleklerdedir.***
Sartre, “Yazmak nedir?” sorusuna, “yazmak açımlamaktır; ortaya sermek, ortaya çıkarmaktır” diyor. Gerçekten de edebiyat, nesnesi kim ya da ne olursa olsun insanla, doğayla, dünyayla ilgili olguları, durumları, gerçeklikleri ortaya serer, sergiler. Hatta, edebiyatın bu konuda bilimi öncelediğini söylemek de olasıdır. Gerçekten de, tümüyle farklı bir bilgi alanı olan bilimin edebiyata borcu yok değildir. Edebiyatın temel dinamiği olan düşlem gücünün bilime yeni ufuklar açtığını görmezden gelemeyiz. Leonardo’nun, Kepler’in, Bacon’un, Lavoisier’nin, Marie Curie’nin buluşlarının düşlem güçlerine neleri borçlu olduğunu tasavvur etmek zor olmasa gerekir. Homeros’un, Sofokles’in, Aristofanes’in, Dante’nin, Cervantes’in, Shakespeare’in, Marquis de Sade’ın, Dostoyevski’nin, İngiliz, Alman ve Fransız romantik yazarların modern psikolojiye, psikanalize sağladığı açılımları anımsamak yeterlidir sanırım. İnsan ruhunun derinliklerinde yaşayan dizginlenmesi zor tutkuların, nevrozların, saldırganlık ve şiddet gibi yıkıcı dürtülerin, bencilliğin, cinsel sapkınlıkların bilimin alanına girmeden önce edebiyatın başlıca konularından olduğunu akılda tutmak gerekir. Bu anlamda denebilir ki, toplumun, ülkelerin, insanlığın nabzının tutulacağı yerdir edebiyat. Edebiyat toplumda yalnızca örtük ya da açık olarak yaşananı yansıtan bir araç değil, aynı zamanda binlerce yıldır insanlığı biçimleyen, yönlendiren derin gizil güçleri, yasaları ortak bellek, ortak bilinçaltı yoluyla canlı tutandır da. Edebiyat yoluyla yazar/insan, hem kendini oluşturmaya, kendine bir “öz”, bir ruh, bir kişilik yaratmaya yönelir, hem de çevresini, toplumu, dünyayı değiştirme iradesini, arzusunu sürekli besleyen, kışkırtan bir “güç”le donandığını görür. Yazmak yaratmaktır, ortaya çıkarmaktır, değiştirmektir, dönüştürmektir, sürmektir… Yazmak var olmak ve var etmektir. Yazmak ya da yaz(a)mamak… “olmak ya da olmamak” kadar önemli bir varoluş sorunudur… “Yazmasam deli olacaktım” bize bu temel hakikatı gösterir. 1 Kemal Özmen, “Geçmiş Zamandan Kurgulanmış Yaşama ya da Sözcüklerin Çağrıştırıcı Büyüsü”, Frankofoni, Sayı: 16, Ankara, 2004, s. 65-74. 2 Bu şiiri Melih Cevdet ve Orhan Veli birlikte Türkçeye çevirmiştir.





