Türler arasılığın güzelliğini gördükçe içimde bir yerlerde bir şeyler sızladı. Şefkatle iletişimin türler arasındaki karşılıklılığı sağladığını yeniden hatırladım.
Yaprakların Haritası geçen hafta raflara düşüp "Bitkilerin konuşmaya çalıştığını hissettiniz mi hiç?" diye soran bir gençlik romanı. Bu soru beni, yıllar önce okuduğum kurgu dışı bir kitaba götürdü. O kitabın, Bitkilerin Bildikleri, tanıtımında da "dünyaya bitkilerin gözünden bakmak" deniyordu. Bitkilerle arası hiçbir zaman iyi olamayan ben, bunun nasıl mümkün olabileceğini bilmiyordum. Bir bitkiyle konuşmayı denememiştim hiç. Onu anlamaya, verdiği işaretleri dikkate almaya yeltenmemiştim. Zor mu geldi, onu incitirim diye mi korktum, zamanım mı yoktu ya da ben zamanımın olmadığına mı inandım; bilmiyorum. Yolda yürürken karşılaşabileceğim onlarca güzellik ihtimalini kafamı yerde tutarak baştan geri tepiyordum zaten. O zaman okuduğum bir kitapla kafamı yerden göğe çevirmeye başlayan bana, şimdi yine bir kitap aynı şeyi yaptı: Zamanla unuttuğum bitkiler alemini hatırlattı.
Yazarı Yarrow Townsend, bir serüven örmüş Yaprakların Haritası'nda. Kahramanımız Orla, bitkilerle arkadaştır. Annesiyse her bitkinin neye iyi geleceğini, hastalıkların bitkilerle nasıl tedavi edileceğini bilmektedir. Her bölümün başında bir bitkiye dair bilgilendirme cümleleri var. Bahsedilen bitkinin nelere iyi geleceği yazıyor. Ben hikayede ilerledikçe bu bilgileri Orla'nın annesinin sesinden okudum sanki. Onun gizemli bir şekilde ölen annesinin sesinden! Orla, annesi öldükten sonra bahçelerindeki otlarla ve atı Captain'le birlikte doğanın tam da içinde bir hayat sürmektedir. Arkadaşlarını çok sevmektedir, hem de çok! Evrendeki tüm bitkiler sanki sadece Orla'yla konuşabilmektedir. Onu yalnız bırakmamak için... Belki de Orla da onları yalnız bırakmadığı için. Orla onlara çok iyi bakmaktadır çünkü. Dillerinden, hallerinden anlamaktadır. Türler arasılığın güzelliğini gördükçe içimde bir yerlerde bir şeyler sızladı. Şefkatle iletişimin türler arasındaki karşılıklılığı sağladığını yeniden hatırladım.
Orla'yı serüvene sürükleyen, şefkatiyle sarmaladığı yardımseverliğidir. Gözü gibi baktığı, yanından ayırmak istemediği arkadaşı, atı Captain'in toynağı yaralanır. Ona merhem yaparken merhemin içinde çam katranı da olması gerektiğini fısıldayan bitkilerini bir süre duymazdan gelse de sonunda dayanamaz ve çam katranını bulmak için Sınır Ormanı'ndan geçmeye karar verir. Ormandan geçerken korksa da belli etmemektedir. Ormandaki bitkiler Orla'yla konuşup durmaktadır, ona eskiyi hatırlatmaktadır. Bir anda zamanda geriye giden Orla, annesinin ölümüyle ilgili ona acı veren detaylarla tekrar tekrar yüzleşmektedir. Nakliyeci oluğunu düşündüğü bir kişiyle karşılaşan Orla, bir yandan "nakliyeciler" gibi özgür hissetmek isterken bir yandan "nakliyeciler"den nefret etmektedir. "Nakliyeciler" olarak tanıdığımız bu her yeri saran güç odağından korkmakta, çekinmektedir Orla.
Orla, atına çam katranı bulmak için çıktığı bu yolculukta annesi gibi birden hastalanan ve hastalığına çarenin bir türlü bulunamadığı birine götürülür. Ondan istenen bu hastalığa neyin iyi geleceğini söylemesi ve bitkilerden bir ilaç hazırlayarak hastayı iyileştirmesidir. Orla, bunu ancak annesinin yapabileceğine o kadar inanmıştır ki kendisinin hiçbir şey bilmediğini düşünmektedir. Hiçbir şey bilmemektedir, hiçbir şey yapamayacaktır, o annesi değildir, Orla ne zaman cesaretle kendini öne atacak? Ne zaman bu hastalığa çare bulacak? Ya da bulabilecek mi? Hastalığın tek çaresi Orla mı? Her şeyden daha da önemli olan bir şey vardı bu serüvende: Bitkiler ve insanlar neden hastadır? Onların hastalanmasına sebep olan bir şey olmalı, Orla o şeyin ne olduğunu çoktan sorgulamaya başlamıştır.
Kafasındaki türlü soruyla köyün pazarında sessizce etrafı izleyen Orla'nın gördükleri köyde iki ayrı dünyanın varlığını gözler önüne sermektedir. Bir, Sınır Orman'ından geçerken gördüğü kocaman Çiftlik Evi'nde yaşayanların içinde bulunduğu dünya; iki, köy halkının pazarda kurduğu dünya. Etrafı gözlerken zihninde kendisiyle konuşmaya devam eden Orla ve pazar sakinleri, köyün korucusu ve yöneticisi Inishowen Atlas'ın köye habersiz dönüşüyle irkilir. Köyün, nakliyecilerin ve daha birçok şeyin sahibi Atlas; köy halkına pazarın kaldırılacağını, köye bir hastalığın yaklaştığını, bu hastalığın vahşi doğadan geldiğini, bitkilerden ve yabani otlardan yayılan bir hastalığın sinekleri besleyip zehir saçtığını duyurur. Köyü temizlemekten bahsetmektedir Atlas. "Köyü temizlemek"mi? Orla duyduklarına inanamaz. Şaşkınlıktan falan değil, gerçekten inanmaz tüm bu duyduklarına. Atlas'ın ve nakliyecilerin tavırlarına bakılırsa olan biten her şeyde bir gariplik vardır.
"Kesilen otlar çığlık atıyor."
"Çığlık atan bitkilerin sapları ve kökleri titriyordu."
Bahçesindeki otları temizleyene dek nakliyecilerin, atını karantinaya alacaklarını öğrenen Orla neyle karşı karşıya olduğunu öğrenmeye kararlıdır. Acı çekmektedir, o da koparılan tüm bitkiler gibi en derinden, köklerinden acı çekmektedir. Öğrenemediği ve bilmediği her şeyi açıklığa kavuşturmak istemektedir. Annesi neden öldü? Nakliyeciler neden hiç beklemeden annesini ormanda öylesine bir yere gömdüler? Atlas neden kendi bahçesindeki otları kesmiyor?
Romanın içeriği bir okuma süreci boyunca doğa yüzünden hasta olmak gibi görünse de içerik birden gerçekte olduğu gibi "doğayı hasta etmek"e dönüşmektedir. Doğayı hasta eden herkesin sorumluluğunu devralıp bir an önce onarım çalışmalarına başlayabilmesi için, doğayı hasta etsek de doğanın cömertliğinin bizi hiçbir zaman bırakmayacağını bildiğim için böyle maceraların daha çok çocukla ve gençle buluşmasını diliyorum. Onarmamıza gerek kalmadan canla başla korumamız dileğiyle...






