Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

8 Aralık 2019

Öykü

Yazmaya Gidiyorum

Merih Nesrin Yalçın

Paylaş

20

0


“Benim babaannem derdi ki diye kurulacak cümlelerim olmadı hiç. Hiç sevmedim babaannemi, yanmış şekere benzeyen kokusunu sevdim sadece. Kötüydü, bilerek, isteyerek kötü! Kırmızı tuhaf benleri vardı, sihirli benler; aniden ortaya çıkan, aylarca durduğu yerden birdenbire kaybolan garip kırmızı kabarcıklar. Bende de aynılarından oldu şimdi. Aylarca aynı yerde durup sonra birden kayboluyorlar. Böyle sevimsiz bir miras istemezdim ondan kalan. Örgü örmedi benim babaannem, olay ördü, olay kurguladı. Yumuşacık değildi. Sıcacık değildi. Masal anlatmazdı, belki de hiç masal bilmiyordu. Tek bildiği elinde kalan erkeklere sahip çıkmak için her yolun mubah olduğuydu. İkinci kocası ve ikinci oğlunu paylaşmak istemiyordu kimselerle. İlk kocası onu terk etmişti, ilk doğurduğu oğlu denize atlamış ve bir daha çıkmamıştı. İntihar diyenler olmuş, ayağına kramp girdi çıkamadı diyenler olmuş. Çoğunluk ‘İntihar etti’ üzerinde anlaşmış. Evlat acısı gibi değildi acısı, kalanlara sahip olma telaşıydı. Ne karısıyla paylaşmak istedi kalan oğlunu, ne de çocuklarıyla.”

Arkasına yaslanıp yazdıklarını okudu. Keşke kâğıda yazsaydım, yüzümü buruşturmak yerine kâğıtları buruşturur atardım odanın ortasına. Yazar olamasam da klişem olurdu, yazamayan yazar klişesi. Adını ‘Uzay boşluğu’ taktığı backspace tuşuna bastı, son harften geriye doğru kelimelerin yok olmalarını izledi. Öyküdeki babaanne, benleri, oğulları, anlatmadığı masalları kelimelere ayrıldılar. Harflerin uçuşarak uzay boşluğuna doğru gidip yok olmalarından mazoşistçe bir keyif aldı. Kalkıp kendine bir çay daha doldurdu klavyenin başına geçti.

“Çayını açık içiyordu son zamanlarda, ince belli cam bardağın içine bir dilim limon koyuyordu, çay tabağının kenarında duran kesme şekerden küçük bir ısırık aldıktan sonra titreyen buruşuk elleriyle ağzına götürüyordu bardağı. Çayının bitmesini beklerdim sabırsızlıkla, çayını bitirir, bardağı sehpanın üzerine bırakır, arkasına yaslanır, başlardı masal anlatmaya.

“Bu kadar ruhsuz, kötü cümleler kurmayı nereden öğrendin acaba? Altı, üstü yeni babaanne olan yaşlı bir kadının, kendi babaannesiyle olan travmatik ilişkisini anlatacaksın. Yok, ince belli cam bardağın içine ince bir dilim limon koyarmış da, yok kesme şekerden küçük bir ısırık alırmış. Babaannesinin anlattığı korkunç masallara gelsene sen! Hepiniz uzay boşluğuna.” Geri tuşuna bastı, yazdıklarının yok olmasını izledi. Tam bilgisayarı kapatıyordu ki postalarına bakmak geldi aklına. Sabah gelen, iki aylık umudunu yok eden mektubu bir daha okudu.

 “Merhabalar: 7 Mart 2014 tarihinde incelemeniz için bir kitap dosyası göndermiştim. Yaptığımız telefon görüşmesinde incelemenin bir ila bir buçuk ay süreceğini söylemiştiniz. Basılmaya değer bulmadığınız dosyalara cevap yazıp yazmadığınız bilmiyorum. İki ayı aşkın bir süre geçtiği ve bana olumlu ya da olumsuz herhangi bir mektup gelmediği için merak içindeyim. Gönderdiğim dosya ilk kitabım olacağı için heyecanımı mazur görmeniz dileğiyle. Cevap: Sunucumuzdan kaynaklı bir arıza nedeniyle mailimiz ulaşmamış olabilir. Ayrıca Hotmail adreslerimize gönderdiğimiz e-postalar ‘istenmeyen e-postalar’ (junk) klasörüne düşebiliyor; iletimizin elinize geçmemesi bundan da kaynaklanmış olabilir. Dosyanızı kitap olarak yayınlayamayacağız. Umarız uygun bir yerde yayınlamak imkânı bulabilirsiniz.

Saygı ve selamlarımızla.”

Size cevap verme zahmetine bile katlanmadık, milyonlarca yazar adayından birisin sadece, sen bir toz zerresisin bizim için. Ne demek ya uygun bir yer? Ne demek? Başka bir yayınevi bile dememiş. Uygun bir yer demiş. ‘Dosyanızı kitap olarak yayınlayamayacağız.’ Gazete olarak yayınlayın o zaman. Ya da duvar gazetesi yapın; Duvarlara yazın. Bütün kentin duvarlarına yazın boydan boya, yürürken okusun insanlar. –Bu iyi bir fikir bu ara– Çehov’u bile geri çevirdiniz siz. Victor Hugo’yu, Balzac’ı, Proust’u, Bernard Shaw’ı reddettiniz.

Sinirlendi, her sinirlendiğinde yaptığı gibi bir sigara yaktı. Masanın üzerinde duran edebiyat dergisini açtı, ‘Yeni öyküler, yeni öykücüler’ bölümüne –yayımlanır belki– diye gönderdiği öyküsü için editörün yazdığı eleştiriyi okudu: “Soyut bir hikâye kaleme almışsınız. Keşke metaforlarınızın göndermeleri bu kadar kapalı olmasaydı. Anlatımınız ve kurgunuz gayet iyi oysa. Öyküyü başkasının da hikâyesi yapabilmek için daha anlaşılır yazın lütfen” Demiş! Nedense sizden başka okuyan herkes o metaforları anladı. Okuyan herkes öyküdeki kadının derin yalnızlığını anladı, yani okuyanların da öyküsü oldu!

 Çaydanlıktan gelen yanık kokusuyla fırladı yerinden. Yazamıyorum ama çok güzel çaydanlık yakıyorum. Of! Bu kaçıncı çaydanlık? Çaydanlığın altını, dergiyi, bilgisayarı kapayıp uyumaya gitti. İmza gününde gördü kendini rüyasında. Gülümseyerek imzalıyordu kitapları. Masanın üzerine yığılan kitaplar azaldı, azaldı bitti. Sırada bekleyen okuyucular homurdanmaya başladı. Yayınevi yetkilisi, kitapların on dakika içinde geleceğini açıklayarak homurdanan kalabalığı sakinleştirdi. Okuyucular fırsat bu fırsat etrafını sarıp fotoğraf çekmeye başladılar. Kameralara gülümsemekten yoruldu.

Gördüğü rüyanın etkisiyle mutlu uyandı. Sabahın ilk çayını içerken yazdığı birkaç kısa öyküyü tekrar okudu. Beğenmediği yerleri değiştirdi. İçi sıkıldı yine. Kalkıp kendine yiyecek bir şeyler hazırladı. Kahvaltısını ederken posta kutusunu açtı. İnternetten bulduğu “Ücretsiz editörlüğünüzü” yapıyoruz yazan siteye incelenmesi için iki öyküsünü göndermişti ve onlardan cevap gelmişti. Ağzındaki lokmayı, okumasına engel olacakmış gibi aceleyle yuttu.

“Merhabalar; ‘Şekerleme’ ve ‘Çok Kişilik Yalnızlık’ öykülerinizi okudum. Güzel yazıyorsunuz, elinize sağlık. Öyküler bize insanı anlatmalılar, karanlık yönlerine ışık tutmalılar, anlaşılmaz insan davranışlarını ortaya koyup bizi sarsmalılar.”

Sinirlendi, kendi kendine söylenmeye başladı. Ben de hayvanları anlatmıştım zaten, anlaşılmaz hayvan davranışlarını anlatmıştım. Ki bunu da anlatabilirim, hayvan öyküleri yazabilirim

“Şekerleme adlı öykünüzde karakterler çok keskin. Üç örneği versem yeter herhalde: Hemşire –işinin ilk günü değilse– gerçek olamayacak kadar iyi kalpli. Bilmediğimiz ama sezdiğimiz baba, daha şekerle insanın düzelemeyeceğini bile anlamayacak kadar küçük olan kızını, (karısını zaten dövüyor) dövecek kadar kötü. Küçük kız aşırı derecede saf. Hikâyeyi gözünden dinlediğimiz kadın çok yalnız vs. Beklenmedik, bizi şaşırtan, aklımızın kalacağı bir insan davranışı yok, her şey beklendiği gibi gidiyor, bir durum öyküsü desek, her gün rastlayacağımız insanlar da değil çok uçtalar. Şekerleme öyküsünü yeniden ele almanızı öneririm.” Hanımefendi, Benimle çalışmak çok zorludur. Birlikte çalışırsak böyle radikal değişiklikler isteyeceğim sizden, ikna edemediğim noktada yeni değişiklikler önereceğim. Aylar sürecek çalışmadan bahsediyoruz. Ama dil kullanımınız çok güzel. Dili iyi kullanan yazarın sadece teknik sorunları aşması gerekir, çok iyi bir öykücü olabilirsiniz. Saygılarımla.

Arkasına yaslandı, gözlerinden yaşlar gelene kadar güldü.

İnternetten ‘Editör kimdir, ne iş yapar’ başlıklı bütün yazıları okudu. “Okunan bir kitabın okuyucuya en doğru, en anlaşılır biçimde ulaşmasını sağlayan kişidir editör. Çeviri kitaplarda sağlama yapma ve dil sorunlarını giderme, yerli kitaplarda ise bilhassa anlam ve kurgudaki sorunları giderme işi editörün görevidir.”

Adam anlamı falan düzeltmemiş ki, öyküyü baştan yazmış, otur kendi öykünü yaz o zaman. Hemşire çok iyi kalpliymiş, çok güler yüzlüymüş, baba da çok uçtaymış, karısını ve kızını dövecek kadar kötü. Sen bu ülkedeki aile içi şiddetin ne kadar yaygın olduğunu biliyor musun? Her üç kadından birinin kocasından dayak yediğini duydun mu hiç? Bence karısını dövmeyen bir koca uç karakterdir. Bal gibi de durum öyküsü işte, kahramanlar da sıradan! Bir de ‘Benimle çalışmak zordur’ Ddiyor. Üstüne de sayfa başına da yirmi lira istiyor. Hoşça kal editör, seninle çalışmak zor değil imkânsız. Benimle vakit kaybedeceğine kendin iyi kalpli kocaların, kötü hemşirelerin, acısının şekerle geçmeyeceğini bilen akıllı küçük kızların öykülerini yaz.”

Sinirle kapattı bilgisayarın kapağını. Çantasını aldı, dışarı çıktı. Hiç âdeti olmadığı halde sigara içti sokakta. Kendisine dikkatle bakan bir adamı azarladı. Korna çalan bir sürücüye küfür etti, yerde gördüğü bütün taşlara tekme attı. Deniz kenarına vardığında bulduğu ilk banka oturup bağıra bağıra ağlamaya başladı. Yanına gelen yaşlı bir kadın zorla su içirdi, yüzünü yıkadı şişede kalan suyla. “Biri mi öldü,” diye sordu teyzecik bütün şefkatiyle. Öykülerim öldü teyze. Diyebildi. Öykülerimi kurşuna dizdiler.

Uyku tutmadı, bütün gece döndü durdu yatağında. Aniden kalkıp oturdu yatağın içine. Bağırmaya başladı; Yazmaya gidiyorum! Yazmaya gidiyorum! Fırladı kalktı yataktan, giyindi, saksıları boyamak için aldığı siyah boyayı ve fırçaları, masanın üzerinde duran öyküyü çantasına koyup hızla çıktı evden.

Otobüsten indi, kentin hâlâ beyaz badanalı kalabilmiş evlerinin olduğu yere, Kaleiçi’ne doğru yürüdü. Sokak iyice tenhalaşınca, gecenin karanlığında beyaz bir kâğıt gibi çekici gelen duvara yazmaya başladı.

“Hiç sevmedim babaannemi, şekerli bir şeye benzeyen kokusunu sevdim sadece. Sevemedim; Kötüydü, bilerek, isteyerek kötü. Kırmızı tuhaf benleri vardı, sihirli benleri, aylarca durduğu yerden birden bire kaybolan garip kırmızı kabarcıklar. Ben de aynılarından oldu şimdi. Aylarca aynı yerde durup sonra birden kayboluyorlar. Yanında dudaklarını büzmüş uyuyan o minicik mucizeye, torununa bakarak mırıldandı bunları. Belki sen de tiksineceksin kırmızı benlerden” (Devamı 1590. sokakta 25 numaranın duvarında)

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Aristoteles’ten Orta Çağ’a Tersine Çev..William Egginton
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Oggito

30 Kasım 2025

Cynthia Ozick ile Hayatındaki Kitaplar..

Okumaya dair en erken anım Andrew Lang’ın Lang Masalları. Mavi, sarı ve eflatun rengi olanlar. Bir de Grimms Masalları’nın bozulmamış versiyonları. “Ağaçlar bulvarı” gibi çağrışım yapan ifadeler, yer yer ortaya çıkıveren ve artık kullanılmayan çekici deyi..

Devamı..

Zamansız Notlar

Cüneyt Ayral

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024