Yeryüzünü yedik bitirdik, uzayda bir hayat arıyoruz. Hayatın ne olduğunun tanımı günden güne değişiyor. Hayatta kalmak, nefes almak, gitmek ya da belki cenazeyi kaldıracak yedi kişiyi bulabilmek. Bilinmez. Geleceğe dair karanlık ama yakınlığa dair bir roman Issız Ev.
“Hatırlamak çok güç artık, iki ayrı gelecek arasındaki boşlukta yaşamanın nasıl hissettirdiğini. Korku ve kader arasındaki gediğe tüm yaşamımızı uydurmak... Ama belki çabalayıp da uyanamadığımız düşlerdeki gibi en çok da. Hani tekrar tekrar döşeğimize döner, yorganın üstümüzü örtüp gözümüzü kapatmasını bekleriz ya... Bir çeşit organik bir merhamet bağı var bunda. İçimizin derinliklerinde büyüyor. Yakınımızdaki küçük şeylere dikkat etmemizi kolaylaştırıyor. Başka türlü nasıl yaşayabilirdik ki zaten? Büyüdükçe sorun, uzaktaki tehlikelerden yakındaki olasılıklara kaydı. Biz de sabit bir şekilde ona uyduk. Karşımıza çıkan her yeni normale uyum sağladık.” (s. 26)
Jessie Greengrass 1982 yılı doğumlu, yaşadığı Cambridge ve Londra'da felsefe okumuş. 2015'te yayımlanan öyküleriyle Somerset Maugham ve Edge Hill Kısa Öykü̈ ödüllerini kazanmış. 2018’de "Bakış" adlı ilk romanını yayımlamış ve Women’s Prize for Fiction ödülü finalistleri arasına girmiş. 2021’de yayımlanan ikinci romanı Issız Ev ile Costa - En İyi Roman ödülü finalistleri arasında yerini almış. Bakış romanı Ekim 2019’da Timaş Yayınları etiketiyle yayınlanan yazarın Issız Ev romanı da yakın zamanda raflarda yerini alacak. İki eseri de Türkçeye Rabia Elif Özcan çevirdi.
Bu uzun alıntıyı bu çağı çok iyi tasvir ettiği için seçtim. Hatırlamak, unutmak, alışmak. Geçtiğimiz son üç seneye şöyle bir bakın, bilim-kurgu filmlerinde seyrettiğimiz ve kitaplarında okuduğumuz pek çok şeyi yaşadık. Sadece salgından bahsetmiyorum; doğal ve siyasi felaketler de buna dahil. Şaşırma hakkımız elimizden alındı ve her gün isyan etsek bile olan biten her şeye alıştık, sadece itiraf edemiyoruz. Sadece bu seneye bir bakın, zaman ne kadar hızlı akıyor. Delirmeye bile imkânı yok çoğumuzun.
Greengrass, Issız Ev romanı çağımızın en büyük sorununu, iklim krizini ele alıyor. Çevreci, aktivist ve bir bilim insanı olan Francesca, bir gün televizyonda Pasifik’teki bir adanın sular altında kalışını izliyor ve hikâye böyle başlıyor. Bir yandan vicdani bir sorumlulukla insanları uyarıp harekete geçirmek, bir yandan da iki çocuğuna sığınak hazırlamak istiyor. Bütün bunları yapabilmek için kendi evini terk ediyor. Evini terk etmek. Burada biraz duralım.
“Her zaman geride kalan birileri vardır. Neden olmasın? Başka nereye gidecekler ki? Kahrolası bir mülteci kampına mı? Üstelik dünyanın geri kalanı sorumluluğu kimin üstlenmesi gerektiği hakkında tartışırken! Önceki gün bir hayatları vardı hepsinin; şimdiyse adı batasıca bir kuyruğa dizilmiş suratlardan ibaretler.” (s. 30)
Yeryüzünde olan biten herhangi bir şeye üzülmek dışında elimizden gelen bir şey varsa ve yine de oturduğumuz yerde oturuyorsak, o vicdan azabı bizimle kaç ömür yaşar. Geçen sene yaşadığımız yangınları düşünün, oraya giden insanları. Savaşın durması için sokağa çıkanları. Peki ya yeryüzü? Elimizden onun için, yani aslında insan türü dahil olmak üzere bütün canlılar için bir şey yapmak gelmez mi? O şeyin ne olduğu ne kadar küçük ya da büyük olduğu önemli değil. Yeni doğmuş bebeğini arkasında bırakarak evini terk ediyor Francesca, yapabileceği bir şeyler olduğunu düşündüğü için.
İki çocuk kalıyor geride: Caroline ve Pauly. Önce anneleri uzaklaşıyor, sonra babaları gidip gelmeye başlıyor ve sonra hepten baş başa kalıyorlar. İster istemez terk edildiklerini düşünmeye başlıyorlar. Özlem, korku, telaş, üzüntü takip ediyor bu düşünceyi. Tepenin üstündeki ıssız evin telaşını ilk zamanlarda fark etmiyorlar, anlamaları uzun zaman alıyor. Bir gün ansızın yola çıkıyorlar ve kendilerini orada buluyorlar. Sonra anlıyoruz ki bu ev, ıssız bir sığınak. Doğal afetlere karşı dirençli, elektriği, suyu bahçesi, hayvanları, gıda stoğu olan bir yer haline gelmiş ıssız ev. Sonra? Mevsimler geçer. İnsanlar doğar, büyür, ölür ve birbirine bu evde sığınır.
“Neticede hayatta kalan birkaç kişi olarak affedilemez ve affeden olmaktan başka ne seçeneğimiz vardı? Bizim yerimize yaşaması gereken herkes gitmişti veya açlıktan ölüyorlardı şimdi. Bizse burada, tepedeki bu ıssız evde yaşıyor, yumuşacık topraktan patates topluyorduk.” (s. 51)
Grandy ve Sally, bu evde giriyor romana. Onlar evin bekçisi olan bir dede ve torun. Roman burada geçmiş ve bugün arasında geçişler yapmaya başlıyor. Grandy okura, köyün geçmişini anlatıyor. Sally ise Caroline ve Pauly’nin birbirlerine sahip olma biçimlerine hayranlıkla kıskançlık arasındaki bir mesafeyle durmayı tercih ediyor. Buradan sonrası okura kalsın, oradaki kolektif hayatta bugüne ve insanlığa dair çok şey var. İnsan yok olacağını düşündüğü anda bile belki aileye değil ama sevgiye dair bir iz arıyor. Hayatta kalmakla, yalnız kalmak arasında kocaman bir dağ var, ıssız evin bulunduğu dağ gibi bir dağ. Yeryüzündeki en korunaklı yer gibi gelse de bir gün her şeyin sonlanacağını bildiğiniz o anın geleceği fikrine katlanmak. O sonu yalnız karşılamak...
Yeryüzünü yedik bitirdik, uzayda bir hayat arıyoruz. Hayatın ne olduğunun tanımı günden güne değişiyor. Hayatta kalmak, nefes almak, gitmek ya da belki cenazeyi kaldıracak yedi kişiyi bulabilmek. Bilinmez. Geleceğe dair karanlık ama yakınlığa dair bir roman Issız Ev. Bizi hayatta tutan endişelerimiz mi, yoksa hayatta kalma arzusuyla yaptıklarımız mı? Dünyanın sonunda nerede, kiminle, nasıl olmak isterdiniz peki?
Issız Ev, Jessie Greengrass, Çeviren: Rabia Elif Özcan, Timaş Yayınları, Nisan 2022






