Önemlidir Oktay Akbal. Onsuz bir Türk yazınından asla söz edilemez.
Cumhuriyet dönemi yazınımızın en önemli adlarından Oktay Akbal’ın kitapları yeniden okur önünde. Önce romanları özenli baskılarla okura sunuldu. Öykülerinden ilk öbek de Önce Ekmekler Bozuldu (Bütün Öyküleri I), ikinci öbek de Yalnızlık Bana Yasak (“Bütün Öyküleri II”) adıyla yayınlandı. Arkası da gelecektir elbet. Akbal’ın roman, öykü, öykücük, anı, günlük, gezi, röportaj, deneme, fıkra gibi farklı farklı türlerde yapıtlar verdiğini unutmayalım.
Oktay Akbal gibi artık klasik diye nitelenebilecek bir yazarın kitaplarının yeni baskısı, okura doğallıkla yeni irdeleme olanakları da veriyor. Biz, yazarın yapıt verdiği öbür türleri bir yana bırakarak öykülerine kısaca bir göz atalım.
Oktay Akbal deyince, usuma ilk gelen anılarından biri budur: Bir bahar günü Sait Faik, Orhan Veli ve Oktay Akbal bir Boğaz gezintisi yaparlar. Ta Beykoz’a kadar… Ufacık vapurun kenar sıralarında otururlar. Vapur bütün Anadolu iskelelerine uğrar, her iskelede de Sait Faik, Oktay Akbal’a bir tür sınav soruları sorar. Bunlar, uğradıkları iskeleyi anlatmak gerekirse söze nereden girersin, neleri görür anlatırsın türünden sorulardır. Sınav Anadoluhisarı iskelesinde de sürer. Orada bir kahve vardır. Sait Faik, bu kez o kahveden esinle sorar: Mademki öykücüdür, peki ya bu kahveden neleri belirtir? Oktay Akbal bakar, kâğıt oynayanları, sohbet edenleri, duvardaki renkli basma resimleri ayrımsar, bu resimleri belirtirdim, der. Sait Faik kızar, ulan der, bak, kenarda yalnız oturan bir ihtiyar sakallı var, asıl hikâye o be… Oktay Akbal o yöne baktığında, denize doğru ufak tefek bir ihtiyarı görür. Yalnız, sıkıntılı bir hali vardır adamın. Ne vapuru, ne denizi, yalnızca kahvenin önündeki pis suları seyretmektedir. Sait Faik, yol boyunca sürekli o ihtiyardan söz eder durur.
Ne söyler bize bu anı? Sait Faik’in öyküyü nerede aradığını/bulduğunu mu? Yanı sıra da Oktay Akbal’ın da hemen hemen aynı doğrultuyu izlediğini mi? Yani bir tür öncel/ardıl bağıntısını mı? Herhalde. Her yönüyle saltık bir bağıntıdan söz edemeyiz elbette. Benzerlikler kadar ayrımlar da vardır. Sözgelimi Sait Faik’in bir flâuner/öykü avaresi olduğunu rahatlıkla ileri sürebiliriz; oysa Oktay Akbal’da bu tür bir özellik görülemez. Evet, Oktay Akbal’ın da öyküleri ağırlıklı olarak durum/kesit öyküleridir ama yazar konularını aynı yöntemle mi buluyordu? Kısacası, o da özellikle “öykü ardında” gezinir miydi? Bunu onaylayacak bir örnek yok elimizde. Her günkü hayattan herhangi bir gözlem, anımsama, hatta dalgınlık, durağanlık bile Akbal’ı öyküye doğru sürükleyebilir. Sanki onda anılar, devinmek, bir öyküde yer almak üzere hazırda beklemektedir. Yeter ki bir uyarıcı olsun. O andaki gözlem/izlenim ile benzer anıların birbirini kovalayacağı ya da birbirini bütünleyeceği bir sürecin (öyküyü yazma sürecinin) ilk adımlarıdır bunlar.
Yukarıdaki anıya dönelim. İki usta da aynı ihtiyarın öyküsünü yazsaydı olasıdır ki Sait Faik, o adama kendince bir hayat uyduracaktı; Oktay Akbal da öyle yapacaktı herhalde ama bir yerde anıları da dirilecekti; ancak bunu özellikle öngördüğünden/istediğinden değil; yapısı öyle olduğundan. Kısacası, anısız yapamaz Akbal! Diyebiliriz ki yazarda yazmak eylemi gibi anılar da bir tür tepkedir (reflekstir). Bir olumsuzluk mu bu? Tam tersine! Neden peki? Anı dediğimiz, belleğimizdeki sisli puslu olduğu kadar da duru, yani fazlalıklarından arınık zamanlar, zamancıklar değil midir? Onların da öykülerin gereci olmasının neresi kötü? Buradan Akbal’ın öykülerinin en önde gelen gerecinin anılar olduğu sonucuna varabiliriz rahatlıkla. Tıpkı Ziya Osman Saba’daki gibi… (Anılardan aslında hemen her yazar yararlanır, yararlanabilir ama bu kadar yoğunlukta değil. Kimileri de, örneğin Ömer Seyfettin, Refik Halit Karay… zaman zaman bir olay öyküsünün gereci olarak yararlanırlar anılarından.)
Anı bağlamında bir özelliğe daha değinmeliyiz: Akbal’da olay/serüven türünden pek anı canlanmaz. Asıl canlananlar, durağan (statik) anılar, izlenimler, duygulanımlar vb.dir.
Ya hayal? Yine o ihtiyara dönelim. Oktay Akbal da o adama kendince bir hayat uyduracaktı dedik. Nasıl yapacaktı bunu? Elbette uygun birtakım hayaller kurarak… O hayaller bize kalırsa adamın hemen göz önündeki halinden biraz daha iyimser olacaktı: İyimserliği daha baskın daha belirgin bir yazardır Akbal. O duygusuna özlemleri de eklemlenir zaman zaman. Zaten iyimserliğinin doğal bir uzantısıdır özlemlerinin de canlanması.
Burada özlem konusunun ikinci bir yönüne de değinebiliriz: Artık yıllar öncesinde kalan anılara, zamanlara, evlere, yerlere, semtlere, sokaklara, caddelere, sinemalara, vapurlara, trenlere, insanlara, özellikle de erkenden yitirilen babaya özlem… Sözgelimi “Bulutun Rengi”ndeki “Kara Kargalar Gibi”, babaya özlemin de değil, derin özlemin bir örneğidir. Doğallıkla babanın hayatta olduğu zamanlara da…
Her seferinde özlemle anılabilir mi eski zamanlar? Örneğin 1940’ların karartma geceleri? O yılların getirdiği kısıtlamalar, yoksunluklar, darlıklar, korkular? Olası mı?
Okul yılları da önemli bir yer tutar Akbal’ın öykülerinde. Özellikle de Kumkapı’daki Saint Assomption ile Saint Benoit yılları… Ergenlik yılları… Sözgelimi “O Haziran Günü”, “Yabancı Okulda”, bu bağlamdaki öykülerindendir.
Bütün bu öykülerde kendisinden/bireyden hareket eder yazar. Kısacası öykülerin anlatıcısı “ben”dir. Neden “ben”? Bunu yazarın yapısına bağlayabiliriz sanki. Ünlü “Yalnızlık Bana Yasak” öyküsünü anımsayalım. Neden böyle bir istekte bulunur yazar? Yalnız kalınca anıların hücumuna uğrar da ondan! Bunlar kiminde birbirini kovalayan anılardır, kiminde de kopuk kopuk… Örnek gerekirse “Yalnızlık Bana Yasak” öyküsü de bu tür anılarla büyür gider, “Dağınık Anılar” öyküsü de…
Öykülerin anlatıcısı, “ben”dir, evet. Yalnız bu olgu, yazarın kitlelere, topluma sırtını döndüğü anlamına gelmez. Yazar onları da kiminde yakından kiminde uzaktan öykülerine katar, bir kalabalık, bir panorama, toplumdan bir kesit belirir usul usul.
Yukarıda, “Yazarda yazmak eylemi de bir tür tepkedir (reflekstir)” yargısını dile getirdik. Burada “tepke” sözcüğünü, kendiliğinden bir yazma eylemine yönelme, esasen yönelmeden de yapamama gibi yeni bir bağlamda kullandığımıza vurgu gerekir mi? Akbal da öyle sanıyorum ki yalnızlığı anıların hücumuna uğramak kadar, yazmak eylemine iteceğini bildiğinden istemez görünmektedir. Ancak o öyküdeki “ikinci ben” olmadan da ne yazabilecektir?
Gönül rahatlığıyla diyebiliriz ki Akbal da yazgısı yazmak olan insanlardandır. Doğanın ona yüklediği görev (rol) de budur! Yazmak, aralıksız yazmak! Tür bolluğunu da bu olguya bağlayabiliriz.
Akbal’ın kimi kitaplarında tür olarak ya “öykücükler” ya da “öyküler/öykücükler” yazılıdır. Nereden doğar böyle bir tür gereksinimi? Yanı sıra daha önce yazınımızda böyle bir tür var mıydı? Sanırım yoktu. Artık yazarına sormak olanağımız bulunmadığına göre biz birtakım varsayımlar yürütebiliriz. Evet, Akbal ilk kez İstinye Suları kitabında olmak üzere böyle bir yazın terimini neden kullandı? (Akbal’ın “öykücük” teriminin “anekdot”la bir ilgisi olmadığını özellikle belirtelim.) Yanı sıra, İlkyaz Devrimi'ndeki yazılara Doğan Hızlan, Mehmet Doğan neden “öykücükler” dediler? Aynı yazılara Rauf Mutluay neden “anlatı”, Atilla Özkırımlı ise “deneme niteliği ağır basan öykücükler” demek gereği duydular? Dahası kimi yazılarda anı ve günlük yoğunluğundaki bölümceler de görürüz. Toparlayalım; öykü, öykücük, deneme, anı, günlük, bir arada! Rauf Mutluay, ola ki bu nedenle hepsini kapsayıcı bir sözcükle “anlatı” demeyi yeğledi. Peki, bu niteliği neye bağlamalıyız? Akbal’ın savrukluğuna mı? Hayır! Tam tersine yazmak tutkusuna! Edip Cansever’de nasıl “mavi bir huy”sa, Akbal’da da “yazmak bir huydur” diyebiliriz. Belki daha da ötesini: “Yazıyorum, öyleyse varım!”
Yazarın her zaman söyleyecek birtakım sözleri vardır; giderek bunları hangi türde söyleyeceği, önemini yitirir. Öbür türlüsü, yani ille bir türe bağlı kalmak, ille onun gereksindiği özelliklere yaslanmak, sözünü ve kendisini kısıtlamaktır herhalde.
Bu nitelikleriyle Akbal’ın okurun öyküden beklentilerini yenilediğini de söyleyebiliriz.
Bir anının sanırım tam sırası: Kimi yazlar, Gökova –Akyaka’ya da uğrar, Oktay Akbal’ı görürdük. O bir iki saatlik balkon sohbetleri, bir yaz geleneği gibiydi. Birinde, Ayla Akbal İstanbul’da olduğundan yalnızdı. Biz geldiğimizde balkondaydı, yine orada oturduk. Bir ara mutfağa gitti. Masanın üzerinde büyük boy bir defter duruyordu. Hakkım olmadığını bile bile göz attım o gün not aldığı sayfaya: Yukarıdan iki sütuna böldüğü sayfada kısa kısa, bir iki sözcüklük notlar vardı. On yirmi değil, belki otuz, belki kırk konu alt alta! Bunlar, ağırlıklı olarak Cumhuriyet’teki “Evet/Hayır” sütununda yazmak istediği konulardı. Aralarında ola ki öykü, öykücük konuları da vardı.
Ya bu anı ne söyler bize? Ömrünün o ileri yıllarında da aydın sorumluluğunu elden bırakmadığını mı? Yazmak tutkusunun yorulmak bilmezliğini mi? Yazmanın tüm sıkıntı ve yorgunlukları bir yana bir mutluluk, bir esenlik olduğunu mu? Yoksa hepsini birden mi?
Bütün ömrünce yazan Akbal’ın diline de kısaca değinelim: Duru, yalın, sıcak bir dildir yazarın dili. Tümceleri kısa, doğal, zorlamasızdır. Devrik tümceleri de sever, kesik tümceleri de. Kısacası bir “belagat” tutkunu değildir, ama o oranda da güzel, canlı, etkili bir dili vardır. Yazı dili ile günlük dili arasında bir köprü gibidir. Kitapları bu nitelikleriyle de sürükler okuru.
Kitaplarının yeni baskıları, konularını, kapsamlarını en iyi yansıtan kapaklarla yapılıyor. Dileriz aynı özende sürer gider bu dizi. Önemlidir Oktay Akbal. Onsuz bir Türk yazınından asla söz edilemez.






