Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

16 Haziran 2023

Öykü

Yenişehir’de Bir Kavak Ağacı

Murat Özsan

Paylaş

7

7


Manavdan aldıklarımı dolaba yerleştirirken gazeteden yapılmış kesekâğıdının üstünde gördüm o sevimsiz başlığı. Haberin devamı iç tarafında kalmıştı. Hemen sandalyeye oturdum. Yırtmamaya özen göstererek gazeteyi kat yerlerinden dikkatle açtım. Tamamı ortaya çıkınca bir solukta okudum: Göğüs kanseri. Ameliyatlar. Londra’ya umut seyahati. Yurda dönüş. Ve acı son... Daha kırk yaşındaymış! İçimde sızıya benzer bir his dolandı. “Yazık.”

Deminden beri beni merakla izleyen eşim dayanamadı, “Hayrola?” dedi.

Üzgün bir ifadeyle başımı salladım. “Sevgi Soysal ölmüş!”

Ben öyle deyince şaşırdı. “Ama o öleli yıllar oluyor.”

“Yapma ya!” Gazetenin tarihine baktım: 23 Kasım 1976. Ölümünün üstünden neredeyse altı yıl geçmiş. “Onunla fakültede öğrenciyken tanışmıştım.”

“Hiç bahsetmemiştin.”

“Üstünden öyle çok zaman geçti ki ben bile unutmuştum,” derken zihnim 1971 yılının o güneşli bahar gününe savruldu.

***

Ayakkabımı giyerken annem geliyor. Soluk almadan konuşuyor yine. “Aman oğlum öyle kalabalık yerlere gitme. Tanımadığın insanlara bulaşma.” Her gün aynı terane! “Tamam tamam,” deyip sıvışıyorum. Arkamdan hâlâ laf yetiştiriyor...

Dışarıda tam yürüme havası var. Yanımda duran Chevrolet marka dolmuşa binmiyorum. Acelem yok nasıl olsa. Gima’nın önünde arkadaşlarla buluşma zamanına kadar alacağım şeyleri rahat rahat hallederim.

Vitrinlerinde kocaman harflerle Damping yazan mağazalar, sokak satıcıları, cıvıl cıvıl insan kalabalığı derken kendimi Ülkealan Pasajı’nda buluyorum. Alt kattakilerde daha ucuzları olduğunu bile bile spor çorapları Dalkılıç’tan alıyorum. Hep Ünsal yüzünden. Bütün mahallenin ayarlarını bozdu puşt! Ona kalsa ayartılmaya bahane arıyormuşuz ya neyse... Oradan ver elini Amerikan Pasajı. Kot pantolonlardan, spor ayakkabılardan, diğer ıvır zıvırlardan adım atacak yer kalmamış daracık dükkânın sahibine, “Abi konverslerim geldi mi?” diyorum. “Hâlâ bekliyoruz. Haftaya gelir büyük ihtimal,” deyince canım sıkılıyor. Şu mallar da hiç denilen vakitte gelmez! “Benimkini kimseye satmazsın değil mi?” Sağ avucunu birkaç kez göğsüne vuruyor. “Merak etme.”

Çıkınca soldaki sokağa sapıp kaldırımın güneş vuran tarafından yokuş aşağı aheste aheste iniyorum. Bulvara varınca karşıya geçip Zafer Çarşısı’ndaki Dost Kitabevi’ne giriyorum. Kitapevinin sağ tarafındaki tüm raflar Türk yazarlara ayrılmış. Fakir Baykurt Tırpan, Necati Cumalı Zeliş, Haldun Taner Keşanlı Ali Destanı, Selim İleri Pastırma Yazı, Yaşar Kemal Binboğalar Efsanesi, Muzaffer İzgü İlyas Efendi ve daha pek çok yazarın yenilerde çıkmış kitapları arasında seçim yapmakta zorlanıyorum.

Görevli beni izliyormuş. Sevgi Soysal’ın Yürümek romanını karıştırırken yanıma gelip “Onu tavsiye ederim,” diyor. Parayı öderken “Beğenmezsem iade ederim ona göre,” diyorum. Gülüyoruz.

***

“Okuduğum tek kitabı buydu,” dedim karıma. Kütüphanemizde bütün eserlerinin olduğunu söyleyince biraz mahcup baktım sanırım, “O tuğla gibi kalın kitaplarından, gece nöbetlerinden kafanı kaldıracak zamanın kalmıyor ki,” diye teselli etti beni. Anlayışı karşısında gülümserken “Ee, sonra,” dedi.

***

Bulvarın geniş kaldırımı boyunca uzanan kestane ağaçları, serçelerin cıvıltıları, caddeden akan dolmuş, otobüs ve az sayıda özel araç trafiği, Bulvar Pasajı’nın girişinde piyango bileti satan adamın tezgâhının yanına astığı transistörlü radyosundan yayılan nağmeler...

Piknik’in önüne geldiğimde acıktığımı hissediyorum. Saate bakıyorum, yarıma gelmiş. İçerisi hayli kalabalık. Üç adamın olduğu masadaki boş yere izin alarak oturuyorum. Garson siparişimi alıyor: Patates ve sosis tava, yanına da portakal suyu.

Masada ülkede yaşanan siyasi ve sosyal konular üzerine koyu bir sohbet dönüyor: ODTÜ olayları, boykotlar, direnişler, 12 Mart Muhtırası, Ecevit’in istifası, kaçırılan Amerikalı askerler, banka soygunları, Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan’ın yakalanması, Ankara’daki patlamalar, Erim Hükümeti...

“İşler daha da kızışacak,” diyor bıyıklı olanı. Muhtıranın aydınların, öğrencilerin susturulması için verildiği görüşünde. Beyaz saçlı, şişman olanı ona katılmıyor. Devletin bombaları patlatan, insanları kaçıran, örgütleri kuranlara, askere, polise ateş açanlara sessiz kalamayacağını savunuyor. “Silahlı Kuvvetler memleketi içine düştüğü bu vaziyetten kurtaracaktır.”

“Hepsi de çok zeki, çalışkan, istikballeri parlak bu gençler neden eylem yapıyor? Bir düşün bakalım.”

Diğeri burun kıvırıyor. “Laf! Memleketlerini bu kadar seviyorlarsa adam gibi okullarını okusalardı.”

Yanımdaki sandalyede oturan adam “Mütevelli Heyeti ODTÜ öğretim üyelerinden üçünün sözleşmesini feshetmiş,” diyor. Bir yandan da hızlı hızlı önündekini yiyor.

Bıyıklı olanı başını hoşnutsuz sallarken gözü bana ilişiyor. “Sen ne düşünüyorsun delikanlı?”

“Şiddet hiçbir zaman çözüm yolu olamaz. Siyasiler...” derken beyaz saçlısı sözümü kesiyor. “Şiddeti yapan kim, anarşistler değil mi?”

“Abi izin ver delikanlı lafını bitirsin.”

 Tam o sırada itfaiye arabalarının sesi konuşmalarımızı bastırıyor. Herkesle birlikte yerimizden kalkıp ne olduğuna bakıyoruz. İtfaiyeciler karşı sokakta bir binanın bahçesindeki yaşlı kavak ağacının yanına giderken polisler de biriken kalabalığı oradan uzak tutmaya çalışıyor. Biraz sonra yanımıza gelen garson olayı anlatıyor. “Ağaç devrilmek üzereymiş. Onun için gelmişler.”

“Şu insanlara bak,” diyor yanımda oturan. “Artık devrilene kadar seyrederler.”

Hepsi günlük siyasetten, aynı lafları tekrarlayıp durmaktan sıkılmış olmalılar ki az önceki konu bir anda unutuluyor.

“Milletin başka işi gücü yok!”

“Madem bu kadar kurumuş, neden daha önce kesmemişler ki?”

“Aklımız başımıza hep geç geliyor da ondan.”

“Şimdi birinin üstüne düşsün de asıl o zaman gör şamatayı.”

“Mümkün değil. Polisler kimseyi yanına yaklaştırmaz.”

Konuşmalar sürerken tabağımın kıyısında duran kitap bıyıklı olanın dikkatini çekiyor. “Sevgi Soysal’a imzalatmaya mı getirdin?”

 “Kendisi burada mı ki?” diyorum.

“Ara sıra gelir.”

“Buradaysa imzalatmak isterim.”      

“Dur soralım.” Etrafına bakınıyor. Birkaç masa ilerideki müşterilerle ilgilenen şef garsona el ediyor... Evet buradaymış. Garsonla camekânlı bölüme gidiyoruz. Önündeki kâğıda eğilmiş bir şeyler yazan kadını işaret ediyor. “İşte orada.”

Masasının kıyısında durup “Affedersiniz,” diyorum. Başını kaldırıp bana bakıyor. Talebimi söyleyince “Elbette,” diyor zarif bir tebessümle. Karşısındaki sandalyeye oturmamı istiyor. Kitabı imzalarken gözüm masadaki kâğıtlarda. Ne yazıyor acaba? İlgimi fark edince kavak ağacını izleyen kalabalığı gösteriyor. Onlara bakarken aklına bu olayı anlatan bir roman yazmak gelmiş. Bununla ilgili bazı notlar alıyormuş. Bir romanın kurgulanışına şahit olmak... Kalabalıktaki insanlara isimler ve hayatlar düşünüyoruz. Aslında o anlatıyor, ben daha çok dinleyici konumundayım.

***

“Vay canına!” dedi karım. Tepki vermediğimi görünce “Bekle biraz,” deyip içeri gitti. Az sonra elinde bir kitapla geri döndü. Adına baktım: Yenişehir’de Bir Öğle Vakti. Sevgi Soysal. Arka kapaktaki fotoğrafı gazete haberindekiyle aynıydı. Sayfalarına göz atarken, eşim romanın konusunu özetledi: Yenişehir’de devrilmek üzere olan bir kavak ağacı. Ve bu zaman diliminde o civardaki insanların hikâyeleri... Gerçekten yazmış ha!.. Hem de ödül kazanmış...

Nedenlerimiz farklı, şaşkın şaşkın birbirimize baktık.

***

“Gelecekte de böyle insanlar olur mu sizce?” diyorum. “Yoksa toplum çok mu değişir?”

“Zaman çevreyi değiştirse de bu tipler her dönemde var olacaktır.”

Bir sessizlik anında gösterdiği yakınlıktan cesaret alarak “Teyzem sizinle ilgili bir şey anlatmıştı,” diyorum. Merakla bunun ne olduğunu soruyor. Aynı liseden mezun olan teyzemin dediğine göre el işi dersinde Sevgi Soysal öğretmenine ablasının iki yıl önceki örgü ödevini kendisi yapmış gibi vermiş. Ama öğretmen bu örgüyü tanımış. “Doğru mu bu?”

Hoş bir kahkaha atıyor. “Teyzen doğru söylemiş, hoca durumu çakmıştı.” Güzel olduğu kadar da sıcakkanlı. Ondan etkilenmemek mümkün değil.

Konu yazarlığa gelince birden ciddileşiyor. Dirseklerini masaya dayayıp parmaklarını birleştiriyor. Bir yazarın topluma ve çağına karşı sorumluluklarından, ne olursa olsun doğruları, inandıklarını dile getirmesi gerektiğinden bahsediyor. İçinde bulunduğumuz zamanı ima ederek, “Ya bunun bedeli ağır olursa?” diyorum. Yüzünde hüzünlü ama kararlı bir gülümseme beliriyor. “Bunu göze almak zorundasın.” 

Edebiyata hevesimi öğrenince yazdığım şeyler olup olmadığını soruyor. Bir iki deneme yazımdan söz ediyorum. Elbette endişelerimden ve ailemin düşüncelerinden de... Geleceğimi çizme aşamasında ailemin “Okulunu bitir, mesleğini eline al, sonra bunlarla da uğraşırsın,” sözlerinin etkisinden. Doktorluğu sevdiğimden, ama edebiyata da bir o kadar merakımdan. Yazabileceğime inansam belki terazinin ibresini o yana kaydırabileceğimden. ‘Ya böyle bir becerim yoksa?’ ‘Ya doktorluğu tercih etmediğim için ileride pişmanlık duyarsam,’ gibi kaygıların beni nasıl engellediğinden. Hayallerimi kim bilir kaç yıl erteleyeceğimi bilmediğimden...

“Tabii o zaman geldiğinde bu hayaller kalırsa!” diyorum.

“Attila Ağabey ile konuşsana bunları. O sana yol gösterir,” diyor.

“Attila Ağabey kim?”

“Attila İlhan. Onu tanıyorsun değil mi?”

“Elbette.” Bilgi Yayınevi’nin editörü olduğunu öğrendiğimde içimde bir heyecan dalgası kabarıyor. Teşekkür edip yanından ayrılıyorum.

Kavak ağacının olduğu yerde hâlâ büyük bir kalabalık var. O yüzden bulvara sapıyorum. Ali Nazmi Pasajı’nın yanından Sakarya Caddesi’ne dönüp karşıya geçiyor, Bilgi Kitabevi’ne giriyorum. Kasadaki adama Attila İlhan’la görüşmek istediğimi söylüyorum.

“Onu neden arıyorsunuz?”

“Sevgi Soysal onunla konuşmamı tavsiye etti.”

Bakışlarında tereddüt var. İmzalı kitabı gösteriyorum. “Az önce yanındaydım.”

“Genellikle Tunalı’daki büroda olur. Ama bugün onu Set Kafeterya’da bulabilirsiniz.”

***

Her cümlemde karımın gözlerinin mavisi bir ton açılıyordu. “Neden bunları hiç anlatmadın?” Cevabımı beklemeden Attila İlhan’la ne konuştuğumuzu, bana neler dediğini sordu. Onunla görüşmeye gitmediğimi söyledim.

“Neden?”

“Gidecektim. Ama o sırada kavak ağacı devrildi.”.

***

Bulvara doğru adım attığımda ortalığı büyük bir gürültü, ardından bağırışlar, çığlıklar kaplıyor. Seslere doğru koşturan kalabalığın peşine takılıyorum. Sakarya Caddesi’nin Selanik Caddesi’yle birleştiği noktada haykırışların olduğu taraftan bize doğru gelen bir taksiciyi durdurup ne olduğunu soruyoruz. Kavak ağacı devrilmiş.

***

“Herkes kavak ağacının oraya koşunca ben de peşlerine takıldım.”

“E daha sonra gitmedin mi?”

“Hayır... Araya zaman girdikçe o günkü heyecanımı yitirdim. Dersler, stajlar, iş güç falan derken aklımdan tamamen uçup gitmiş.” Karım üzgün gözlerle bakıyordu. “Kavak da çok kötü zamanda devrilmiş,” dedi.

“Belki de kavak işin bahanesi oldu,” dedim. “Çünkü şimdi düşünüyorum da kendime o konuda yeterince inanmamışım.” Elimde tuttuğum romanı gösterdim. “Biliyor musun, bunu yazacağını söylediğinde ona da inanmamıştım. İçimden ‘Devrilen kavağın da romanı mı olur’ diye geçirmiştim.”

Kafamı çevirdim, gazete haberindeki Sevgi Soysal üzgün bir ifadeyle bana bakıyordu. Mahcup mahcup başımı önüme eğdim.

YORUMLAR

Asuman Erçin

Ah kavaklar ah kavaklar.! " Bak, bizi ağaçlandırmak güçtür -ya bozkır?”Ağacın en boz yeri budanınca filizlenecektir.” (s. 137) Doğa-kültür çatışmasını,bireyselliğin toplumsallığa uzantısının kadının özgürleşmesiyle çoğalacağı yolu ışıklandıran...Bu yıl 20.inci öykü günlerinin önderi,özgürlüğe,direnişe dair düşünmeye,yazmaya,okumaya ışık tutanıydı...Minnet ve saygıyla... Sevgili Kuzen,o günleri yad eden kaleminize sağlık...Teşekkürler✏✉

18 Haziran 2023

Gülnur Payzanoğlu

Saat 01:47. Bret tropik fırtınasından kaçınmak için gece seyrinde ve nöbetinde Karayip denizinden Ankara’mın canım sokaklarına, güzel kavak ağaçlarına götürdünüz. Boşuna dememişler kitap aydınlatır diye. Aysız, bulutlu gecemi aydınlattınız. Bir yaşam dersi de aynı zamanda satırlarınız. Ankara’nın kanlı canlı sanat dolu zamanlarından. Gönül dolusu teşekkürler. Sevgi Soysal’ı ve Atilla İlhan’ı da özlem’le anıyorum.

21 Haziran 2023

Gülnur Payzanoğlu

Saat 01:47. Bret tropik fırtınasından kaçınmak için gece seyrinde ve nöbetinde Karayip denizinden Ankara’mın canım sokaklarına, güzel kavak ağaçlarına götürdünüz. Boşuna dememişler kitap aydınlatır diye. Aysız, bulutlu gecemi aydınlattınız. Bir yaşam dersi de aynı zamanda satırlarınız. Ankara’nın kanlı canlı sanat dolu zamanlarından. Gönül dolusu teşekkürler. Sevgi Soysal’ı ve Atilla İlhan’ı da özlem’le anıyorum.

21 Haziran 2023

Gülnur Payzanoğlu

Saat 01:59. Bret tropik fırtınasından kaçınmak için çıktığımız gece seyrinden ve nöbetinden Ankara’mın güzel sokaklarına, kavak ağaçlarının altına, Gimaya arkadaşımla buluşma telaşına götürdünüz beni. Ne kadar da tazeymiş Dost kitabevinin raflarına özlemim. Boşuna dememişler kitap aydınlatır diye. Gecenin Ay’sız bulutlu karanlığına ışık oldunuz. Gönül dolusu teşekkürlerimle. Sevgi Soysal ve Attila İlhan’ı da sevgi ve minnetle anıyorum. Sevgiler.

21 Haziran 2023

Günseli Baysan

Benim gençliğimin Ankara’sını yazmışsınız. Mekânlar bir bir gözümün önünde canlandı. Ülkealan Pasajında babamın terzi dükkanı vardı. Gençliğimizin heyecanını da güzel yansıtmışsınız, kaleminize sağlık. Yürümek romanını yeniden okuma arzusu geldi.

30 Haziran 2023

Günseli Baysan

Benim gençliğimin Ankara’sını yazmışsınız. Mekânlar bir bir gözümün önünde canlandı. Ülkealan Pasajında babamın terzi dükkanı vardı. Gençliğimizin heyecanını da güzel yansıtmışsınız, kaleminize sağlık. Yürümek romanını yeniden okuma arzusu geldi.

30 Haziran 2023

Günseli Baysan

Benim gençliğimin Ankara’sını yazmışsınız. Mekânlar bir bir gözümün önünde canlandı. Ülkealan Pasajında babamın terzi dükkanı vardı. Gençliğimizin heyecanını da güzel yansıtmışsınız, kaleminize sağlık. Yenişehir’de bir Öğle Vakti romanını yeniden okuma arzusu geldi.

30 Haziran 2023

Öne Çıkanlar

Orlando: Güle Oynaya Sınırları İhlal E..J. Winterson
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Athénaïs Gagey

19 Kasım 2025

Anlam Yoksunluğumuzu Çalıştığımız İşle..

Glutensiz, şekersiz, alkolsüz… Felsefeci Mazarine Pingeot’nun son denemesi Une philosophie du manque’da da belirttiği gibi günümüzde “bir şeylerin yokluğu ya da eksikliği” gerçek bir katma değer haline geldi. Pingeot ile yaptığımız söyleşide e..

Devamı..

Temsil Edilemeyen, Öngörülemeyen ve E..

Gülbin Altunakar

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024