Yazarlar aradan yıllar da geçse, her yeni kitabı için aynı coşkuyu duyar. Yeni bir kitabı elinize aldığınızda, çocukça bir sevinç yaşarsınız. Ama bu arada o kitaplardan bazıları ötekilerden daha gözde olabilir. Çok çeşitli nedenlerle. Notosoloji de bir grup yazara, en sevdikleri kitapları ve nedenlerini sordu.
Cemil Kavukçu
Sık sık karşılaştığım bir soru bu. Yanıtım hiç değişmiyor. Hepsi bir bütünün parçası olduğu için birini öbürlerinden farklı görmüyorum. Hepsini aynı biçimde seviyorum.
Doğan Yarıcı
Her ne kadar ısrarla yanlış anlayıp "kitaplığımdaki en beğendiğim kitap" olarak algılamak istesem de, ne yazık ki soru çok net. Şimdiye dek hiç düşünmediğimi ayrımsadım, bende sıkıntı yarattı. Fakat yanıtım da çok net oldu... Her birinin derdi ve yapısı başka başka yazdığım kitapların. "En beğendim" gibi hem dar hem geniş bir kapsama alamadım açıkçası. Sorunuzun tam karşılığını bulduğumda, yazmayı bırakırım diye düşünüyorum. Böyle bir şey olacağını da pek sanmıyorum.
Ayfer Tunç
Evvelotel, en az okunan kitabım olduğu için. :))
Murat Yalçın
Hafif Metro Günleri'nin bende bambaşka bir yeri vardır: Kafamı neredeyse hiç kullanmadan, yazma nöbetine tutulmuşçasına yazabildiğim için. Bir daha öyle yazmadım...
Murat Gülsoy
Fazla düşünmeden yanıt verebilirim bu sorunuza: Nisyan. En son yayımlanan kitabım olduğu için değil ki bu soruya başka zamanlarda verdiğim yanıtlarda hep en son kitabım oluyordu. Nedenini bilmiyorum, hem en soyut kitabım hem de en otobiyografik olanı. Hem en kısa kitabım hem de en yoğun duygularla yazdığım. Genellikle kitap olarak yayımlandıktan sonra kitaplarımı okumam. Belki ilk çıktığında, ama sonrasında asla. Nisyan öyle olmadı. Hem yayımlanmadan önce defalarca okudum, hem de kitap olarak çıktıktan sonra bir süre başucumda durdu. Bunun nedenini bilmiyorum. Kendimle ilgili çözemediğim, bilmediğim birçok unsuru barındırıyor olabilir.
Behçet Çelik
Soruşturma sorusundaki "sevmek" fiilini, "yazılma sürecini ve içeriğini daha sık hatırlamak" olarak değiştirirsek, verebileceğim bir yanıt olabilir.
Böyle bir değiştirmeye cevaz varsa, Dünyanın Uğultusu'nu öbür kitaplardan daha sık andığımı söyleyebilirim. Roman yazabileceğime aklım kesmediği için, korkarak başlamıştım yazmaya. Bir gün, bir yerde tıkanır kalırsam bırakırım diye düşünüyordum. Roman yazdığımdan da kimseye söz etmiyordum. Sadece birkaç yakınım biliyordu. O zamanki yayıncım Mustafa Arslantunalı'ya dosyayı uzattığımda öykü dosyası sanmış, roman olduğunu fark edince çok şaşırmıştı.
Roman yazabilmek için daha geniş zamanlara ihtiyaç olduğuna inandığım için, sadece akşamları ya da haftasonları çalışarak, altından kalkılamaz sanıyordum. Yazdıkça, metin ilerledikçe böyle de roman yazılabileceğine inanmaya başladım. Gün içerisinde başka işlerle uğraşırken de bir yandan romanı düşündüğüm için bazı mekânlar romanla zihnimde eşleşmiş durumda. Oralardan her geçişimde romanı ve yazdığım zamanı, yazarken tıkandığım yerleri, bu tıkanıklıkları aşma çabalarımı ister istemez hatırlıyorum.
Yazılma sürecinin benim için farklı bir heyecanı, belki de telaşı vardı. Sürekli oluyor mu, bir şeye benziyor mu, benzeyecek mi sorusunu zihnimin köşesinde tutarak bir yıldan uzun bir sürede yazmıştım Dünyanın Uğultusu'nu. Bu sorulara kâh olumlu, kâh olumsuz yanıtlar verdiğim için gelgitli bir süreçti. Benzer ruh haline girdiğim zamanlarda da o günleri ve romanı hatırlıyorum.
Romanda işsiz kalan bir beyaz yakalının hikâyesini anlatmıştım. Öbür iki roman kişisi de işsizdi. Romanın yayınlanmasının ardından önce ABD'de de, sonra da pek çok başka ülkede yaşanan ekonomik krizler sonucunda işsizlik sorunu, çalışanların güvencesizleşmesi ve bunlara yönelik kitlesel eylemler vs sıkça gündeme geldi, geliyor. Ahmet'i, Aynur'u ve Ayla'yı sıkça anmamın bir nedeni de bu.
Öte yandan uğultu da artarak sürüyor; bu da romanı hatırlamam için bir başka vesile.