Bir yazarın dilini doğduğu yer belirlemez kimi zaman. Duyduğu ilk dil, yetişkin olarak kendisinin seçmediği bir şiddete de bulanmışsa, kendi deneyimlerine daha farklı bir noktadan bakabilmek adına anlatıcı kendine ikinci bir anadil seçer.
Jorge Semprún hem İspanya İç Savaşı’na, hem de II. Dünya Savaşı’na tanıklık etmiş bir yazar. II. Dünya Savaşı sırasında Fransız direniş hareketine katılır ve 1943’te Gestapo tarafından tutuklanarak Buchenwald toplama kampına gönderilir.
Çocukluğunda tanıklık ettiği İspanya İç Savaşı hayatının belirleyici olaylarından biri olur. Semprún’un annesi ve babası, birbirine taban tabana zıt politik görüşlerden ve mensupları arasında İspanya’nın siyasi tarihinde yerini almış figürlerin bulunduğu ailelerden gelmektedir. Annesi Maura Gamazo, Kral XII. Alfonso döneminde başbakanlık yapmış olan Antonio Maura’nın (1853-1925) kızıdır. Antonio Maura, Muhafazakâr Parti’nin ileri gelenlerinden, “otoriter ancak reformcu” olarak tanımlanan bir siyasi kişiliktir. Semprun’un dayısı Miguel Mauraise II. Cumhuriyet’in kurucuları arasındadır ve Cumhuriyetin ilk İçişleri Bakanı olmuştur.
Semprún’un babası José María Semprún Gurrea (1893-1966) ise liberal kanattan bir politikacıdır. İç Savaş sırasında İspanya Cumhuriyeti adına diplomatlık görevinde bulunmuştur. Baba Gurrea aynı zamanda avukat, deneme yazarı ve şairdir. Yazdıklarını paylaşmayı seven birisi değildir. Bu nedenle babasının hiç bilmediği kitapları, Semprún’u izler gibi, hayatının çeşitli zamanlarında sahafların yıllanmış raflarından bulunup ona ulaştırılacaktır.
Semprún Madrid’de, XI. Alfonso Caddesi’ndeki 12 numaralı evde doğdu. Anne ile baba sık sık resmi toplantılara ve davetlere katıldığı için Semprún ve beş kardeşi aralarında özel eğitmenler, yardımcılar ve bakıcıların bulunduğu bir kalabalık içinde yetişirler. Aile çocuklarının evde iyi bir eğitim almasına önem verir. Semprún çocuk yaşta Almanca, İngilizce ve Fransızca öğrenir. Babası evdeki kütüphaneyi çocuklarının kullanımına açık tutar ve kitap seçimleri konusunda onları hiç kısıtlamaz. Semprún, muhtemelen eğitmenlerinin yönlendirmesiyle bu dönemde Alexandre Dumas, Jules Verne, Emilio Salgari, Zane Grey gibi yazarları okur. Babası resim sanatına çok meraklıdır. Çocuklarını alıp sık sık Çağdaş Sanatlar Müzesi, Prado Müzesi gibi önemli ressamların eserlerinin sergilendiği müzelere götürür, resimlerden yola çıkarak onlara tarihi olayları anlatır. Semprún bir söyleşisinde, en çok sevdiği ressamların Goya ve Velázquez olduğunu anlatmıştır: “Breda’nın Teslim Oluşu (Diego Velázquez, La rendición de Breda, 1634-1635 Prado Müzesi) önünde uzun süre kaldığım bir tablodur. II. Philippe’in danışmanları ve daha birçok şey hakkında ne çok şey vardı o tabloda.”
Çocukluğu iç savaşın yaklaştığı dönemde İspanya’da geçen Semprún, pek çok sokak gösterisine tanık olur. Bunlardan özellikle biri onu çok etkilemiştir. 1934 yılında ailece yürüyüşten döndükleri bir ekim akşamı mavi tulumlu, genç bir işçi Semprún’un gözleri önünde vurularak öldürülür, işçi Sivil Muhafız Alayı’ndan bir asker tarafından vurulmuştur. Madrid’in ünlü bir çeşmesinin önünde meydana gelen bu olay çocukluğunda onu derinden etkileyen anlardan biridir. Babası işçinin ölümünü açıklamaya çalışsa da Semprún o ânı, çeşmenin akışını, etraftaki hareketliliği uzun zaman aklından çıkaramadığını Hayat Yazısı (Gérard de Contanze, L’écriture de la vie: Jorge Semprún) adlı söyleşi kitabında anlatmıştır.
Semprun savaş öncesinde annesini kaybeder. Anne Susana Maura Gamazo 1932 yılının Temmuz ayında, günümüz koşullarında kolayca tedavi edilebilecek basit bir kan zehirlenmesi sonucu ölür. Annesi öldüğünde Semprún henüz 9 yaşındadır. Buna rağmen annesinin onun kitaplara olan ilgisini ve diğer kardeşlerinden farklılığını sezip, “Jorge, o, yazar olacak” dediğini aktarır. Babası annesinin ölümünden iki sene sonra, çocukların “İsviçreli” olarak isim taktığı Almanca öğretmeniyle evlenir. Çocuklar kendileriyle sürekli Almanca konuşup Almanca emirler yağdıran bu öğretmeni çok sevmemektedir ve İç Savaş’la birlikte babanın evliliği XI. Alfonso Caddesi’ndeki 12 numaralı evde yaşayanların hayatını tümden değiştirir. Franco birliklerinin ilerlemeyi sürdürdükleri bu dönemde 12 Eylül 1936’da askeri cunta Franco’yu tek kumandan ilan eder. Bu olaydan yaklaşık on gün sonra da Semprún ailesi Madrid’ten ayrılıp Bilbao’dan bindikleri bir balıkçı teknesiyle diğer İspanyol sığınmacılarla birlikte Bayonne’de bir limandan Fransa’ya geçerler. Semprún Madrid’ten ayrılışını şu sözlerle anlatır: “Ondan sonra CalleAlfonsoXI’deki 12 numaralı evi bir daha hiç görmedik. Semtteki diğer birçok ev gibi yağmalanmıştı. Kimlerin yaptığını hiç bilmedik. Ondan sonra bir daha hiçbir şeyi bulamadık. Her şey, her şey kayboldu. Ebediyen yok oldu.”
Fransa’ya geldiklerinde kardeşler birbirlerinden ayrılmak ve okula başlamak durumunda kalır. Semprún Calvin Ortaokulu’na kaydettirilir. Ailenin bu dağılmışlığı babasının Hollanda’nın İspanya Elçiliği’ne atanmasına kadar devam eder. Aile 1937 yılının Ocak ayında Lahey’e yerleşir. Lahey’de İç Savaş’tan uzakta olsalar da savaşın etkisini hissederler. Bu dönemde Semprún’a savaşı en derinden hissettiren yazar, André Malraux olur. Babasının bulup getirdiği Umut'u okuduğunda İspanya İç Savaşı kaybedilmek üzeredir. Semprun Hayat Yazısı'nda Umut’u okuduğu ânı şöyle anlatır: “O romandan bazı bölümleri okuyan ben değildim sanki bir oyuncunun sesiydi… Hernandez’in kurşunlandığı bölümü okuyan o sesi hâlâ çok iyi hatırlıyorum. O sahne beni müthiş etkilemişti.” Babasının Lahey’deki görevi Hollanda’nın Franco Hükümeti’ni tanımasıyla sona erer ve Semprún ailesi siyasi sığınmacı olarak 1939 yılında Belçika’ya göç eder.

Jorge Semprún ile ağabeyi Gonzalo yine aileden ayrılıp Paris’e gönderilir ve IV.Henri Lisesi’nin dokuzuncu sınıfına yatılı olarak kaydettirilirler. IV. Henry Lisesi Paris’in sol yakasında, Latin Quarter bölgesinde yer alan, École Normale Supérieure, Sorbonne, Collège de France ve Louis-le-Grand Lisesi gibi Fransa’nın en eski ve köklü eğitim kurumlarına komşu; Alfred de Vigny, Prosper Mérimée, Alfred de Musset, Guy de Maupassant, Pierre Loti, André Gide, Alfred Jarry, Paul Nizan, Jean-Paul Sartre, Michel Foucault gibi pek çok yazarın mezun olduğu okuldur ve Semprún bu liseden Hoşçakal Güzel Aydınlık kitabında bahseder: “Durumunu görmek için çantamdaki çamaşırlardan birini kaldırıp ışığa tutuyordu. Batmakta olan güneşin ışınları soldan, Henry IV Lisesi’nde yatılıların çamaşırhanesinin bulunduğu büyük kemerli odayı aydınlatan yüksek pencerelerden içeri süzülüyordu. İki rahibe çamaşırlarımın dökümünü yapıyordu: gömlekler, çoraplar, donlar. Rahibelerden yaşlı olanının günbatımı ışığında görmek için kaldırdığı da bu dondu. (…) Belki de İspanyolların paylaşmayı sevdiği tek şey ölüm değildir, diye düşünmüştüm. Belki gençlikleri de: geçmişteki o gençlik ateşi. Ama kuşkusuz ölüm gençlik ateşinin yalnızca bir yüzü, diye düşünmüştüm. Madrid’de, yirmi beş yıl sonra, ciddi ve sakallı Ernest Hemingway’in çevresinde. Ama Henry IV Lisesi’nde, yatılıların çamaşırhanesinde on beş yaşındaydım. İspanya savaşı yitirilmişti. Bir gün önce, 23 Şubat 1939’da ağabeyim Gonzalo’yla birlikte Paris’e gelmiştim. La Haye’den geliyorduk; Jean Marie Soutou, Henri IV Lisesi’ne kaydımızı yaptırmak için bize eşlik ediyordu.”
Ailesinden ayrı ve sürgünde olmasına rağmen, Semprún okullar çapında düzenlenen yarışmalarda felsefe dalında derece elde eden, onur listesinde yer alan parlak bir öğrenci olur. IV. Henry Lisesi’nden mezun olduktan sonra Sorbonne’da felsefe öğrenimine başlar. Öğrenimi devam ederken 1942’de Fransız Komünist Partisi’ne üye olur ve Fransa’nın Naziler tarafından işgali sırasında, çoğu mültecilerden oluşan “Francs-Tireurs et Partisans-Main-d'ŒuvreImmigrée” (FTP-MOI) adlı direniş birliğinde yer alır. Görevleri haberleşmeyi sağlamak, silahları teslim almak ve gerekli yerlere dağıtmaktır.
Direniş hareketi içindeyken 1943 yılının Eylül ayında Gestapo tarafından tutuklanarak Buchenwald toplama kampına gönderilir. Buchenwald toplama kampı, esirleri demiryolu yapımı, taş ocağı işletmeciliği gibi işlerde çalıştırmak üzere Naziler tarafından Weimar’da kurulmuş en büyük kamplardan biridir. Daha sonra yanına mühimmat fabrikası da kurulmuştur. Buchenwald siyasi esirlerin tutulduğu kamplardan biridir ve bu kampta sadece Yahudiler değil Romanlar, Çingeneler gibi farklı etnik gruplardan esirler de tutulur. Semprún’un Buchenwald yılları, pek çok zorluğun yanı sıra kampın müdürü Karl Otto Koch’un karısı olan ve “Buchenwald Cadısı” olarak bilinen Ilse Koch’un esirlere meydanı diş fırçasıyla temizletmek ve bu sırada atıyla dolaşarak onları kırbaçlamak gibi akılalmaz işkencelerine, öldürttüğü insanların derilerinden çanta, eldiven, gece lambası yapmak gibi insanlık dışı davranışlarına tanıklıkla geçer.
Kampın bulunduğu Weimar aynı zamanda Goethe ile anılan bir kenttir ve Semprún Buchenwald’da yaşadıklarını anlattığı Büyük Yolculuk romanında Eckermann’ın Goethe ile konuşmalarına atıfta bulunur: “SS’ler Goethe’nin gölgesine oturduğu söylenen, mutfakla Effektenkammer (üniforma deposu) arasındaki gürgen ağacına dokunmamışlardı. Mutfakla Effektenkammer arasında göğe yükselen gürgenin altında, Eckermann’la Goethe’nin gelecek üstüne tartıştıklarını görür gibi oluyordum.”
Semprún 11 Nisan 1945 günü Buchenwald toplama kampının kurtuluşuna kadar, yaklaşık bir buçuk yıl burada kalır ve daha sonra Fransa’ya döner. UNESCO’da çevirmen olarak çalışmaya başlar ancak UNESCO’nun Franco İspanyasını resmen tanımasından sonra oradan ayrılır. Fransa’ya döndükten sonra İspanya Komünist Partisi (PCE) üyesi olur. Kısa sürede PCE’nin etkin üyelerinden biri haline gelir ve Federico Sánchez takma adıyla Parti’nin yeraltı örgütünde görev almaya başlar. Semprún bu takma adla partide 1953-62 yılları arasında görev yapar. İspanya’da PCE’nin yeniden yapılanması ve örgütlenmesini sağlamaya çalışır. Bu dönemde hem kimliksiz, hem de dilsizdir.
On üç yaşındayken terk ettiği Madrid’e ise 17 yıl sonra, bir takma adla ve gizlice girer. Büyük Yolculuk'u da savaştan yirmi yıl sonra, partinin kendisi için kiraladığı ve güvenlik nedeniyle bir süre gizlenmek zorunda kaldığı bir evde on beş gün içinde, Fransızca yazar. Büyük Yolculuk’un Can Yayınları (1985) basımının sonunda yer alan söyleşide Semprun bu kitabı yazma sürecini Nedim Gürsel’e şu sözlerle anlatmıştır: “Bir başkası yazı makinesinin başına geçmiş, benim yerime yazıyordu sanki. Belleğim kendiliğinden işlemeye başlamış, romanın içeriği bir anda oluşmuştu. Böylece Büyük Yolculuk’un dörtte üçünü bir solukta yazdım.” Kitabı Madrid’deyken Fransızca yazması konusunda ise şunları söylemiştir: “Neden böyle olduğu konusunda kendime pek soru sormadım. Kitap kendini bu dilde yazmaya zorladı. (…) Fakat bu soruyu bana o zaman sorsalardı, kitabı İspanyolca yazmak için bir çaba harcamam gerektiğini, kendimi dilsel açıdan değil ama ahlaki açıdan zorlamam gerektiğini söylerdim.”
Semprun’u ahlaki açıdan zorlayan iki dil vardır: İspanyolca ve Almanca. İkisi de onun sürgün ve esirlik dönemlerinin dilidir, savaşın dilidir. Kendisine tutsaklığı anımsatan bu dillerden kaçarak dağarcığında özgür olan Fransızcaya sığınır. Bir ikisi hariç eserlerinin tümünü Fransızca yazmıştır. 2015 Nobel Edebiyat Ödülü’nü alan ‘kulak-insanı’ Svetlana Aleksiyeviç de Nobel Edebiyat Ödülü kabul konuşmasında yaşanan ülkeyle insanın kurduğu bağı ifade etmek için şu sözleri söylemiştir: “Bize, insan kendini feda etmek, yanmak, kurban gitmek için vardır dediler. Silahlı insanı sevmeyi öğrettiler. Başka bir ülkede büyümüş olsaydım, bu yoldan geçemezdim.”
Savaşın böldüğü yaşamlar, sürgün ettiği insanlar Semprún’un durumunu da özetler niteliktedir. Semprún Hoşça Kal Güzel Aydınlık romanında Fransızcanın kendi açısından ‘tarafsız’ oluşu hakkında şunları yazar: “Fransızca vatanseverliğin dehşetlerinden hiçbirini barındırmayan yeni bir vatandı; sıradan, herhangi bir toprakta değil, evrensellikte kök salmak demekti; damlara ya da kilise çanlarına değil gökyüzüne açılma; hissedilir bir tarihsel çöküşe doğru kaymakta olan çalkantılı zamanın içinde, doruğuna ulaşmış bir güzelliğin dinginliğiydi.” Semprún uzun yıllar Fransa’da yaşadığı, yapıtlarını genellikle Fransızca yazdığı ve kendisine sık sık teklif edildiği halde Fransız vatandaşlığına geçmeyi düşünmemiştir. Büyük Yolculuk'ta bir karakterine şu cümleyi söyletir: “Fransa beni evlat edindi ya, yine de Fransız sayılmam.” Hayat Yazısı'nda kendisiyle söyleşiyi yapan Gérard de Cortanze’a “eğer kendisine bir vatan seçmesi gerekse bunun bir dil bile olmayacağını ama bir anlatım olabileceğini” söylemiştir.
Geçtiğimiz günlerde yitirdiğimiz John Berger da bir yazısında dilin bu yaşayan işlevi üzerinde durur ve şu saptamayı yapar: “Sözlü dil, çehresi sözlü olan ve iç organlarının işlevi dilbilimsel olan bir bedendir, yaşayan bir mahlûktur. Ve bu mahlûkun evi, dile getirilenin olduğu kadar dile getirilmeyenin de evidir.” Sonuçta Semprun “iki dilli” bir yazar olur. Bu onun için “bambaşka bir şeydir, sanıldığından çok karmaşık bir şeydir.”
1960’ların başından itibaren Semprún’un parti yönetimi ile arası açılmaya başlar. 1962’de güvenlik gerekçeleri ileri sürülerek İspanya’daki yer altı çalışmalarına son verilir. 1959’dan beri sahte bir Fransız pasaportu ile dolaşan Semprún bu pasaportla Prag’a son bir yolculuk yaptıktan sonra 1963 yılında yasal belgelerine kavuşur, durumu meşrulaşır ve evlenir.
1964 yılında da “parti çizgisi ile düşünce farklılıkları” nedeniyle partiden ihraç edilmiştir. Partiden ayrıldıktan sonra yazarlığa ağırlık verir, kendi adına ve kimliğine kavuştuğu 1963 yılında Büyük Yolculuk (La Grand Voyage) kitabını yayımlatır. Gallimard Yayınları tarafından yayımlanan Büyük Yolculuk, Formentor Ödülü ile Direniş Edebiyatı Ödülü’nü (Prix littéraire de la Résistance) alır. Formentor Ödülü’nü aldıktan sonra on iki dile çevrilir ancak Franco rejiminin hüküm sürdüğü İspanya’da faşist baskılar nedeniyle çevrilmesi ve basılması yasaklanır. Semprún’un Büyük Yolculuk kitabı Türkçeye ilk olarak 1977 yılında “Ölüme Yolculuk” (Çeviren: Nedim Gürsel, Milliyet Yayınları) adıyla çevrilmiştir.
Semprún yasal kimliğine kavuşmuş olsa da 1962-67 yılları arasını Paris’te geçirir. Pasaportu olmadığı için İspanya’ya gidemez. Semprún’un İspanya’ya ilk yasal girişi 1967 yılının Temmuz ayında gerçekleşir. Araya tanıdığı yetkilileri koyarak, “bütün sorumluluk kendisine ait olmak üzere” İspanya’dan bir pasaport elde etmeyi başarır. Kaçak yaşadığı bu yılları Federico Sánchez'in Özyaşamöyküsü (Autobiografía de Federico Sánchez, 1977) ve “Federico Sánchez’den Selamlar” (Federico Sánchez Vous Salue Bien, 1993) kitaplarında anlatmıştır.
Semprun’un anı kitaplarının pek çoğu kronolojik bir zaman dizini izlemez. Zamanı ileriye ya da geriye sararak, bazı önemli anlara tekrar tekrar dönerek anlatır. Büyük Yolculuk'ta zaman atlamalarının odak noktası olan Semurlu delikanlı ve yolculuğun tek iyi ânı olan Moselle Vadisi gibi mekânı ve insanları bir zaman parçası olarak kullanır.
Semprún Buchenwald’da yaşadıklarına sıklıkla geri döner. Ne Güzel Bir Pazar, Hoşça Kal Güzel Aydınlık, ilk romanının oluşum sürecini anlattığı Yazmak ya da Yaşamak gibi kitapları o dönemde yaşadıklarından yola çıkarak yazdığı otobiyografik eserleridir.
Yazmak ya da Yaşamak ile ikinci kez Femina Ödülü’nü (Femina Vacaresco) alır. Alain Resnais’nın yönettiği 1966 yapımı La Guerre Est Finie (Savaş Bitti), Costa Gavras’ın 1969 yapımı, Oscar Ödüllü Z (Ölümsüz) filmi ile 1970 yapımı The Confession (İtiraf) adlı filmlerinin senaryosunu da yazmıştır.
Semprún, 1988 ile 1991 yılları arasında sosyalist Felipe Gonzalez hükümetinde Kültür Bakanlığı görevini yürütmüştür. Büyük bir tesadüf eseri Semprún’ün bakanlık ofisi, çocukluğunu geçirdiği XI. Alfonso caddesindeki eski evinin sadece birkaç metre ötesindedir ve Semprún camdan baktığında eski evini görebilmektedir. Semprún çocukluğunun geçtiği evi en son 1936’da yağmalanmış olarak bırakmış, daha sonra Komünist Parti için farklı bir kimlikle Madrid’e geldiği 1953 yılında önünden birkaç kez geçmiştir: “Beni Palace Oteli’nden alıp da üç yıl boyunca oturacağım resmi konutu göstermeye götürdüklerinde kapıldığım o büyük heyecanı, tutamadığım o büyük kahkahayı düşünün.”
Bakan olduğu dönemde İspanya’da iç savaşın hiç konuşulmuyor, o dönemin yargılanmıyor oluşunu eleştirmiştir: “Yüzyılın en önemli olayı olan 1936-39 iç savaşı hakkında ne bir tasfiye hareketine girişildi, ne herhangi bir araştırma komisyonu kuruldu, ne de halk yığınlarını ilgilendiren tartışmalar yapıldı.” Ancak her ne idealle başlanırsa başlasın yazarlık hamuruyla bağdaşmayan politika Semprún için de gerçek yaşamla arasına görünmez duvarlar örmüştür: Federico Sánchez'den Selamlar kitabında bakanlık deneyimine ilişkin şöyle yazmıştır: “Resmi araçtan bakıldığı zaman şehir bambaşka görünüyordu: daha anonim, daha mesafeliydi. Zırhlı arabanın camlarını indiremediğimden Madrid’den tüten kokuları da hissedemiyordum, derinden gelen uğultuları da duyamıyordum. Her şey uzaklaşmış, yalıtılmış, arıtılmıştı…”
Semprún Bakanlığı sırasında Salvador Dali’nin vasiyetine ilişkin sorunların çözülmesi, eski Kraliyet Hastanesi’nin yeniden inşası, ReinaSofia’nın ulusal sanat merkezi haline getirilmesi, Villahermosa Sarayı’nın tadilat çalışmalarının tamamlanması, müzelerle, sinema ile ilgili mevzuatın yeniden düzenlenmesi gibi çalışmalar yapmıştır. Komünist Parti ile derin bir görüş ayrılığına düşüp partiden ihraç edilmesinden sonra politika alanında ikinci büyük hayal kırıklığını da bakanlığı sırasında yaşamıştır. Felipe Gonzales’e verdiği söz nedeniyle hemen istifa etmemiştir ancak politikada umduğunu bulamadığını şu sözlerle anlatır: “Düş kırıklığımın iki nedeni var: Birincisi doğrudan görevli olduğum bakanlığa ait, ikincisi ise daha genel bir neden. O sosyal demokrat hükümette, kültürel sorunları öncelikli hale getiremeyeceğimi anlamıştım. Ben, İspanya’ya çok ağır merkeziyetçi geçmişine karşın, kendi kültürel buluşlarıyla, yaratıcılığıyla, kendi kendini yönetebilmesi olanağının tanınmasını istiyordum. Fakat politikacılar, hatta en akıllıları bile, kültürü bir süs olarak algılıyorlar, bir tür halkla ilişkiler aracı olarak görüyorlardı.”
1996 yılında Semprún Goncourt Akademisi’ne seçilir ve akademinin Fransız kökenli olmayan ilk üyesi olur. Semprun aidiyet, kimlik, ırk gibi kavramlar üzerinde de durur. Avrupa ve Avrupalı olmak fikrini eleştirel bir bakışla irdelediği makalelerden oluşan bir kitabı da Avrupa İnsanı (L'HommeEuropéen) adıyla 2005 yılında yayımlanmıştır. Semprún bu kitabı 2005-2007 döneminin Fransa Başbakanı Dominique de Villepin ile birlikte kaleme almıştır.
Semprún 7 Haziran 2011’de Paris’te ölmüştür. Cenazesi Nemours Seine-et-Marne yakınlarındaki Garentreville’e gömülmüştür. Ancak Semprún mezarının yerinin gizli tutulmasını vasiyet etmiştir.
Yazının başında babasının kitaplarının zaman zaman Semprún’a küçük sürprizler yaptığından bahsetmiştim. Semprún’un Federico Sanchez’den Selamlar adlı kitabının sonunda bir “Epilog” vardır. Semprun burada anne ve babasıyla ilgili çocukluğundan belleğinde kalan imgeler üzerinde yoğunlaşır. Babasının kitaplarından birinin bir gün nasıl olup da eline geçtiğini anlatır. Bakanlıktaki en yakın çalışma arkadaşlarından biri bir gün ona babasının, ikinci el kitaplar satan bir kitapçıda tesadüfen rastladığı bir kitabını hediye etmiştir. Bu kitap, Semprún’un tabiriyle babasının “barok ve nüanslı” İspanyolcası ile yazılmış, tedavülden kalkmış sözcüklerle donatılmış ve ölüm üzerine düşüncelerini içeren yazılardan oluşan bir kitaptır. Bu kitap Semprún’un eline kimi zaman ölümle burun buruna ve dopdolu yaşanan bir hayatın sonunda geçmiştir. Semprún bu epilogun sonuna şu notu düşmüş ve tercüme etmemiştir: “Que me quiten lo bailado!” Madem Semprun bu cümlenin çevirisini okuyana bırakır, cümleden şöyle bir anlam çıkarmak mümkündür: Hayat hangi dansı lütfedeceğini sormaz, insana onun seçtiği adımlara ayak uydurmak kalır.
Kaynaklar:
- Gérard de Contanze, Hayat Yazısı: Jorge Semprún, Çev: Nükhet İzet, Doruk Yayımcılık: Zamanın Tanıkları Dizisi, 2007.
- Jorge Semprún, Federica Sanchez’den Selamlar, Çev: Can Utku, Agora Kitaplığı, 2005.
- Jorge Semprún, Hoşça Kal Güzel Aydınlık, Çev: Nedret Tanyolaç Öztokat - Erdim Öztokat, Can Yayınları, 2000.
- Svetlana Aleksiyeviç, Nobel Konuşması, Çeviren: Nigâr Hacızade:http://www.5harfliler.com/kaybedilmis-bir-savas-uzerine-svetlana-aleksiyevicin-nobel-edebiyat-odulu-konusmasi/
- John Berger: ‘Writing is an off-shoot of somethingdeeper’, The Guardian, 12 December 2014, Çeviren: Onur Çalı: http://parsomen13.blogspot.com.tr/2015/2/yazmak-daha-derindeki-bir-seyin-uzants.html?view=mosaic






