Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

3 Haziran 2020

Öykü

Yol Tutması

Burak Can Baknali

Paylaş

0

0


Bütün kötülükleri bir yana karantina halinin getirdiği bir diğer şey, daha fazla zaman. Kendine ait bir zaman değil bu. Daha önce hiç olmadığı kadar kitap okumak ya da evde ‘kendin yap’ işleri yapmak gibi ‘kendini geliştir’ safsatası, karantina sürecinde yine önceki, normal hayatın dengesini koruyan telkinlerden bir başkası değil. Değişimi söndüren bir vurgu: zamanı iyi değerlendirmek, karantina öncesi teraziyi olduğu gibi sürdürmekten başka bir şeyi anlatmıyor. Onu öldürebileceğini bildiği halde ve ondan korktuğu kadar, şehrin tiksindirici kaosunu durdurduğu için şeytani bir hisle bu virüse minnettarlık duyuyor. Sonu gelmez bunaltıyı en azından bir süreliğine durdurduğu için. Onunla alakası olmayan ve ona yüklenen sorumlulukları alaşağı ediyor. Pamuk ipliğindeki haletiruhiyesini darmadağın eden, sürekli bir döngüyle çıkmaza sokan hayatın bir dekorunu, kadir olanların üzerinde durulmasını zorladığı bu zamanın doğrultusunu umarsızca kırıyor. Tek bir yol gösteriyor; anılarla dolu geçmişe, bulamaçlı belleğe, şimdiden ana rahmine doğru giden eski bir tren yolunu. Geleceğin bulantılar, çarpıntılar ve mide kasılmalarıyla dolu konforlu otobanından zorunlu bir çıkış gibi.

Dışarıdan bakınca tonlarca demir yığınının yeri göğü sarsarak ilerlediği görülür. İçeriden görünense göz hizasındaki küçük pencerelerden birer birer kayıp giden iki yana dizilmiş onlarca direk. İçi tıka basa çingeneler, yoksullar ve gezginlerle dolu üçüncü sınıf vagonun son penceresinden, sonsuz düzlemde birbiri ardına geçip giden elektrik direkleri silikleşiyor. Sanki her biri benliğini yitirip tek bir direkte birleşmiş gibi. Bu ihtiyar delikanlıya demir yığını denemez. Henüz emekli edilmemiş bir devlet memuru mahmurluğunda çalışmaya devam ediyor. Her gün, her gece-gündüz, her mevsim ve her dakika ağzında sigaralarıyla müptezelleri, ropdöşambırlarıyla kodamanları, kızını acımasızca döven Rus çingenesi anneyi, Amerikalı Johanna'yı ve daha önceden tanıyor olduğum genç adamı demirden heybesinde taşıyor. Yorgunluğuna rağmen omzunda bütün yükü Kafkasya'nın. Genç adam raylara dalıyor ve yüzüne kendinden emin bir ifade oturuyor: “Bu ihtiyar ah demiyorsa, o ki her türden pisliği taşıyorsa sırtında her gün, neyime benim bu üçüncü sınıf vagonun kokusunu kaldıramamak.”

Muhteşem kurnazlığıyla beyaz atletli bir kondüktör anlamadığım dilde bir şeyler fısıldıyor. Gece fısıldıyor, gündüz fısıldıyor ve loş ışıkta fısıldıyor. Fakat genç adam şaşkınlıkla karışık bir ciddiyetle karşısında oturan Johanna'ya bakıyor. Bu genç, güzel ve alımlı Amerikalı kadın, genç adama bütün Batılılığıyla gülümseyerek karşılık veriyor; bir sevecenlik içeren ama aynı zamanda küçümser bir tavırla. “Üçüncü sınıf vagonda olduğuna göre New York'un banliyölerinden olmalısın,” diyor alaycı bir bakış atarak Johanna'ya. Bu defa içten bir gülüşle karşılık veriyor, yüz hatları bir anlığına olanca boyutuyla kırışıyor. “Tam da üçüncü sınıf vagona uygun bir şekilde girdin konuya.” Sohbeti aniden bölüyor beyaz atletli kondüktör. Genç adama ayağa kalkıp bakması için yalvarıyor pencereyi işaret ederek, “İşte burası, burası!” Vagon kondüktörün çığlıklarıyla yankılanıyor. Ayağa kalkıp pencereye yanaşıyor genç adam. Ardından Johanna da katılıyor, varlığını ispatlamak istercesine tenine dokunuyor. Sonra bütün yolcular vagonun batı cephesinin pencerelerinden seyre dalıyor, bütün hüznüyle geçip gidiyor Kars.

Bu vagonunun son kısmında sigara içmek için güzel bir yer, kendine ait küçük bir oda, kaçış rampası olarak kullanılabilecek bir bölme var. Bir tarafında üçüncü sınıf vagonu buradan ayıran bir kapı, diğer tarafında dünyadan ayıran bir kapıyla beraber iki yanında ince pencerelere sahip, trenin en son noktasında bulunan küçük bir bölme. İkinci ve birinci sınıf vagonların mahrum kaldığı bir sotalık mekân. Her yönüyle dünyadan izole olmuş fakat dünyada bir yerlerde. Hareketin ve zamanın içeriden bir dizi görüntüsünü yakalıyor, onlardan azade ama onlara dahil. Burası, bozuk bir kapının ve trenin demir aksamlarının birbirine çarpa çarpa çıkardığı ses ile rüzgârın buluştuğu ve ahenkli bir uğultuyu oluşturduğu nokta. Genç adam, yabancısı olduğu bu uğultuyu yakalamak istercesine dinliyor. Önünde akıp giden taşlarla dolu bozkırı makinenin müziği eşliğinde seyrediyor. Bütün alımlılığıyla Johanna giriyor bu köhne bölmeye. Saçını geriye savuşturup bir sigara yakıyor. Omzunu pas dolu demire yaslayıp, kibirli bir ifadeyle karışık muziplikle gülümsüyor genç adama. O ise bu korkunç uğultunun içine eski bir ezgiyi zayıf ıslıklarla ekleyerek manzaranın tadını çıkarıyordu. Kapkara bir bozkırın üzerine tuz gibi serpilmiş taşları, bakır tonlarıyla bezenmiş fabrikaları ve köyleri izliyordu. Bir yönetmen, o filmindeki sahneyi burada daha ucuza çekebilirdi.

İnsan, sonları sürpriz olmayan bu oyuna kodlanmış bir savaş stratejisiyle yaklaşır. Aklın yürüttüğü bir manevranın, baskının veya geri çekilmenin dahil olduğu fazlasıyla gerilimli bir savaş bu. Bilginin mutlak sınırına ulaştığı bir kesinlik aranır. Bu kodlanmış strateji, mantığın ve duygunun dahil olduğu yeni bir amacı istiyor: yalnız önsel dürtüyle başlayan masum bir çocuk oyununu yaptırımlarla dolu bir göreve dönüştürmek. Fakat aklın ve hislerin bu kurgulanmış bileşenine, birleştirilmiş ortak rengine kör kişi vardır. Savaş başlamadan sonuçlanmıştır, baştan oyun dışı kalır. Muharebeyi uzaktan takip eden gözlüksüz bir miyop gibi, bulanık bir perdenin ardından belirsiz bir hamlenin anlamını biçare aramaya koyulur. Ona gözlük hatta mümkünse lens takması salık verilir. Gerçeklik gerçekten de oradadır. Gözlüksüz görmenin mümkün olmadığı bu normal dünya ve onun zamanı, bu bunaltıcı düellonun konforlu bir buluşma yerine dönüşür. Bu gerçeklik kafes ringinde olan bir ilişkiyi, sonu mağlup olma veya mağlup etmeyle biten beyhude bir ilişkiyi mümkün kılar. Bir buluşma gereklidir, bir mekân, bir konu. Sigarası bitmeye yakın genç adamın, bu savaşçı bilinçle yanına sokuluyor Amerikalı Johanna, kolunu yasladığı demirden indirip beline doluyor. Genç adam telaşlı halini yansıtmamaya çalışsa da nereye koyacağını bilemediği elleri onu ele veriyor. Ani bir manevrayla genç adamın dudaklarına yapışıyor. Çingene anne ise onları çatık kaşlarıyla pencereden dikizliyor, bu beklenmedik cüretkâr hareket onu bir an için kızdırıyor. Akıcı İngilizcesiyle şile bezi giyen kadınla neden burada olduğunu kavrayamıyor. Kafasındaki Amerikalı profilini yerle bir eden bir özgüvene sahip bu tek başına yolcu kadının giyim tarzı, yüz ifadesi ve jestleri batının bildik inceliğine uymuyor. Bu endişe verici olsa da bir yandan sıcaklık veriyor. İçinden kadının güzelliğini tartışıyor, derinlerden gelen bir düşünceye engel olamıyor, “Çok güzel bir yüze sahip değil.” Zorlama bir sertlikle Johanna’ya bir bakış atıyor ama silik bir cevaba, güçlü bir cazibeye yenik düşüyor ve gözlerini kaçırıyor. Toyluğun kaçınılmaz kaderi: ölçülebilir olmanın farkındalığı, genç adamı ezici bir buruklukla baş başa bırakıyor ve ona sürekli tekrarlanacak ruhani bir kastrasyonu süslü bir erkeklikle inceden sezdiriyor.

Tren Vanadzor kırsalında usulca, bir sokak kedisinin adımlarıyla fakat bir vaşak kadar hızlı ilerliyor. Gündüz esip gürleyen bu yaşlı makine, gecenin zifiri karanlığında olanca sessizliğiyle, sanki ayak uçlarıyla yürüyor. Bu hız onda hiç tatlı olmayan bir heyecanı tetikliyor. Kontrolsüzlüğün yarattığı bir kaygı bu. Palas pandıras ama mutlu sonlu bir roller coaster değildi. Sonu belirsiz bir yolculuğun heyecanı makineye olan güvensizlikle birleşiyordu. Tereyağında kayarcasına hızlı ama sessizce gidiyordu, belki de ölmüşleri uyandırmamak için. "Rahatsız olmayın, rahatsız olmayın, rahatsız olmayın..." “Neden böyle sessiz, uyansın ölmüşler uyanabiliyorlarsa, ne kadar nefes alabiliyorlarsa o kadar iyi.” “Yeteri kadar acı çektiler ve uyandırmak hoş değildir” Vagondaki herkes derin bir uykuda. Gün boyu annesinden dayak yiyen, tiz çığlıklarla bütün vagonu saatlerce inleten çingene çocuk, şimdi bütün dinginliğiyle uyuyor. Bir tek ranzanın altındaki annesi uyumuyor, kasvetli esmer suratıyla hiç görünmeyen dışarıyı seyrediyor. Genç adam, kafasını büyük pencerenin açılabilir dar penceresinden dışarı uzatmış, sanki farklı bir hava varmış gibi, başka bir tat duyma arzusuyla yanıp tutuşarak, acele ve düzensiz nefesler alıp veriyor. İçeri geçip loş ışığın yüzünü parlattığı Johanna'ya bakıyor. Yüzü ter içinde, göz kapakları aralık, ağzı açık bir halde uyuyan ve anlamı Rus klasiklerinde arayan bu Amerikalıyı izliyor.

Bir şey onu bu seyirden alıkoyuyor. Fazla kaptırmamasını söyleyen bir iç sesle ve bir hışımla ikinci sınıf vagonun olduğu yöne doğru hızlı adımlarla yürüyor. Alkolden sızmış Gürcü gençlere çarpa çarpa ilerliyor. O kadar sarhoşlar ki, genç adam birisinin koluna yanlışlıkla bastığında bir mırıltı bile duymuyor. Üçüncü sınıf vagonla ikinci sınıf vagonu birbirine bağlayan bölmede birbirine bağıran Rus bir çifte rastlıyor. Çekimser bir tavırla yol veriyorlar. Kadın beyaz abiyesini düzeltiyor, erkek olansa kısa kollu kareli gömleğinin cebinden bir sigara çıkarıp genç adama ikram ediyor. “Teşekkürler” deyip alıyor ikramı genç adam.  “Nereden geliyorsun?” diye soruyor temiz yüzlü zayıf oğlan. “İstanbul’dan geliyorum. Siz?” Çift büyük bir şaşkınlıkla genç adama bakıyor, “Moskova.” Sigaralar bitene kadar sessizlik hâkim oluyor. Genç adam vedasız bir şekilde ikinci vagona doğru yol alırken, kadın bir anda bozuyor sessizliği, iyimser bir yüz ifadesi takınarak “Sizin vagonunuz bu tarafta, karıştırdınız sanırım.” diyor. “Doğru” diyor genç adam, utanç dolu bir tebessümle teşekkür edip gerisin geri vagonuna dönüyor.

Trenin zifiri bir karanlıkta durmasıyla oluşan boğucu sessizlik uyandırıyor sıkıntılı uykusundan genç adamı. Yüzü gözü ter içinde, vagondaki uğultuya ve anlaşılmaz fısıltılara kulak veriyor: “stranişstrovayskolkostvashayartatakankartuli” O sıra kondüktör beyaz atletinin üstüne beyaz gömleğini giyerek yürüyor hızlı adımlarla çıkışa doğru. Ayaklarından çıkan tok seslerle anlıyor bir şeyler olduğunu tüm vagon. Johanna, terden alnına yapışmış saçlarını toparlayarak genç adama ve sonra bana bakıyor sorularla dolu iri gözleriyle. Genç adam doğrulup ağır adımlarla kapıya doğru yürüyor. Attığı her adımda soğuyor vagon; temiz, sert bir rüzgâr gözlerinden yaşlar akıtıyor. Peşinden Johanna da geliyor, sonra ben, ardından bütün vagon. Dışarıya açılan üç demir basamaktan ikincisine bir ayağını koyup, dışarıya doğru sarkan demirle de eliyle destek alıyor genç adam, uzanıp lokomotifin başına doğru bakıyor. Johanna arkasından omzuna dayanıp soruyor, “Neden durduk?” Kondüktör yüzünde aynı kurnaz ifadeyle bir şeyler geveliyor. Küçük çingene kız, rahatsız edici bir sessizliğin içinde kendini aşağıya bırakmıştı. Saf, katıksız bir kurtulma güdüsüyle, başka bir yola çıkma umuduyla boşluğa atlamıştı. Ama tam o anda bir direk çıkıveriyor. Bu acemiye hayattan anlık bir kopuş bahşediyor. Yoksa bir merak sonucu gittiği küçük bölmenin bozuk kapısından mı düşmüştü? Anne, bir sinir harbiyle bu kez kendini dövüyor, kara bir lisanda ağıtlar yakıyor, hikâyesini anlatıyor.

Tıpkı Mağripli bir yazarın yaptığı gibi, insanın kendisiyle karşılaştığı bir hayat kavrayışı vardır, yaşama sevincini doymak bilmez bir acınasılıkla anlatmak. Hayatın tatlı meyvelerine acı veren bir zehir formunda bakmak, durmaksızın her gün tekrarlanan bir gösteriyle onu sunmak. Oysa yaşamın kendisinin bizzat bu sunuştan ibaret olup olmadığını sormak gereklidir. Bu anlatının paylaşımdan doğan bir sevincin ürünü olduğu ve kaynağın bu arzuda olduğunu anlatmaya çabalamak, başarısız bir stand-up gösterisinin kaderine benziyor. Doğruluk önemsizdir burada, anlatamamak güldürür. Dansa zorlanan sözcükler, bir fotoğraf ya da bir beden bu başarısız anlatının bir aracına dönüşür. Bizi şoke eden olaylarda gülmeye yol açan nitelikli bir sinir bozukluğu açığa çıkar. Yazdığı kitaba dikkat çekmek için kendini öldüren bir yazar gibi. Oysa açlığına dikkat çekmek isterken kendini yakan bir işçinin ölümü de aynı oranda gülünçtür. İkisi de başarısız olmuştur çünkü. Metin beğenilmemiştir ve açlık sürmektedir. Bu, kalanların sorunudur o andan itibaren. Bu başarısızlık ve ahlaki bir yük yanlış tarafın omuzlarına binmiştir. Böyle bir kaygı yalnızca kalanlara mahsustur. Bir karantinanın yıkmayı başaramadığı tek şey belki. İçinde ağırlığın, yüceliğin, kusursuzluğun olduğu ifadenin kendini acıda bulduğu tumturaklı bir gösteri. Tuhaflığın yeni dünya düzeninin bir hikâyesi olduğunu anlatan Gucci platformu gibi, insanın muhteşem suretinin dolandığı bir koridorda sıkıntı duymadan dolaşır. Çirkin bir kızı ya da tombulca birini sahneye koyar, tutarsızlığı ve sınırları çizilmiş bir vücut bütünlüğünü yadsımayarak. Dünya, anoreksiyalı mankenler, varlıklı melankolikler, direnenler, yas tutanlar, yoksul çocuklar ve yerinden edilenlerin aynı sahnede peşi sıra yürüdüğü bu koca koridordur şimdi. O platformu inşa eden işçi de iskeleden düşmüştür, omuriliği üç yerinden kırılmıştır ve bu anlatıda yeri yoktur onun.

Kader belli bir yerden sonra dahil olur yaşama, kaçınılmazın tarifi bu olabilir. Çingene kızın yazgısı da o kapının bozulmasıyla başladı. Yoksa annesinden yediği ağır bir dayakla mı? Sonuçta gömülecek. Tanıdık birinin gömüldüğü günün mezarlığıyla, hasbelkader uğranan bir mezarlık arasında bir fark seçilebiliyor. Ne yemyeşil cenaze arabasının ardında müthiş bir sessizlikte süzülen konvoy, ne mezar kazıcıları, ne de ayakta kılınan cenaze namazı, bunların hiçbirinin hüzünlü tarafı yok. Çağlar öncesinden gelen bir dürtüyle gömülür ölü, yaşama olan bağlılık ve nefes kesen bir kaygıyla. İntihara eğilimli birini mezarlığa yönlendiren bir reçete sunmuştu bir psikiyatr. Şimdi trende, küçük bir kompartıman kapısının sürgüsünü kapatmamı engelleyen bir kaygı bütün vücuduma yayılıyor, parmaklarımda belirgin bir uyuşukluğa yol açana kadar. Güç bela uyuyabildiğim gecenin sabahında, günün yeni ağardığı saatlerde sisli bir manzara karşılıyor. Erzurum’un sonsuz derinliklerinde filmli camlarıyla beyaz bir Ford Transit puslu bir havada trenin geçmesini bekliyor. Burada ne işi var, nereye gidiyor? Saatler süren bu yolculuktan hatırımda kalan şey öznesinin olmadığı bir tetikleme, anlamsız bir ölüm-kalım mücadelesi. Telefonun şarjı biter, elde kalan tek şey manzaralarla dolu bir tren penceresi ve bir kitap olur. Issızlığın hâkim olduğu tam bu anda, o pencere ve bu kitap arasındaki kesin çizgiler yok olur. Sözcükler ve görünümlerin, belirsiz bir akışın cismani ortaklığına büründüğü, her ikisinin de hafızanın dağınık çağrışımlarını eski bir nakış makinesinin gürültüsüyle işlediği saatler olur. Bu da o saatlerden biri. Hoş bir sohbet, keyifle içilecek bir çay da çaresizdir bu derin çukurdan çıkarmaya insanı. Keza, bu sıradanlığın dehşetine onlar da katkıda bulunur. Güneşin iç ısıtan halesine bağlıyızdır fakat faydasızdır. Konuşmanın, yazmanın, okumanın ve izlemenin ölümünü imleyen anlar bunlar. Kendi koşulları dışında başka bir şeye müsaade etmeyen, gerçek anlamıyla kendi atmosferine adapte olmaya zorlayan bir gezegen. İşe giden bir kadın, gezintiye çıkmış genç bir aylak, göçebe genleri dürtülmüş bir çingenenin bütün hayat öyküsü tek bir benlikte kaybolur: yolcu olmak. Şimdi bu pencereden eski bir Yeşilçam filmi travmasında bir görüntü beliriyor: Divriği istasyonunun kaskatı tabelası. Milyarder’di galiba, bir kondüktörün hezeyanları aklımda yer etmiş, istasyonla özdeşleştirmişim. Gördüğüm her istasyonda o adam belirir, ne için burada olduğumu anlayamadığım bu modern Batum istasyonunda bile. Johanna da burada arkadaşlarıyla buluşmuş, kumarhanelerle dolu şehre doğru güle oynaya yürürken bütün Amerikalılığı yerine dönmüştü. Genç adam da trenden inmiş, yola ayak basmayla gelen bir özgüven patlamasıyla doğuya yönelmiş, Kutaisi’ye doğru yürümeye başlamıştı.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Nisan Ayının 7 KitabıOggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Oggito

2 Temmuz 2025

Ankara'da Hafta Sonu Kaçamağı: Nereye ..

Ankara’dan çok da uzaklaşmadan hafta sonuna eğlence, keyif ve dinlendirici bir tatil deneyimi eklemek ister misiniz? Başta Ankara Kızılcahamam termal otel seçeneği olmak üzere Ankara’ya yakınlığıyla bilinen en konforlu ve uygun maliyetli seçenekleri sizi..

Devamı..

Kafkaesk Bir Film: Birdman

Yalçın Yokuş

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024