Dostumuz çıktığı denizaşırı yolculuktan yaklaşık iki yıl sonra geri döndüğünde değişmişti. Hepimiz böyle düşündük. Aykırı görüş ileri sürülmedi, çatlak ses duyulmadı. ‘Değişmiş’. Herkesin gözlemi aynı yöndeydi. Herkes art arda benzer sözler sarfediyordu; eskisi gibi değil, uğurladığımız dostumuza hiç benzemiyor bu adam, onu andırmıyor bile. Hatta fiziken de epey farklılaşmamış mı sizce de? Çok zayıflamış, kaburga kemikleri sayılıyor âdeta, gözleri yuvalarından dışarıya uğramış, o büyüleyici ışığını tamamen yitirmiş, eski neşesinin, coşku dolu hallerinin yerinde üşütücü yeller esiyor şimdi. Keşke şu lanet yolculuğa çıkmasaydı. Keşke ona izin vermesek, her şeyi göze alıp engellemeye çalışsak, en azından onu öyle kuvvetle, içtenlikle destekleyip uğurlamasaydık bilinmeze. Nasıl oldu da söz konusu yolculuğun ona yarayacağını, onu daha mutlu, biraz daha aydınlanmış bir insan haline getireceğini düşündük saflıkla? Bu saçma hayale nereden kapıldık sanki? Acaba kimin fikriydi? Onu ilk destekleyen aptal hangimizdi? Durmadan yinelediğimiz bu sorularımızın yanıtlarını şimdilik bilemiyoruz. Kimse kabahati üzerine almak istemiyor. Konusu açılınca hepimiz keder ve utançla başlarımızı önümüze eğiyoruz. Belki de hepimiz aynı anda, hep birlikte alkışladık bu kahrolası fikri, iştirak halinde işledik bağışlanamaz büyüklükteki bu suçu.
Dostumuzu nasıl da açıklanamaz, benzersiz bir tutkuyla seviyorduk dönüşünün öncesinde, tahmin bile edemezsiniz, ne kadar uğraşsanız hakkıyla canlandıramazsınız gözünüzde. Hiç kuşkusuz topluluğumuzun en sevilen, şımartılan, el üzerinde tutulan üyesiydi. Rakibi yoktu. Yere göğe sığdıramıyorduk onu. Maskotumuzdu, biricik yaşama nedenimizdi, tek avuntumuzdu âdeta. Kendisiyle her daim gurur duyduk. Başarıları kendi başarılarımız, acıları bizim acılarımız, durmadan değişen sevgilileri karşılıksız aşklarımızdı. Topluluk ruhu denilen şey eğer gerçekse, bu ruh onun zihniyle bedeninde sürekli olarak yeniden biçimleniyor, durmadan çoğalıyor, oradan dış dünyaya büyük bir tazyikle püskürüp saçılıyordu. Biz yoksak, günün birinde olmasak bile o hep var olacak, o yaşadıkça alçakgönüllü topluluğumuz da yitmiş, tarihe karışmış sayılmaz, diyorduk mutlulukla. Kendimizi böyle sersemce avutuyorduk işte arada bir bunalıp sıkılınca. Tüm umudumuzu ona bağlamıştık. Bütün yumurtaları aynı sepete koymuştuk. Dolayısıyla aramıza bu derece bozulmuş, neredeyse metamorfoza uğramış vaziyette dönüşü, bizim açımızdan telafisi imkânsız, katlanılamaz büyüklükte bir yıkım oldu. Şimdiye dek yarattığı enkazın altından kalkamadık. Belki de hiçbir zaman başaramayacağız yaşadığımız travmayı atlatmayı.
Topluluğumuza katılan son üyeydi. Ondan sonra ne derece parlak olursa olsun hiçbir adayı aramıza almadık. Almayı düşünmedik bile. Hatta adaylık diye bir şey söz konusu değildi artık o aşamadan itibaren. Onunla son noktayı koymuştuk büyüyüp genişleme işine. Dostumuzun herhangi bir konuda aşılması ya da yanına yaklaşılması söz konusu bile olamazdı. Onun katılımıyla kıvamımızı, ritmimizi tam anlamıyla bulmuştuk zaten. Son ve en önemli eksik parça nihayet yerine takılmıştı. Macera aramaya gerek yok bundan böyle, diyordu içimizden biri. Geri kalanlar da derhal ve hararetle onaylıyordu onu. Çember tamamlandı. Artık içeriye giriş kesinlikle olanaksız.
Nasıl da cömertçe kutsanmış, talihli sayıyorduk kendimizi. Tam da umudumuzu tümüyle terk ettiğimiz bir anda kararlı, kendinden emin adımlarla çıkıp gelmişti. Hiçbir itiraz ya da duraksamayla karşılaşmadan, âdeta kırk yıllık ahbabımızmış gibi aramıza katılıvermişti. Yaralı topluluğumuz tam da can vermek, parçalanıp dağılmak üzereyken onun sayesinde silkinerek ayağa kalkmıştı, sanki donan ırmak bir anda çözülmüş, bahar yağmurlarının da eklenmesiyle tekrardan gürül gürül akmaya, çağıldamaya başlamıştı mutlulukla. Sağlıklı, coşkun bir ırmak olmanın tadını çıkarıyordu doya doya. İçi ışıltılı balıklarla, sevinçle yüzüp oynayan aydınlık yüzlü çocuklarla tıka basa doluydu. O harika temposunu sonsuza dek koruyacakmış gibi görünüyordu. Kısmet değilmiş. Geleceğin nelere gebe olduğu kestirilemezmiş. İyimserlik bir çeşit hastalıkmış. Görünüş korkunç derecede yanıltıcı olabiliyormuş..
Yolculuğa çıkma düşüncesi dostumuzun aklına nereden esti, bilmiyoruz, tahmin dahi edemiyoruz. Böyle umulmadık bir hamleye durduk yere neden gereksinim duydu? Örneğin ani bir dürtü müydü, yoksa kafasında uzun süredir taşıyıp olgunlaştırıyor muydu söz konusu fikri? Bilmiyoruz. Ona sormadık. Sormanın saygısızlık, münasebetsizlik olacağını düşündük nedense. Zaten onun kararlarını sorgulamaksızın desteklerdik her daim. Kapıldığı heveslere, tuhaf yönelimlerine arka çıkardık hep birlikte. Geçici yokluğuna da bir şekilde katlanırız, nasılsa günün birinde sapasağlam aramıza dönecek, yeniden kavuşmanın tadını çıkaracağız o zamanda, sanki onunla ilk kez karşılaşıyormuşuz gibi heyecan verici, muhteşem olacak o gün, diyorduk birbirimize her fırsatta. Kimse moralini bozmuyor, dostumuzun geçici ayrılığıyla topluluğumuzun mahvolacağını, hatta biraz bile tadının kaçacağını düşünmüyordu. Sayılı gün çabuk geçerdi. Dostumuzun bir miktar hava değişikliğine gereksinimi vardı alt tarafı. Olayı büyütmeye gerek yoktu. Belki de yoğun ilgimiz, bitimsiz hayranlığımızla onu farkında olmaksızın boğuyorduk baştan bu yana. Kendimizi benzersiz sihrine o derece kaptırmıştık ki, bu bizim açımızdan sevinçli, mucizevi birleşmenin ona tam olarak ne hissettirdiğini, bunun ona da bize geldiği kadar iyi gelip gelmediğini, örneğin onun yaşamında neleri, hangi taşları yerinden ne kadar oynattığını düşünememiştik bile. Bencillik etmiştik başka deyişle. Sağlıklı düşünme yetimizi kaybetmiştik demekki. Topluluğun, yani kendimizin menfaati dışında hiçbir şeyi umursamaz, dikkata almaz olmuştuk.
Aramızda olmadığı o iki yıl boyunca gerçekten de gayet iyi, beklediğimizden bile çok daha iyi idare ettik. Ondan, onunla ilgili anılarımızdan hiç bıkmaksızın söz ettik. Neredeyse başka hiçbir şey konuşulmadı. Başka hiçbir şey ilgimizi çekmiyordu ki. Bize kalırsa, dikkat etmeye değer başka şey de yoktu zaten dünyada. Onun hayali, gereğince besleyip cömertçe doyuruyordu ruhlarımızı. İşte böyle böyle oyaladık, aldatıp avuttuk kendimizi. Zaman su gibi akıp geçti. Onu özlemeye bile fırsat bulamadık neredeyse. Günün birinde o asık, koyu gölgelerin tümüyle ele geçirdiği, kötü yürekli bir büyücününki gibi zedelenip yaşlanmış, ürkütücü oyuklarla yer yer çökmüş yüzüyle çıkıp geldi, yeniden aramıza katıldı. Hâlbuki biz ne olağanüstü, eşi benzeri olmayan hayaller kurmuştuk dönüşüyle ilgili. Daha da kusursuz, artık tamamen pişmiş, eksiksiz bir insan bekliyorduk hepimiz. Dostumuzun kendini aşmasının elbetteki olanaksız olduğunu bilgece öngörmekle beraber, küçük bir mucizeye de kapılarımızı tamamen kapatmak istememiştik doğrusu. Hayatta her şey mümkündü. Çıktığı sayısız gezi boyunca kendine ekleyecek bir şeylere mutlaka rastlamış olmalıydı yolda. Kim bilir bizden ne derece farklı, üstün insanlarla tanışıp uzun uzun yarenlik etmişti onlarla. Onların da kendilerine özgü, değişik renkteki ışıltılarından küçücük birer huzme katacaktı aydınlık, uğurlu varoluşuna. Ama yazıkki hiç de böyle, beklediğimiz gibi olmadı o gün, yaşadığımız hayal kırıklığı anlatılamayacak derecede büyük, sarsıcıydı. Bunu hak edecek ne yaptık acaba? diye sorup duruyoruz şimdi zaman zaman kendimize. Asla bir cevap, mantıklı bir açıklama bulamayacağımızı bile bile üstelik de.






