Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

26 Mayıs 2018

Öykü

Zafer Doruk • Beni Böyle Bir Zamanda Bırakıp Gitmez O Kuş

Zafer Doruk

Paylaş

39

0


Martılar kule gözcüleri gibi. Bu sessizlikte, biraz da imbatın verdiği tatlı dinginlikten olsa gerek, tünedikleri bacalarda dalıp gitmişler. Biri izlendiklerinin farkına varıyor: Adam, pencerede. Bu bir ziyafet haberi olabilir. Hazırlanın! Aralarında kıkırdayanlar oluyor. Haberleri yokmuş gibi uzaklara bakmayı sürdürüyorlar. Tabaktaki donmuş yumurtayı ıslanmış ekmek içiyle sıyırıp atınca saldırır gibi atlıyor, aralarına yabancı girmesin diye de acı çığlıklar atıyorlar ama doğa yasası bildiğini okuyor: Dışarıdan gelenler bir yolunu bulup yine göz hakkını kapıyor. Çatı müdavimleri ne zaman ki karınlarını doyurup, sırtlarını dönüp uzaklaşıyor, önce çatının ucunda sıralanmış güvercinler, ardından kumrular geliyor. En son serçeler. Sonra özel bir konuk geliyor, üzerlerine yürür gibi yapıyor, efeleniyor. Bu patavatsızlığa alışkınlar, sofrayı ona bırakıp çekiliyorlar. Karga memnun. İri bir parçayı gagasının arasına alıp havalanırken, gösterdikleri saygıya karşılık onları ürkütmemek için bu sefer ötmüyor, sadece kalkarken iki yerine üç kere zıplıyor. O uzaklaşır uzaklaşmaz önce güvercinler geliyor, sonra kumrular. En son serçeler. Serçeler hepsinden memnun. Bir rakipleri yok. En küçük kırıntıları yiyebilmek bir tek onların harcı.

Güzel bir güvercin çatının bir ucundan öbür ucuna zarif adımlarla gidip geliyor. Gri-siyah tek tip renk şehir güvercinlerine benzemiyor, paçalı. Kanatları kahverengi, göğsü sütbeyaz. Sıkı durun; şapkası, perçemi de var. Korsanlar tarafından kaçırılmış, bin bir serüvenden sonra yolu buraya düşmüş bir güvercinler prensi. Eğitilmiş; övgü, ilgi, sevgi görmüş. Şımarık tavırları oradan olsa gerek. Bakımlı yaşamış.

Salonda oturup boş boş duvarlara bakıyorum. Hâlâ alışamadım. Fotoğraflar kırk yıldır bu duvarlarla yaşıyordu. Nadide’den sonra kaldırıldıkları raflarda onlar da evin sessizliğine gömüldü.

Kendime bir iş uydurmalıyım. Bir uğraş. Yarın market günü. Haftada bir en yakın marketten alışveriş yapıp dönüyorum. Yarın Nadide’nin beni bırakıp gidişinin yüzüncü günü. Bunca yıllık birliktelikten sonra ne yapacağım, onsuz bir hayatın üstesinden nasıl geleceğim konusunda hâlâ bir fikrim yok.

Mutfağa gidiyorum, buzdolabını açar açmaz başımın üzerinden serin bir rüzgâr esip geçiyor, eğiliyorum. Doğrulunca onu görüyorum. Bir takla attıktan sonra kanatlarını çırpa çırpa iniyor. Yine o kibirli tavırlar. Mutfağın ortasına doğru ilerlerken gözü de bende. Duruyor. Eğilip tutmak istiyorum, sıçrayıp dolaba çarpıyor, sonra toparlanıp mutfak penceresinin açık kanadına konuyor. Yaklaşırsan uçup giderim ha! “Tamam, tamam,” diyorum, “nasıl istersen. Ama şunu bilmeni isterim ki, benden sana zarar gelmez. Korkma.”

Bir süre kendi haline bırakıyorum. Biraz bekledikten sonra başımı mutfak kapısından uzatıp bakıyorum: Uyumuş. İçerisi soğusa da pencereyi kapamam. Beklerim.

Sabah erkenden kalkıp terasa çıkıyorum. Nadide her sabah önce buraya çıkar, çiçeklerine bakardı. Onlara tutkundu. Büyümelerini keyifle izler, onlarla tek tek konuşurdu. Arkasından ben çıkardım. Kahvaltımızı güzel havalarda bazen burada yapardık. Az hatırlamaya başladığım ya da hiç hatırlamadığım günleri görebilir miyim bilmiyorum ama o günleri arzuluyorum. Hatırlamak yoruyor çünkü. Alışkanlıklar giderek acımasızlaşıyor.

Kuşu mutfakta göremiyorum. Gelirse gelir diyorum. Akşamüstü geliyor. Bu sefer kaçmıyor, az öteye gidip duruyor. Tutuyorum, direnmiyor, avuçlarımın arasına alıyorum. Sol bileğinde mavi boncuklu bir bilezik. Sağ bileğindeki beyaz bantta da bir telefon numarası. Numarayı alırken huzursuz oluyor, çırpınırken tırnaklarını bileğime batırıyor. Yavaşça yere bırakıyorum, evin içinde kuğurarak dolaşıyor. Peşi sıra dışkısını temizlemekten yorulunca terasa çıkarıp mukavva bir kutunun içine koyuyorum, karşı koymuyor, ne de olsa saray terbiyesi almış. Kutunun önüne yemini suyunu bırakıyorum. Üzerine kapanan bir kapısı yok. Girip çıkmakta özgür.

Yukarıda, terasın yanındaki odada kalmaya başladım. Burada ona çok yakınım, kuğuruşunu dinleyerek uykuya geçmek iyi geliyor. Ara sıra avuçlarımın arasına alıp seviyorum, birbirimize ısındık. Ama sahibi numarasını bırakmış. Olur ya, kaybolur da bir insan evladının eline geçerse arasın diye. O bir başkasının kuşu. Bileğine telefon numarasını yazan kişinin.

“Senin kuşu bizim orada bir çatıda gördüm.”

“Deme yahu!”

“İzledim. Sabah gidiyor, akşam gelip çatıya konuyor. Sonra evin sahibi baktı ki değerli bir kuş, bunu sahiplendi. Tutup dolaba kapadı.”

“Evi tarif etsene sen bana.”

“Benim oturduğum sokağın arka sokağındaki sarı binanın dördüncü katı. Hani var ya, bahsetmiştim: karısı öldükten sonra kafayı sıyırıp kuşlarla konuşan adam.”

“Emekli tapu müdürünü mü diyorsun!”

Evet, başına bu da gelebilir. Ara.

“Aradığınız numara servis dışı.”

Bir daha ara. Sonra beni suçlama.

“Aradığınız numara servis dışı.”

Sevinmekle birlikte şunu da öğrenmiş oluyorsun ki, günün birinde seni de bırakıp gidecek. Kimseye yâr olmamış, sana niye olsun ki?

Adını Demkeş koyuyorum. Sabah gidip akşam dönüyor, karnını doyurduktan sonra kutusuna girip uyuyor.

Bir sabah kalktım, gitmiş. O gün gelmedi. Ertesi gün de gelmedi. Endişelendim. Geldi sonra. Her zamankinden neşeliydi. Gitmiş de çoktandır kafasına takılan bir sorunu çözüp gelmiş gibi. O gece güzel bir uykuya daldım.

Uykum sabaha karşı gök gürlemesiyle bölündü. Şakır şakır bir yağmur. Terasa çıktım. Yağmur inceldi, sonra dindi. Üzerine geçirdiğim muşambayı rüzgâr uçurunca, kutu su çekmiş. Prensimizi çıkarıyorum, ıslak, perişan. O, terasın bir köşesinde tüylerini temizlemekle meşgulken gidip çift kapılı tahta bir dolap buluyorum: tam ona layık bir barınak. Onu yeni yuvasıyla baş başa bırakıp çekiliyorum. Bir süre bekledikten sonra gidip heyecanla bakıyorum: Dolabın içi boş. Kuşu ortalıkta göremiyorum. Çatıya çıkıyorum: Yok. Oradan karşı çatıya bakıyorum. Çatıdan hemen inmiyorum. Oturup martılar gibi ben de uzaklara dalıyorum. Bir ara durup kulak kesiliyorum: iç çeker gibi ince bir kuğuruş. Çatının ucuna gelip olduğum yere çöküyorum. Elimi saçağın altına atar atmaz sıçrayıp avucumdan kayıyor, çatının öbür ucuna konuyor. Demek baskına hazırlıklıymış. “Neden kaçıyorsun?” diyorum, yan yan uzaklaşıyor, adımımı atınca havalanıyor, çatının çevresinde iki tur dönüp iki de takla attıktan sonra bir türlü ısınamadığı yeni dolabından uzak bir yere konuyor. Varsın oraya girmesin. Yiyeceği içeceği burada her zaman hazır.

Uzun bir küskünlüğün ardından geliyor, karnını doyurduktan sonra yine mesken tuttuğu yere, saçağın altına giriyor. Bir kere şu koşulu iyice bir vurguluyor: “Seninle yaşarım ama orada değil. Bu, özümüze aykırı!”

Çatıya çıkıp attığım küçük taşlarla rahatını kaçırdım, inatlaştım, yılmadı, dolaba girmemekte direndi. Çok üstüne vardığımda çatının ucuna doğru ilerleyerek beni çekip gitmekle tehdit etti. Komşuların kaçıkmışım gibi bakmasına aldırmadım. Kimi zaman Nadide’yi duyar gibi oluyordum: “Ne yapıyorsun sen kuzum, bırak artık şu kuşla inatlaşmayı. Ben gideli kuş kadar akıl kalmamış sende!”

Gerdan kırarak yürümesinden, nazından, işvesinden geçtim, yerinden kımıldamıyor, dolabın bulunduğu tarafa bile bakmıyor. “İyi,” diyorum, “bu tavrının arkasında dur ki ben de seni alkışlayayım.” Ekmek içini ıslatıp avuçlarımda kartopu gibi sıkarak çatıya atıyorum. Martılar, kargalar, bir şenlik, bir şenlik. Sonra bir güvercin sürüsü geliyor. Bizimki çatının ucunda. Hiç ilgilenmiyormuş havalarında. Sonra hafiften toparlanıyor. Şenliğin en coşkulu ânı. Dik durmaya çalışıyor, huzursuz. Sonunda dayanamıyor, boynunu uzatıp uzatıp çekiyor. Amaan bee, hakkında ne düşünürsem düşüneyim! Uçup aralarına karışıyor, sofralarını paylaşıyor, kibrinden, güzelliğinden soyunuyor.

Karganın biri karşı balkonun çiçeklerine dadanmış. Kadın ne zamandır diş bileyip duruyordu. Şimdi yüz yüzeler. Karganın hesap edemediği belki milyonda bir olasılık bir süpürge sapına dönüşüp savruluyor. Başını kurtarıyor ama ikinci darbeyi kanadından yiyor. Toparlanmaya fırsat bulamadan kendini çatıya, şenliğin tam ortasına atıyor. Yaşadığına mı sevinse, açlığına mı üzülse? İmrenerek bakıyor ama kanadında derman yok. Sonra... Rastlantı bu ya, Demkeş’le karşılaşıyor. Uzun bir bakışmanın ardından Demkeş dönüp gidiyor, gagasının arasına iri bir ekmek parçası alıp geliyor, mağdurun önüne koyup bir daha gidiyor. Bunu birkaç kez yineliyor. Kendi türü arasında bile bu yaşına kadar rastlamadığı böyle bir kalenderlik karşısında karga da şaşkın. İkramın birini yiyor, yemediklerini de toparlanınca gagasının arasına alıyor. Havalanırken Demkeş’e bu kalenderliğinden ötürü içten bir “Gaaak!” çekmeyi unutmuyor.

Bana hep kaçıkmışım gibi bakan karga düşmanı kadın –henüz yaslıyım ya– biraz da kargadan hıncını çıkarmanın neşesinden, göz göze gelince saygıyla eğilip selamlıyor.

Tıraş olup giyiniyor, şapkamı alıp çıkıyorum. Neşeliyim. Günlerdir ilk kez neşeliyim.

Çarşı pazar dolaştıktan sonra hastaneye geliyorum. Kapıdaki çiçekçiden bir demet nergis alıyorum. Girişte durumunun iyi olmadığını söylüyorlar. Çok ısrar edince, “Pekâlâ, bir görüp çıkın,” diyorlar.

Beni görünce doğrulmak istiyor. Yaklaşıp elimi omzuna koyuyorum. O irikıyım herif nasıl da küçülmüş, gözlerinin ışığı kör kör yanıyor. Boynunu yana kırıp ağlıyor. Alt katımızda oturuyordu. Huysuz, bencil herifin tekiydi. Hastaneye yattığında henüz Nadide hayattaydı. “Git sen de bir ziyaret et. Hastalık ve ölüm herkes içindir,” demişti. Gitmedim. Bakarız dedim. Erteledim durdum. Sonra ölüm girdi araya. Ölümün gölgesi, tenhalığı her yüzde aynı. Mezarlıktan ayrılınca kendini hayatın olağan akışına bırakıp ölümü unutacak bir insan yüzüne sahip değil artık. Hayatla ölüm arasındaki bekleme odasında. Sevebildiği kadar sevecek. Sevinebildiği kadar sevinecek. Yanılmıyorum. Sevincini, gözlerinin kalan son ışığını da sonuna kadar yakarak gösteriyor. Bu yüzün bu kadar sevecen gülümsediğini ilk kez görüyorum. Elini sıkmaya korkuyorum. Parmakları cılız bir kedi yavrusunun kaburgaları kadar sıcak, yumuşak. Helalleşip çıkıyorum.

Gerekli öteberiyle Demkeş’in yemini alıp eve dönüyorum.

Akşam oldu, hâlâ saçağın altında yok. Ama gelecek. Eminim. Beni böyle bir zamanda bırakıp gitmez o kuş.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Edgar Degas’ın Dans Sınıfı Eseri Diana Newall
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

J. D. Bernal

14 Ekim 2025

Psikanaliz ve Marksizm

Geçmişteki yükselen dalgalarla günümüzdekileri karşılaştırdığımızdaysa kapitalizmin istikrarsızlığı konusunda daha geniş bir farkındalığın oluştuğunu görüyoruz.İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki on yıl boyunca İngiliz entelektüel çevreleri Freud’un kuramlarına teslim oldu. Bir yö..

Devamı..

Nasıl Modern Diktatör Olunur

Livia Gershon

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024