Zannetmenin Tarihi
31 Aralık 2018 Öykü

Zannetmenin Tarihi


Twitter'da Paylaş
0

“Anlatmaya değer bir hikâyen var mı?”

“Ne boktan soru!” diye geçiriyorum içimden. Burası hüzün mekânı. “Ne demek anlatmaya değer bir hikâyen var mı küstah herif!”

Adam, kadını sorularıyla ezecek cinsten, tam malın teki! Kadın, bir masal uydurmuş, uydurduğuna da inanmış gibi oturuyor adamın karşısında. Fazlasıyla sakin. “Kadının bu hıyar herifle ne işi var?” diye düşünürken, Yaman da benim karşımdaki boş sandalyeyi çekip oturuveriyor. Aslında böyle bir şey olmuyor. Yine içimden geçiriyorum Yaman’ın gelişini, oturuşunu… Ben anlayamıyorum ki bu hallerimi, Yaman nasıl anlasın! Kederimin eprimediğini, yoğun bir dumana, rakıya ihtiyacım olmadan ahaliyi heybemde taşıdığımı nerden bilsin!

Garson Nedret, İçmeyene hayat zor! edasıyla,

“Keçi peyniri, üzerine az zeytinyağı ve baharat mı?” diye soruyor.

Rakı servisi konusunda kati bir sözleşmemiz var, üzerine konuşmayız.

Gözlerimle onaylıyorum. Nedret her hikâyeye giren garsonlara benzemez. Masama daima iki servis açar. Bu jestiyle, etraftakilerin beklediğim bir misafirim olduğunu zannetmelerini, benim de Yaman’ı karşımda otururken daha kolay canlandırmamı sağlar. Birlikte susarız, birlikte bakınırız etrafa boş boş. Yaman az konuşan garson sever, bense bütün garsonları… Sonuçta onlar olmasa kukumav kuşuna döneriz.

Samipaşazade Sezai’nin Sergüzeşt'ini okuyup, ilk gençlik yıllarımda perişan olmaktan takdirname aldıktan sonra, her tür duygusal karmaşayla baş edebildiğimi kimseye anlatma ihtiyacı duymuyorum. Aslında böyle bir şey de yok. Ben kim baş etmek kim! Yine aynı şeyi tekrar ediyorum kendime. “Sen baş edersin!” Olumlu düşünmekle ilgili klişeler sızmış aklıma, onu da yazarken fark ediyorum. O nefret ettiğim, gazetelerde okuduğum, sosyal medyada gördüğüm “her sabah harika bir düşünce ile güne başlayın!” klişeleri… Yirmi dört saate yirmi beş öneri! Yaşam koçları, ilişki danışmanları, onların ağzından dökülen samimiyetsiz sözlere eşlik eden gülümsemesi donmuş kadınlar, erkekler… Tonla para döküp mutluluğu bulmaya çalışmak!

Zannetmek her zaman bir hastalık değildir. Sınırları, çeperleri bilen insanın tahayyülüdür. Biraz da mecburiyet halidir. Yaklaşamaz, dokunamaz, konuşamazsanız; zannedebilirsiniz. Bu da sizin özgürlük alanınızdır.

Gün içinde zannederken şöyle şeylere de kapılırım; vapura binerim, inerim, bir iç sızısı gibi vapurları karşıladığımı da zannederim. Bunun da perişanlıkla bir ilişkisi var, biliyorum.

Şimdi, Yaman’ın karşımda oturduğunu zannetmemin böyle uzun ve meşakkatli bir tarihi var.

Yaman karşımdaki sandalyede anlatıyor. Dalak dolmasını çok sever, anlatırken çatalın ucuyla ufacık lokmaları ağzına götürüyor. Geçenlerde bir sabah, rüyasında hapishaneden kaçtığını görmüş. Nasıl görmesin adam, çoğunu hücrede geçirdiği tam on dört yıl! Uyandığındaysa yaşadığı dünya ona hapishaneden beter gelmiş. Soğuk bir duş alıp o ruh halini atlatmış. Çok az şey anlatır kendisiyle ilgili. Şimdi de sessizce oturuyor karşımda. Yaman tek pervaneli uçakları ben de karınca yollarını hayal ederim. Böylelikle sözümüz yetim kalmaz.  Birbirinin hayallerini bilen insanların ölümü anımsamadıklarını zannederiz.

Siz, bunları uydurmak zorunda kaldığımı düşünebilirsiniz tabii. Zaten adam ortada yok, kadın da olmayan adama diyalog mu yazacak, elbette kendi kendini konuşturup duracak. Vallahi öyle değil! Yaman beni dinlemeyi sever. Ben yoktan yere şüphelenirim bazen. Pirelenirim. Birine kendinizi anlatmaya, açmaya başlarsanız saldırıya da açık hale gelirsiniz. Kurnaz ve içten pazarlıklı olanlar her daim dinler, cephane toplar. Sonrası büyük taarruz! Ama Yaman gerçekten dinlemeyi sever. Saldırmaz. Âlem göt olmuş, ben o sebeple işkilleniyorum.

Şimdi konuşsam Yaman’la, etraftakiler deli zannedecek… Tek başına meyhanede bir kadın, elinde dantel zarflı rakı kadehi, karşısında biri varmış gibi muhabbette. Onların da zannetme hakları var tabii. İnsan ilişkileri bir zannetme silsilesi gibi. Yok, Yaman’a bir şey anlatamam, biliyorum ki karşımda oturmuyor. Gerçeklikle hakikati ayırabilme kaygısı insana çok acı çektiriyor. Hatta bir önceki cümledeki “acı” kelimesi tedavülden kalkıyor yerine “ıstırap” kelimesi gelip kuruluyor. Anlamdan ve tekrardan mustarip oluyor “acı”… Galiba “ıstırap” daha iyi... Mustariple ıstırabın ilişkisine şaşırıyorum. Birbirinden nasıl da güzel türemiş sözcükler ama şimdi sırası değil!

Öküz herif hâlâ konuşuyor. Gözüm seğirmeye başlıyor, kadının mimiklerini çaktırmadan izliyorum. Belki de çakılıyordur. Kuvvetle muhtemel ben öyle zannediyorumdur.  Arada minicik bir tebessüm beliriyor kadının dudaklarında… Hayret ediyorum. Neredeyse iki saattir adam meyhaneye canlı yayın yapıyor, kadın dinliyor, baş oynatıyor bazen yukarı aşağı, bazen sağa sola, o kadar.

Yaman, “Ah be kuzum yine fena daldın!”  der gibi bakıyor. Aslında öyle bakmasını isterim. Beni toparlar her zaman, aynı zamanda iliğim gevşer, kendime gelirim. Şimdi ona âşık olma nedenimi de öğrendiniz. Başka güzel huyları, tavırları da var ama sırası değil. İnsan kendine yakalandığı yerden âşık oluyor. Kendinde olmayanı elcağızıyla uzatabilirse, aşk o zaman aşka benziyor. Yaman beni toparlıyor oysaki o da darmadağın… Beni güçlendirdikçe kendisi de iyileşiyor. Ben onunla zaten iyileşirim.

Kadın hafifçe masaya doğru eğiliyor ve adama bir şeyler söylüyor. Duyamıyorum. Bu kez açıktan zumluyorum ve belli ederek bakıyorum kadına. Kadın çok zeki, vaziyeti mimikleriyle yönetiyor. Adama dokunsak, salya sümük ağlayacak ama kaşkavallığı anlaşılmasın diye kalıbını şişirdikçe şişiriyor.

Biz yine Yaman’la olan muhabbete dönelim. Şimdi diyeceksiniz ki madem her şey bu kadar iyi aranızda, “Neden Yaman karşında oturmuyor gerçekten?”

Zurna zırt diyor burada… Yönetmen birazdan start verecek ama ben bir türlü repliğimi söyleyemiyorum. Mevzu fena karışık, dolayısıyla zannetmeye meyyal hâsıl oluyor.

Vücudum kuruyor. Damarlarım büzüşüyor. Anlatmasam daha iyi… Zaten Yaman da karşımda oturmuyor. Ya da ben öyle zannediyorum. Son zamanlarda iyi değilim. Kimseye bir şey anlatmak istemezken, baraj kapakları açıldığında fışkıran tonlarca su gibi kelimeler ağzımdan boşalacak diye korkuyorum.

“Sakin ol, yavaş yavaş anlat lütfen, ben buradayım. Üstelik varlığımı ya da yokluğumu kimseye ispat etmek zorunda değilsin!” deyince Yaman, çözülüyorum.

Elbette ispat etmek zorunda değilim. Bunu söyleyemiyorum Yaman’a. Bir sürü şey anlatırım ona, asıl meselelere bir türlü gelemem. Bilirim, söyleyeceklerim hoşuna gitmez. Onu kaybetmekten korkarım. En iyisi bu “gelememe halini” anlatayım. Yok, yok, bunu da anlatamam.

Yaman kapısız, penceresiz bir odada yaşar. Oda dediysem, dört duvar gibi anlaşılmasın. Kendi dünyasına kapanmıştır. Kimseye zararı olan bir adam değildir. Sürüsüne bereket olumlu sıfatla onu tanımlamak mümkündür. Sadece yeniliklere açık değildir ve kendi kapalı sisteminde huzurludur.

Beni o duvarlardan içeri almış çünkü tanışmamızdan bu yana aynalara bakabiliyormuş. Aynalar, Yaman ve ben; yaşamak için yeterliymiş. Ve tüm bir hayatın gerçekliğini kenara bırakıp, akıldışı kabul edilen bazı arzularını bir tek bana anlatabiliyormuş. Ekmeği elimizde tutabildiğimiz gibi duygularımızı avuçlayamadığımız için onun dertlerine deva oluyormuşum. İlkokuldaki okuma fişlerinden sonra en güzel öyküleri ve romanları birlikte keşfetmişiz. Benim şiir sevmemse kaymaklı ekmek kadayıfı!

Bizim Yaman’da bir harikalık, tamlık var, siz de fark ediyorsunuzdur. Neredeyse ideale yakın bir adam değil mi?

Adam tuvalete kalkıyor sanırım. Kadın onun kalkışıyla gözünü yukarı doğru seğirtiyor. Sonra hızla çantasını karıştırıyor. Kalemin kapağını bir saniyede çıkarıyor. Kalemle peçeteye bir şeyler yazıyor. Yaman’ı filan unutuyorum. Peçeteyi garsona uzatıp fısıldayarak bir şeyler söylüyor. Hangi insan etrafında kimse yokmuş gibi oturabilir, sanki çevresine kör bir kadın… Yaman alıngan bakışlarla beni izliyor, ona bakmadan gözümün kapsama alanıyla görebiliyorum kırılganlığını. Bu kadar sessiz ve anlayışlı olması, hırpaladığı tüm kadınların tedrisatından mütevellit. Erkeklerin bir kısmı kadınların tedrisatından geçmeye ve öğrenmeye meyilli oluyor.

Garsonun elindeki peçeteyle bana doğru yaklaştığını görüyorum. Hâlâ sakinim aslında, sadece heyecanımı bastırmakla uğraşıyorum. Sabırlı olmaya çalışıyorum. Kadın bana açıktan gülümsüyor. Başımı eğerek selam vermeye bile çekiniyorum. Peçete avucumun içinde artık. Birkaç kez katlanmış. Yırtılmasından korkarak yavaşça açmaya çalışıyorum. Okuduktan sonra ona gülümsemek istiyorum ama masada oturmadığını fark ediyorum. Meyhaneyi gözlerimle hızlıca tarıyorum, kadın da adam da yok!

Topu topu üç cümlelik bir not.

Zaman duruyor. Kendimi kaybolmuş gibi hissediyorum.

Yaman,

“Kadın ne yazmış? Okusana Neva!” diyor.

Başımı önüme eğiyorum. Biraz düşünmeliyim. Yaman anlar nasıl olsa, bekler beni. Tabakamı, çakmağımı, kulaklıklarımı toplayıp, hesabı istiyorum. Peçete avucumun içinde, dışarı çıkıyorum. Ne kadından ne de adamdan iz var.

Sokak lambalarının altında rastgele bir güzergâh seçerek yürüyorum. Notu tekrar okuma arzumu dindiremiyorum. Notta yazanlar içime bir kaya gibi oturuyor. Ağırlaşıyor adımlarım, Yaman’ın sesini duyuyorum.

“Beni beklesene Neva, nereye gidiyorsun?”…

“Hem hâlâ okumadın kadının notunu!”

Elimden alıyor notu, okuyor.

“Yaman'cım karşında Neva’nın oturmadığını biliyoruz. Kederini görüyoruz. İnsan pek çok şeyi varmış gibi zannedebilir.”


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR